Masumiyet Müzesi’nde Nesneler Ne Hatırlar? -

Masumiyet Müzesi’nde Nesneler Ne Hatırlar?

Orhan Pamuk’un "Masumiyet Müzesi"nde hafıza, sözcüklerle değil; dokunulan, saklanan ve yerinden alınan nesnelerle kurulur. Bir çanta, bir anahtar, bir fincan ya da çocukluktan kalma bir bisiklet… Dizide de karşımıza çıkan bu eşyalar, Kemal ile Füsun’un yaşadığı ya da yaşayamadığı anların izini taşır. Hikâye ilerledikçe, nesneler yalnızca birer ayrıntı olmaktan çıkar; zamanın, bekleyişin ve kaybın sessiz tanıklarına dönüşür.

/

Orhan Pamuk’un Masumiyet Müzesi’nde nesneler, hikâyenin kenarında duran süsler değildir; aşkın, zamanın ve hafızanın yükünü taşıyan sessiz varlıklardır. Netflix uyarlamasında da bu eşyalar, ekranda belirdikleri anda yalnızca görünmez, hatırlamaya başlar. Bir vitrin camı, bir çanta, bir anahtar, bir fincan, bir bisiklet… Her biri, Kemal ile Füsun’un yaşadığı ya da tam da yaşayamadığı anların izini içinde tutar.

Masumiyet Müzesi’nde eşyalar susar; ama unutmaz. Kemal’in Füsun’u hayatının içinde tutamadığı her anda, onun temas ettiği nesneleri saklaması boşuna değildir. Burada bir çantanın hafızası, sahip olunacak bir gelecekten değil, kayıp bir ihtimalden beslenir. Merhamet Apartmanı’nın anahtarı yalnızca bir kapıyı değil, kapanmış bir hayatı işaret eder. Kristal şekerlik tatlıyı değil, içe doğru büyüyen acıyı muhafaza eder. Sarı ayakkabılar, varılan yerleri değil, defalarca terk edilen yolları hatırlar. Fincan, çayın sıcaklığından çok, ilk sessizliğin izini taşır. Bisiklet ise ileri gitmek için değil, geriye dönüp bakmak için saklanır.

Masumiyet Müzesi’nde aşk, sözlerle değil; nesnelerin sabrıyla anlatılır. Ve belki de bu yüzden, hikâyenin en ağır yükünü insanlar değil, onların geride bıraktığı eşyalar taşır.

Geri Dönüşsüz Bir Hatıra

Bir vitrin, bir çanta ve beklenmedik bir karşılaşma… Kemal ile Füsun’un ilk karşılaşması. Füsun’un çalıştığı dükkânda başlayan bu an, iki hayatın geri dönüşsüz biçimde birbirine dolanacağı o sessiz başlangıç noktası.

Jenny Colon çanta, henüz bir kullanım nesnesi değil; gelecekte hatırlanacak bir ana ait. Füsun’un elleri çantanın üzerinde dururken, nesne ilk kez bir bedene temas ediyor ve hafızasını tam da bu anda oluşturmaya başlıyor. Henüz sahip olunmamış, henüz taşınmamış, ama çoktan yüklenmiş bir hafıza bu. Masumiyet Müzesi’nde nesneler, yaşanmış anları saklamaz; yaşanamamış ihtimalleri depolar. Bu çanta da onlardan biri. Sibel için alınacak çanta, Füsun’un bakışıyla yön değiştiriyor. Nesnenin hafızası burada kırılıyor; kime ait olacağı değil, kime ait olamayacağı belirleniyor. Bundan sonra çanta, bir alışverişin değil, bir sapmanın izini taşıyacak.

Mekân, nesnelerin hafızasını sessizce destekliyor. Askıdaki elbiseler, raflardaki aksesuarlar, butiğe sinmiş renkler… Hepsi birer tanık gibi. Kimse konuşmuyor ama her şey kaydediliyor. Çünkü bu dünyada hafıza, sözcüklerle değil; dokunulan yüzeylerle, bakılan camlarla, yarım kalan hareketlerle yazılıyor.

Kemal’in bedeni vitrine doğru eğilmişken, onun hafızası henüz farkında olmadan birikmeye başlıyor. Bu an, ileride müzede bir yer bulacak olan sayısız nesnenin ilk kaydı gibi. Bir çanta, bir bakış, bir tereddüt… Nesnelerin hafızası tam da böyle çalışır: En sıradan anı, geri dönüşsüz bir hatıraya dönüştürerek.

