“Sanki Sette Değil, Kitabın İçindeydik” -
Selahattin Paşalı, Masumiyet Müzesi dizisinde Kemal Basmacı rolünde.

“Sanki Sette Değil, Kitabın İçindeydik”

“Kendimi sette değil de kitabın içindeymiş gibi hissediyordum” diyen yönetmen Zeynep Günay ile “iş zamansız olsun istedik” dediği Orhan Pamuk’un aynı adlı romanından uyarlanan yeni Netflix dizisi Masumiyet Müzesi’ni konuştuk.

//

Merak ettiğim şu; on beş yıl önce, ilk çıktığında kitapla nasıl bir ilişkiniz oldu?

Masumiyet Müzesi’yle iki tür ilişki kuruluyor, biliyorsunuz. Daha doğrusu Kemal’le. Ben kendi adıma kitabı elimden bırakamadım, tamamen içine girdim ve Kemal’i anladım. Kemal’de de kendimden çok şey buldum, Füsun’da da. Kitabı bitirdikten sonra birlikte okuduğumuz arkadaş grubumla bir araya gelip konuşmaya başladığımızda şaşırdım, “Ben başka bir kitap mı okudum acaba?” diye düşündüm. Geri kalan sekiz arkadaşımın hepsi farklı düşünüyordu, ortak bir fikir yoktu, herkesin başka bir fikri vardı, onu çok net hatırlıyorum. On beş yıl sonra bu proje vesilesiyle kitabı tekrar okumak ise benim için çok enteresan bir yolculuk oldu. Çünkü 32 yaşında okuyan, bekar, hayatının başında biri vardı o o zamanlar. Bir de şimdi 50 yaşında okuyan bir kadın var.

Peki kitabı okuduğunuz zaman var, bir de şimdi var. İkisi için de sorayım; sizde bıraktığı his neydi? Yani sizde ne kaldı?

İkisi farklı aslında. İlk okuduğumda daha Füsun üzerinden okuduğumu hatırlıyorum. Mesela ilk okuduğumda aklımda daha çok Füsun’u anlatan bir kitap gibi kalmıştı. On beş yıl sonra okuduğumda ise Füsun’un hiç olmadığını, kitabın aslında Kemal’in kitabı olduğunu gördüm. Demek ki ilk okuduğumda Füsun’la empati kurup oraları fazla doldurmuşum kafamda. Kemal’e de Füsun üzerinden yaklaşmışım on beş yıl önce. Dolayısıyla ilk okumamda Füsun’a dair şöyle bir duyguyla okuduğumu hatırlıyorum: “Tüh ya, ne kadar dürtüsel ve cesur bir kız. Ne kadar bütün toplum öğretilerine rağmen, hiçbir beklentisi olmadan cesurca aşka atladı, ne kadar önemli bir şeyi sundu ve buna rağmen bu kız hiç görülmedi.” Ama tabii on beş yıl sonra, senaryoyla birlikte Kemal’in hikâyesini çekmek aşkın bu kadar gerçekçi bir yerden, bir aşk güzellemesi yapmadan, aslında içinde güzellik olduğu kadar bizim içimizdeki karanlık tarafları da ortaya çıkarabilecek güçte bir şey olarak anlatılması beni çok etkiledi. Bir taraftan da, on beş yıl önce okuduğumda farketmediğim bir şey fark ettim: Aşk söz konusu olduğu zaman kendimize çok pay biçiyoruz; kendimize, seçimlerimize, partnerlerimize… Hâlbuki kitap “senden daha büyük tesadüfler var”ı da anlatıyor. Jenny Colon çanta bu tesadüflerin güzel bir örneği. Kitapta evrenin zamanlaması gibi rastlantısal anlar çok var. Bu da bana çok iyi geldi. O kadar da anlam yüklenecek bir şey değil. Bazen tesadüfler, tesadüflerin seni sürüklediği yerler… Bazen bazı anlar, rastlantılar da tesadüfler de senin büyük kaderini şekillendirebiliyor. Bunu da sonraki okumamda gördüm. Bunu da katmak istedim aslında.

Katmışsınız da; çünkü Kemal dizinin bir yerinde “seviştim ve takıldım” diyor. Bu kadar basit.

Evet. Bu kadar basit olamaz mı, diyor. Kadının açısından da, annesinin Kemal’e söylediği ve benim çok sevdiğim bir sözü var: “Kadınla erkeğin konuşamadığı bir ülkede aşk olur mu?” diyor. Bence her ikisi de hem aşkın geneline dair hem de bizim toplumumuzdaki aşka bakışla ilgili çok güzel şeyler. Ama bu kadar basite indirgediğinde bile ne kadar derinlikli, hepimize bir sürü soru işareti bırakan anlatıları olan bir roman.

