“Tek Bir Duyguyu Değil, Çelişkileri Takip Ettik” -
Masumiyet Müzesi, 2026. Fotoğraf: Netflix Türkiye.

“Tek Bir Duyguyu Değil, Çelişkileri Takip Ettik”

Orhan Pamuk’un aynı adlı romanından uyarlanan yeni Netflix dizisi "Masumiyet Müzesi"nde kamera, nostaljik bir dönem estetiği kurmak yerine karakterlerin ruh hâllerine yaklaşan mesafeli bir bakış öneriyor. 1970’ler İstanbul’u geçmişe ait bir imge olarak değil, bugünden bakılan ve hâlâ soluyan bir zaman parçası olarak ele alınıyor. Görüntü yönetmeni Ahmet Sesigürgil ile, her sahnede yeniden sorulan “Bu sahne kimin?” sorusundan yola çıkarak kurulan karakter merkezli görsel dili, tekrar ve bekleyişle ilerleyen anlatının ritmini, ışık–renk–kadraj ilişkisini ve edebiyattan sinemaya geçerken alınan cesur ama ölçülü kararları konuştuk.

//

Masumiyet Müzesi dizisinin görsel evreni, Ahmet Sesigürgil’in son derece ölçülü ve derinlikli sinematografi anlayışıyla şekillenmiş. 1970’ler İstanbul’u bu bakışta romantize edilmiş, parlatılmış bir geçmiş olarak değil; bugünden bakılan, hâlâ soluyan ve ağırlığını koruyan bir zaman parçası olarak karşımızda. Kamera nostaljik bir parıltı üretmekten bilinçli biçimde kaçınıyor; gündelik olanın içine yerleşiyor. Işık, renk ve kadraj dönemi işaret eden dekoratif araçlara dönüşmek yerine, karakterlerin ruh hâllerine yaklaşmanın, onların iç gerilimlerine temas etmenin yolları hâline geliyor. Böylece geçmiş, görsel bir süs olmaktan çıkarak, izleyicinin içinde dolaşabildiği canlı bir hafıza alanına dönüşüyor. Sesigürgil’in kamerası mekânlara sabitlenmiyor; karakterlere kulak veriyor. Aynı odalar, aynı sokaklar ve aynı ritüeller tekrar etse bile, görüntü her seferinde başka bir duyguyla yeniden kurulmuş. Dizinin görüntü yönetmeni Ahmet Sesigürgil ile yaptığımız söyleşide, Masumiyet Müzesinin görsel dilinin oluşum sürecini, bu dili şekillendiren soruları ve alınan risk dolu kararları konuştuk. Sesigürgil’in anlattığı, bir uyarlamanın edebiyattan sinemaya geçerken nasıl dönüştüğünün, hangi kayıpları ve kazanımları beraberinde getirdiğinin hikâyesi aslında…

Masumiyet Müzesi gibi iç sesi güçlü bir hikâyede, sizin kurmak istediğiniz görsel dilin temel meselesi neydi? Bu dili tanımlayan fiiller hangileriydi: izlemek, beklemek, saklamak, hatırlamak?

Masumiyet Müzesi, karakterlerin sosyal sınıfları, detaylı aksiyonları ve duyguları bir yana, geçtiği dönemin ve coğrafyanın son derece güçlü tasvirleriyle örülmüş, müthiş bir edebiyat eseri olması nedeniyle tasarım sürecinde bizi oldukça zorladı. Eser, ilk bakışta görsel olarak bize çok fazla hareket alanı tanımıyordu. Sonuç olarak, biz romanın işaret ettiği mekânlar, sosyo-ekonomik sınıflar, spesifik renk kodları, sinema tarihinin bize yüklediği dönem referansları gibi “ödevleri” yerine getirmeye çalışırken, bir yandan da romana bulunduğumuz yerden, çağdaş bir üslupla, adeta birer seyirci gibi ‘bakmaya’ karar verdik.

Yönetmen Zeynep Günay’la kurduğunuz ortak görsel dil bu projede nasıl şekillendi?

Az önce belirttiğim yaklaşım sonucunda, öncelikle tasarımımızla, renk paletimizle, kompozisyonlarımızla ve kullandığımız tekniklerle, 2025 yılının modern izleyicileri olarak hikâyeyi filme almaya karar verdik. Orhan Pamuk’un edebiyat eseri olan Masumiyet Müzesi ile uyarlama olan bu dizinin bence en büyük farklarından birinin anlatıcı yapısı olduğunu söyleyebiliriz. Roman sadece Kemal üzerinden, birinci tekil şahıs anlatımıyla ilerlerken, benim durduğum yerden bu anlatı dizide sadece dış sesin kullanıldığı anlarla sınırlı kaldı. Zeynep Günay, hikâyeyi yalnızca Kemal’in perspektifinden izlemeyi bilinçli olarak reddetti diyebiliriz. Biz sahneleri çekerken her sahnede “Bu sahne kimin?” sorusunu sormayı hiç bırakmadık. Bu soruya verdiğimiz kendimizce en objektif cevabın ardından, kamerayı o sahne boyunca fiziksel olarak o karakterin etrafında konumlandırmayı tercih ettik.