Eşiğin Hafızası

Bu karede görünen şey bir anahtar değil yalnızca; hafızanın kapı eşiği. Masumiyet Müzesi’nin romanının nesnelerle kurduğu derin ilişkinin dizideki en yoğun karşılıklarından biri bu: Merhamet Apartmanı’ndaki dairenin kapı anahtarı. Anahtar, kırmızı bir kurdelenin ucunda asılı. Bu kırmızı, tutkudan çok bağlanmayı çağrıştırıyor. Kanı değil, bağı. Bir yere ait olmayı değil; bir yere tekrar tekrar dönmeyi. Kemal ile Füsun’un gizli buluşmalarına açılan bu kapı, aynı zamanda Kemal’in eşyaları biriktirmeye başladığı ilk mekânın kapısı. Yani anahtar, yalnızca bir daireyi değil, biriktirme fikrini açıyor.

Masumiyet Müzesi’nde nesneler hatırlamaz gibi görünür; ama aslında en çok onlar hatırlar. Bu anahtar da öyle. Dokunduğu her cepte, çevrildiği her kilitte, bekleyişi, tekrarları, sessiz anlaşmaları saklar. Kapı açıldığında içeride bir aşk yoktur henüz; ama aşkın ileride bırakacağı izler için uygun bir boşluk vardır. Anahtar bu boşluğun ilk tanığıdır.

Kırmızı kurdele, anahtarı gündelik bir araç olmaktan çıkarır; ona neredeyse törensel bir anlam yükler. Bu artık bir ev anahtarı değil, gizli bir zamanın anahtarıdır. Resmî hayatın, nişanın, toplum önünde kurulmuş düzenin dışında kalan bir başka hayatın. Kemal’in Sibel’le kuracağı “doğru” hayata paralel, Füsun’la yaşayacağı “saklı” hayatın eşiği.

Bu sahneden itibaren Kemal için eşyalar susmaz. Bir bardak, bir elbise, bir anahtar… Hepsi, yaşanamayanın yerine geçer. Merhamet Apartmanı’nın anahtarı da bu yüzden önemlidir: Çünkü Kemal, Füsun’u değilse bile, ona açılan kapının nesnesini elinde tutabilir. Ve zamanla, sevginin yerini nesnelerin almasına izin verir.

Bu anahtar, bir kapıyı açmaz sadece; bir hayatın kilitlendiği yeri de gösterir. Nesnelerin hafızasında saklanan aşk, tam da burada başlar: Bir kapı aralığında, kırmızı bir kurdelenin ucunda, geri dönüşü olmayan bir sessizlikle.

Bir Yüzeyde Biriken Zaman

Bu komodin, bir mobilya değil; biriktirilmiş bir zaman yüzeyi. Masumiyet Müzesi’nin dünyasında nesneler susarak konuşur; burada da her parça, Kemal’in içinden geçip de söyleyemediklerinin hafızasını taşır.

Kristal şekerlik, en başta masumdur. Şeffaflığıyla, ev düzeninin güven veren ritmini çağrıştırır. Ama hafıza sabit kalmaz. İleride Kemal şekerliğin kapağını ağzına soktuğunda, bu nesne artık tatlıyı değil acıya tutunacaktır. Şekerlik, şekerin değil, ağrının kabıdır.

Yanındaki çakmak, ateşiyle değil, tekrarıyla iz bırakır. Füsun’un yakıp söndürdüğü sigaralar, kül tablasında çoğalırken, çakmak her seferinde aynı hareketi kaydeder: bir başlama, bir vazgeçme, bir bekleme. İzmaritler saklanır; çünkü duman uçar ama nesne kalır. Deniz kabuğu sessizdir; ama içi doludur. Füsun’un kulağına götürüp dinlediği o ses, denizin kendisi değil, yokluğun uğultusudur. Kabuğun hafızası, bir başkasının dinlediği anı taşır. Kemal için bu kabuk, duyulamayan bir sesin yankısıdır; başkasının başına değmiş bir anının kalıntısı.

Saat ise bu komodinin en acımasız tanığıdır. Zamanı göstermez; beklemeyi öğretir. İbreler ilerlerken Kemal durur. Her bakışta, saat Füsun’u getirmez ama onu düşünmeye zorlar. Zaman burada akmaz; katlanır, üst üste biner, ağırlaşır. Saat, sevilenin gelmediği anları saklayan bir nesnedir.

Bu komodinin üzerinde duran her şey, birlikte bir müze kurar:

acıya açılan bir kapak,

ateşle mühürlenmiş izler,

başkasının dinlediği bir ses,

ve durmadan bekleyen bir zaman.