Gülçin Kültür Şahin, Masumiyet Müzesi dizisinde Füsun’un annesi Nesibe rolünde.

Evet, iki sahne de çok ilginç. Bir de iki anne de çok iyi oynamış. Rolleri çok uzun değil ama Füsun’un annesinin “O seni unutacak, sen de onu unut oğlum” demesi… Nasıl yaptınız? Tilbe Saran ve Gülçin Kültür Şahin gibi oyuncularla karakter ilişkisi nasıl kuruldu?

Bir kere her ikisi de çok iyi iki oyuncu. Yani bir karakteri ele aldıklarında, karakterin aydınlık ve karanlık tarafları arasında çok güzel jonglörlük yapabilecek, karakteri anlamaya çalışarak, yargılamadan yaklaşan çok yetenekli iki oyuncu. Rollerin onlara teslim edilmesi bence en büyük avantajdı. Tilbe’yle tabii daha önceden bizim bir kilometremiz de var. O beni çok rahatlatan bir şey. Annelerin romanın derinliğinde çok önemli bir rolü olduğunu hissediyorum ben. Hatta kitabı ilk okuduğumda fark etmediğim, ikincisinde özellikle çok didikleyerek okuduğum hâlde fark etmediğim bir şey, ön hazırlıkta çalışırken önüme çıktı. Kemal’in müze yapmasının kökünde annesinin toplayıcılığı olduğunu fark ettim. Çünkü biz Merhamet Apartmanı’nda, kadının mutsuz bir evlilikten hissettiği boşluğu birtakım yerlerden edinilmiş ve kullanılmamış eşyalar satın alarak doldurmaya çalıştığını görüyoruz. O ev aslında bir kullanılmamış eşyalar ve mutsuz evlilik müzesi. O yüzden de orayı ilk gördüğümüzde evlilik fotoğraflarının üstünden perdeyi açtırmak istedim mesela. Yani oradaki hiçbir eşya kullanılmamış ve o kadar bence hastalıklı bir şey ki; o ev kiraya da verilmemiş, kullanılmıyor da ve orada Kemal hayatının aşkını yaşıyor. Yani Kemal’in bilinçaltı gibi bir şey. Sonra o da birtakım objelerden müze kuruyor. Orhan Bey’e tekrar hayran olma sebeplerimden biriydi bu. Çünkü Masumiyet Müzesi’ni okudukça katman katman iniyor.

Dediğiniz şeye katılıyorum, çok katmanlı bir roman. Dizi de öyle olmuş. Diziyi bitirmeme rağmen düşünce süreçlerimi tamamlayabilmiş değilim.

Bu söylediklerinize çok seviniyorum. Masumiyet Müzesi’yle ilk tanışma yolculuğumu anlattım size; herkesin ayrı fikirde olması… Dolayısıyla oradaki herkesin okuması kendine dair ve bunun çok kıymetli olduğunu düşünüyorum. Ama bu projeye girerken benim için en büyük zorluk da aslında buydu. Yani Masumiyet Müzesi’nin her okuyucuya bıraktığı farklı anlatıyı tek bir bakış açısından vermemeye hep birlikte çalıştık. Bu, en baştan bana çok zor gelen, ilk kez deneyimlediğim bir şeydi. En zor şey buydu. Çünkü başka işlerimde karakterden anladığım unsurlarla net bir motivasyona giderim. Burada herkesin anlayabileceği başka şeyler olduğu için orayı biraz açık bırakmak istedim. Çünkü roman bittiği zaman herkese kalan o biricik hissi, ortak tek bir hisse indirgeyip oraya yönlendirmek istemedim. Bu da ilk kez kendime “bunu böyle yapmalıyım” diyerek seçtiğim bir yoldu. Tabii senaryo da buna alan açıyor; çünkü karakterler söyledikleri şeyi kastetmiyorlar aslında. Her zaman bir şey söylüyorlar ama onu söylerken iç dünyalarında başka bir şey söylüyorlar. Bu anlamda hem hazırlık süreci hem de set benim açımdan da, oyuncular açısından da çok zordu. Bir de romanda bazen üç, dört sayfayla anlatılan bir duyguyu dizide bir saniyelik bir bakışla görsele dökerek vermeye çalışmak da zordu.