“Masumiyet Müzesi” Görüntü Yönetmeni Ahmet Sesigürgil.

1970’ler İstanbul’u çoğu zaman romantize edilerek yeniden üretilir. Siz bu dönemi görselleştirirken özellikle kaçındığınız estetik refleksler nelerdi? Nostaljiyle aranıza nasıl bir mesafe koydunuz?

Yakın dönem bir hikâyeye yaklaşırken sıkça başvurulan renk kodlarıyla dönemi ayırma, romantize etme ya da oryantalist bir bakış geliştirme gibi sanat yönetimi ve sinematografi kısayolları kullanmak yerine, romanda tasvir edilen sahne ve sekansları sadık ama güncel bir şekilde tasarlamayı tercih ettik. Amacımız, 1970’ler İstanbul’unu geçmişe ait bir imge olarak değil, sanki 2025’te yaşanıyormuş gibi “belgelemekti”.

Bu hikâye aksiyonla değil, tekrarlarla ve bekleyişle ilerliyor. Aynı mekânlara, aynı ritüellere defalarca dönülen bir anlatıda, görüntünün “aynılaşmaması” için nasıl bir ritim kurdunuz?

Bu hikâyede mekânların ve ritüellerin tekrar ettiği izlenimi güçlü olsa da, görsel olarak aynılaşma ya da tekrara düşme endişesini hiçbir aşamada hissetmedim. Neredeyse çalıştığım her projede olduğu gibi, burada da görsel ritmi mekânlar üzerinden değil, karakterler üzerinden kurmayı tercih ettim.

Romanda da karakterlerin ruh halleri, mekânlara bakışlarını ve o mekânlarda yaşadıkları deneyimi neredeyse tamamen değiştiriyor. Aynı mekân, Füsun ya da Kemal için bazen bir kavramı, bazen de o kavramın tam tersini temsil edebiliyor. Bu yaklaşım, dizide bazı mekânların genel renk paletlerinin, ışıkla kurdukları ilişkinin ve genel duygusal atmosferlerinin zaman içinde değişmesine yol açtı. Biz bu süreçte, karakterleri izleyen, onlara eşlik eden birer seyirci ve enstrüman olduk.

Bu dizide kamera neyi takip ediyor sizce: arzuyu mu, hafızayı mı, yoksa kontrol ihtiyacını mı? Sabit kadrajlarla hareketli kamera arasında kurduğunuz psikolojik eşleşmeden söz edebilir misiniz?

Bu dizide kamera tek bir duyguyu takip etmiyor aslında. Az önce de belirttiğim gibi, sahnelere yaklaşırken karakter öznelinden bakmaya çalıştık. Amaçladığımız deneyim, seyirciyi o anda sahnenin ait olduğu karakterin bakış açısına davet etmek, onun ruh halini ve duygusal tepkilerini deneyimlemesini sağlamaktı. Bu yaklaşımın beraberinde getirdiği çelişkiler önce bizim derdimiz oldu, umarım sonrasında da seyircinin yükü olacak. Zira ne Kemal ne de Füsun kolayca anlaşılabilecek, tek boyutlu karakterler değil. Masumiyet Müzesi dizisinde, romanın da işaret ettiği üzere, bu öznel bakışın tek istisnası mekânların, mahallelerin ve şehirlerin karakterler üzerindeki etkisiydi. Bu etkiyi hissettirebilmek için özenle seçilmiş genel planlarla seyirciyi aniden karakterlerden uzaklaştırmayı ve mekânın etkisini doğrudan deneyimlemesini sağlamayı tercih ettik.

Sizce bu uyarlamanın en zoru neydi: “aşk”ı mı anlatmak, “takıntı”yı mı, yoksa “hatırlamanın şiddetini” mi? Görüntü diliyle buna nasıl cevap verdiniz?

Masumiyet Müzesi’ni okumak benim için oldukça zordu, çekmek ise tahminimden çok daha zorlayıcıydı. Karakterlerle özdeşlik kurmak çok güç, kafaları çok karışık, zaman zaman tutarsız ve sıkça şaşırtıcı duygusal eğrilere sahipler. Hangi ‘beat’te’ tam ne istediklerini anlamak bile çoğu zaman bizi zorladı. Belki iddialı olacak ama, benim çıkardığım sonuç şu: Romanın da, müzenin de ve şimdi dizinin de, esas amacı, sanırım anlatıcının insan hallerini, hatta kendi hallerini, anlamaya çalıştığı bir egzersiz olması. Kendine dönen, acımasız bir ayna gibi.

ArtDog Istanbul 33. Sayı140,00350,0033Sayışimdi basılı ve dijital versiyonuyla satışta.

Basılı dergi siparişiniz 5-7 iş günü içerisinde adresinize teslim edilir.

Dijital sayı siparişiniz ise e-posta adresinize PDF olarak gönderilir.

Başarılı

Hayatımızın An’ları

“Kemal’in Eşyaları Durur, Füsun’unkiler Yaşar”

0 0,00