Seçilen müzikler de çok başarılı. Çok örtüşmüş. Ajda Pekkan’ın Sana Doğru şarkısını dinliyorum sürekli. Bu anlamda size genel bir şey soracağım. Nostaljiye bir özlemimiz var bugünlerde galiba. Şu an içinde bulunduğumuz zamanda belki 90’ları bile özlüyoruz. Bununla birlikte romanda ve dizinin arka planın da çok da keskin bir sosyal dönem var. Netflix’le iş yapıyorsunuz, bu anlamda tamamen bağımsız mıydınız? Yoksa Netflix size bir pusula veriyor mu? 

Öyle bir pusula olmuyor, bir takım tercihler üstünden konuştuğumuz alanlar oluyor. Netflix bizim yaratıcı yaklaşımımızı önceliklendiriyor. Masumiyet Müzesi benim Netflix’le ikinci çalışmam; Kulüp’te de güzel bir süreç geçirdiğimiz için daha çok güvene dayalı bir ilişkimiz var. Benim buradaki tercihim şuydu; sadece Kulüp’te değil, daha önce de bir sürü dönem dizisi çekmiş bir yönetmen olarak bu işi bir dönem dizisi gibi algılamak hiç istemedim, hiç öyle yaklaşmadım. Kulüp’te de birlikte çalıştığımız kreatif ekip arkadaşlarımız, görüntü yönetmenimiz Ahmet Sesigürgil ve sanat yönetmenimiz Murat Güney ile tekrar çalıştık. O yüzden bu işte en başta “biz dönem dizisi çekmiyoruz, biz zamansız bir şey çekiyoruz” üzerinden yola çıktık. Yani tasarımı yaparken de bizi aslında yönlendiren birinci şey müzedeki eşyalardı. Çünkü Orhan Pamuk da önce eşyaları toplayıp, topladığı eşyalar üzerinden romanı şekillendirdiği için bunun en başında aslında objeler var. Dolayısıyla ben de hem müzeyi gezmiş hem de kitabı çok seven bir okuyucu olarak en başta yönetmen kimliğimden önce orayı çok sevgiyle kucakladım.

Masumiyet Müzesi dizisinden Füsun ve Kemal.

Bir izleyici olarak şu tespiti yapabilirim; diziden herhangi bir sahneyi alsanız meselenin nerede geçtiği çok ön planda değil sanki o anlamda bir evrensellik var. Yılları kıyafetlerden aşağı yukarı tahmin edebiliyorsunuz ama rastgele bir sahneyi çekip aldığınızda dünyanın herhangi bir yerinde olabilir diye düşünüyor insan. Onu nasıl başardınız? 

Biraz zamansız bir iş olmasını istedik, bunun üzerinden kurduk. Bir taraftan da şöyle düşündük; aslında Kemal’i takip ettiğinde, Kemal içine doğduğu Nişantaşı cemiyetinin içerisinde sıkışmış bir karakter. Orada okumuş, evi orada, işi orada, koleji orada. Oradan dışarı çıkmamış. Onun bildiği ülke ve Türkiye de o aslında. Biz de oradan başlıyoruz. Kemal’in değişimiyle birlikte başka bir İstanbul’a, başka bir Türkiye gerçeğine açılıyoruz. Biraz aslında Kemal’i takip ettiğin zaman o da kendiliğinden çıkıyor. O burjuva dünyası, batılılaşmaya çalışan Nişantaşı cemiyeti… Bunların hepsi Kemal’in yapısı. Oradan Kemal’in dönüşümüyle birlikte, aslında Kemal’in ülke gerçekleriyle tanışmasıyla birlikte biz de daha genişliyoruz.

Evet, Çukurcuma’daki yürüyüş sahnesinde sanki bakışları “böyle de bir dünya varmış” diyor. Sizi de tebrik ederim ama Selahattin Paşalı da Kemal karakterini çok iyi oynamış. Nasıl bir diyaloğunuz oldu ve bir oyuncu olarak nasıl değerlendirirsiniz? 

İlk kez tamamen bir erkek karakterin gözünden giden bir romanı ve senaryoyu çekme durumunda kaldım. Mesleki olarak böyle bir eğilimim var benim; tercihlerim belki iyi tanıdığımdan dolayı kadın karakterleri anlatmak üzerine oluyor. Bizi zorlayan şey aslında hazırlık sürecimizin kısa olmasıydı. Bir de iç içe çekmek zorunda kaldık. Yani bu şu demek; duygu durumlarını kronolojik sıraya göre değil, karışık çekmek zorunda kaldık. O yüzden Selahattin’e buradan da gerçekten çok teşekkür ederim. Çünkü bütün dokuz bölümlük blokta Selahattin’in olmadığı iki sahne var; onlar da çok kısacık sahneler. Selahattin gün içinde dokuzuncu bölümdeki yas duygusunu, bazen dördüncü bölümdeki kıskançlık duygusunu, on beş dakikalık kostüm değiştirme aralarıyla arka arkaya getirmek zorunda kaldı. Benim de ondan beklentim her zaman çok gerçekçi ve sırıtmayan bir şey olmasıydı. Bir duygunun içine girmesini talep ettim aslında; bir duyguyu göstermesini değil de Kemal’le birlikte merak etmesini, o duygu durumuna girmesini istedim. Kronolojik de çekmediğimiz için gerçekten onun adına da benim adıma da çok zorlu bir süreçti.

Kemal karakterini canlandıran Selahattin Paşalı ile bu karakter üzerine nasıl çalıştınız?

Uzun uzun senaryonun ve kitabın başladığı yerden önceki anıları oluşturduk beraber. Yani çocuklukta neler olmuş olabilir? Mesela o bisikletle anısı neydi aslında? Kemal’in otuz yaş hâlini biliyoruz; peki Kemal ilk o bisiklete nasıl bindi? Odası nasıldı? Abisiyle ilişkisi neydi? Yaz tatillerinde ne yapardı? Babası onu işe götürür müydü? Annesiyle ilişkisi nasıldı? Füsun’u geldiği bayramları hatırlıyor mu?

Evet, hatırlıyor muymuş?

Hayal meyal hatırlıyor. Oralardan anılar oluşturmak istedik. Aslında sete girmeden önce, senaryoda yazmayan yerlerle ilgili anıların oluşturulduğu bir atölye çalışması yaparak bu yerleri deneyimlemeye çalıştık. Sahneler üzerine çok fazla çalışmadık ama aile içi dinamikler gibi alanları beraber çalıştık. İkimiz adına da çok zorlu ama şimdi geriye dönüp baktığımda gerçekten çok besleyici bir süreç oldu. Kitabın içindeymişiz gibiydi. Orası set değildi, kitabın içiydi sanki.

Çok insana ait bir hikâye. Dünyanın neresinde olsa o insana ait hisler, o zamansızlık… Şu anda yaşadığımız hastalıklı bir çağ her anlamda. Belki nostalji olan özlemimiz de o yüzden diye düşünüyorum.

Biraz önce söylediklerinize atfen şunu söyleyebilirim; benim de çocuklarım var ve onların izleme seçimlerini görüyorum. Yaşamın bu kadar hızlı olduğu, bir şeye tahammül süresinin bir saniye, iki saniye olduğu ve dolayısıyla üzerine durup düşünemediğimiz, bunu tercih etmediğimiz, belki kendi düşüncelerimizden de kaçtığımız için fazla hızlı çevirdiğimiz bir yerde; bir şeyin içinde kalmak ve oraya bakmak evet biraz zorlayıcı ama bunun iyi geleceğini düşünüyorum. Çünkü insan aslında buna göre oluşmuş, tasarlanmış bir mekanizma. Biz durarak, bakarak, acıysa acının içinden geçerek, neşeyse onun içinden geçerek ve ancak öyle var olabilecek varlıklarız. Ama şu an geldiğimiz dönemde her şey o kadar hızlı ve aslında bazı duygulardan kaçmak için biz de o kadar hızlanıyoruz ki… Kitabın, o edebi romanın içindeki durma ve bakma hâli bu anlamda iyi gelecek diye düşünüyorum.

Yönetmen Zeynep Günay.

Peki Orhan Bey’i sormadan edemeyeceğim, Ne kadar dahil oldu, dahil olmadan yapamamıştır diye düşünüyorum…

Gerçekten bu projenin bana en büyük hediyesi Orhan Bey’i tanımak oldu diye düşünüyorum. Çok güzel sohbetlerimiz geçti. Bana sağolsun çok güvendi. Tartıştığımız, üzerine sohbet ettiğimiz alanlar benim çok kafamı açtı. Kendimi çok değerli hissettirdi ve bana çok güzel alanlar açtı. Bir yerlerde çok denk geldiğimizi düşündüm. Onunla çalışmak bana çok iyi geldi. Çünkü söylediğim gibi, on beş yıl önce okuduğum bir kitabı on beş yıl sonra tekrar okuyup, sonra bir daha “bir dakika, ben bunu çekeceğim, dikkat edeyim” diye okuduğumda; her okuyuşumda ayrı bir katman bulup, bu kadar insana dair, insanın karanlık yönlerine de bu kadar güzel ve cesurca bakabilen, insanı bu kadar merak eden biri benim için gerçekten çok ilham verici. O anlamda çok güzel geçti süreç. Ama sete başladığımızda yurt dışında olduğu için gelemedi. Setin sonuna doğru sete geldiğinde de kendimi o kadar rahat hissettim ki onun varlığıyla. Hiç gitmesin ve hep sette olsun istedim. Çünkü kendimi kitabın içindeymiş gibi hissediyordum. Sette olduğu zaman benim için gerçekten çok keyifliydi. Beni büyüten bir şeydi. Geriye dönüp baktığında işler gelip geçiyor ama orada kurduğun insan ilişkileri çok önemli. Ona hayat boyu müteşekkir olacağım.

Sizi çok zorlayan bir sahne oldu mu ya da sürprizli, “ay ne çıkardılar burada” dediğiniz bir an?

“Ne çıkardılar burada” dediğim iki sahne var. Füsun’u yitirdiği zamanki hâli… Füsun’u kaybettiği zaman tekrar Sibel’le birlikte olmaya başlıyor. Fuaye’den kaçıp eve geri geldiği sahne. Orada mesela ben yağmur olmasını istedim, yağmurla başlamasını istedim. Selahattin’le de ön hazırlıkta çalışırken bazı duyguları bazı müziklerle kilitlemiştik. Çünkü sette o duyguyu çok hızlı çağırmamız gerekiyordu. Selahattin o müziklerden bir tanesini açtı ve biz etrafında ışık yaparken, onun yavaş yavaş o duyguya gömüldüğünü ve orada çok sıkıştığını hissettim. Işıklar yapılıyor, o yatakta, karaktere girmeye çalışıyor… O anı şöyle hatırlıyorum; Selahattin yatağın içine doğru gidiyor. Orada gerçekten bir şey yaşıyordu. Yavaşça hemen ışıkları aldık. “Kayda girin” dedim. Orada ilk kendi kendine bağırdığında aslında Selahattin bizim kayıtta olduğumuzu bilmiyordu. O bağırma kayıt sırasında yapılmış bir şey değil. Bu duygu hâlinin içinde, ışık bitsin, bu duygudan çıkayım diye bağırıyordu aslında. O “3-2-1 kayıt” ve oyun gibi bir şey değildi. O an onun içinde olduğu hâldi. Sonra hiç Selahattin’le konuşmadan “kamerayı buraya al” dedim, o sırada tekrar bağırıyor. Tabii Selahattin ikinci bağırmada çektiğimizi anladı. Çok sessizce onun duyguya girişini izlemek beni çok etkiledi. Şimdi bile aklıma gelince gözüm doluyor. Tüylerimin diken diken olup “ay bu adam çıksın ya buradan” dediğimi hatırlıyorum. O, beni çok etkileyen bir sahneydi.

Beni de etkileyen sahnelerden biriydi. Şu yatakta şekerliği ağzına doğru götürdüğü sahnede yaralı, acı çeken bir hayvan gibi sanki inliyor gibiydi. Böyle ağıt yakan gibi bir ses, birini kaybettiğimizde yaşadığımız o acıyı iyi vermiş… O anda yetenekli olduğunu düşündüm epey.

Orada şöyle bir şey var; on beş yıl önceki okumamdan sonra olay akışını çok hatırlamasam da bir his kalmıştı bende. Tek hatırladığım şey eşyaları ağzına sokmasıydı. Onu çok merak ettiğimi hatırlıyorum. Senaryo geldiğinde “bu neden yok ya” dedim. Sonra Orhan Bey’le konuşmalarımızda “bunu da ben koymak istiyorum” dedim. Çünkü çok merak ettiğim bir şeydi. O da çok tuhaf bir şey aslında. Bir insan nasıl yapar acaba? Kitabı okuduğumda çok merak etmiştim. Bana çok vurucu bir şey gibi gelmişti. İşte hepimizin göstermediği bir yanı var; en yakınına bile.

ArtDog Istanbul 33. Sayı140,00350,0033Sayışimdi basılı ve dijital versiyonuyla satışta.

Basılı dergi siparişiniz 5-7 iş günü içerisinde adresinize teslim edilir.

Dijital sayı siparişiniz ise e-posta adresinize PDF olarak gönderilir.

Başarılı

“Kemal’in Eşyaları Durur, Füsun’unkiler Yaşar”

0 0,00