Kemal’in hikâyesinde nesneler, yaşanmış olanı değil, yaşanamayanı korur. Bu komodin de tam olarak bunu yapar: Bir yatak odasında, gecenin içinde, sessizce bekleyerek…

Yerinden Alınan Şeyler

Bu biblo, ilk bakışta masum bir süs eşyası gibi durur; ama Masumiyet Müzesi’nin dünyasında hiçbir nesne yalnızca yerini süslemek için var olmaz. Özellikle de yerinden alınmışsa.

Köpek biblo, Füsunların evinde televizyonun üzerinde dururken, ait olduğu düzenin sessizliğini taşır. Evdeki herkesin gözünün alıştığı, yokluğu fark edilmeyen bir varlık gibidir. Ta ki Kemal onu eline alıp kendi evine götürene kadar. Nesnenin hafızası tam da burada uyanır: Yerinden oynatıldığı anda. Çünkü Masumiyet Müzesi’nde eşyalar, alındıkları anı değil, eksildikleri anı hatırlar.

Füsun’un babasının “Nerede bu köpek, ne güzel duruyordu orada,” demesi, aslında bir nesnenin bıraktığı boşluğun fark edilmesidir. Köpek biblo artık sadece bir süs değildir; evin düzeninden koparılmış bir tanıktır. Kemal ise her zamanki gibi doğrudan sahiplenmez; onun yerine eksilenin yerine geçecek bir düzen kurar. İki yeni köpek biblosu alır, hediye eder ve televizyonun üzerine koyar. Sanki her şey eskisi gibi olabilir.

Ama nesnelerin hafızası ikameyi kabul etmez. Yeni köpekler, eskisinin yerini doldurmaz; yalnızca yerine konmuş olmanın yabancılığını taşır. Ve bu iki köpekten birinin hikâyenin ilerleyen anlarında ayrılması, artık bir tesadüf değildir. Nesne, ilişkinin kaderini önceden bilir. Birlikte duran ama ait olmayan iki figür, Kemal ile Füsun’un yan yana ama hiçbir zaman tam olarak bir arada olamayan hâlini sessizce temsil eder.

Hatırlamanın Mekânı

Bu bina bir adres değil; hatırlamanın mimarisi. Masumiyet Müzesi’nin dünyasında Merhamet Apartmanı, insanların değil, nesnelerin uzun süreli ikamet ettiği bir yerdir. Kapısının önünden geçen herkes değişir; ama bina kalır. Çünkü o, olan biteni saklamakla görevlidir.

Merhamet Apartmanı’nın kapısı, anahtarın hafızasını tamamlayan yüzdür. Açılıp kapanan bir geçit değil; tekrar tekrar dönülen bir eşik. Kapının ahşabı, bekleyişleri bilir. Aceleyle girilen günleri, sessizce çıkılan geceleri, kimseye görünmeden taşınan küçük paketleri… Bu kapı, içeride yaşananların adını bilmez; ama ağırlığını taşır.

Binanın cephesi gündüzleri sakindir. Hayat akar, insanlar yürür, arabalar geçer. Ama bu sakinlik aldatıcıdır. Çünkü Merhamet Apartmanı, sıradanlığın arkasına gizlenmiş bir duygu deposudur. Burada zaman birikir. Aynı saatlerde açılan kapılar, aynı pencerelerde yanan ışıklar, aynı adımlarla çıkılan merdivenler… Hepsi, tekrar eden bir hayatın izini tutar.

Bu binanın hafızası, Kemal’in hafızasından daha sadıktır. O unutur, bina unutmaz. Füsun’un gelişlerini, gidişlerini, hiç gelmeyişlerini kaydeder. İçeride saklanan eşyaların, bir gün müzeye dönüşeceğini o en başından bilir. Çünkü Merhamet Apartmanı, daha baştan bir geçici mekân olarak kurulmuştur: Kalınmayacak, ama terk de edilemeyecek bir yer.

Adı “Merhamet”tir; ama merhameti insanlara değil, nesnelere gösterir. Onları korur, saklar, sessizce üst üste yığılmalarına izin verir. Bu binada aşk yaşanmaz; biriktirilir. Kapının ardında kalan şey mutluluk değil, onun yerine geçen izlerdir.

Yürünmüş Yollar

Bu ayakkabılar yürümek için değil; yoldan geriye kalanları saklamak için var. Ayakkabı, varılan yerden çok çıkılan yolu hatırlar. Füsun’un sarı ayakkabıları da tam olarak bunu yapar: Gidilenleri değil, geride bırakılanları biriktirir. Bu ayakkabılarla evden çıkılır. Sabah ışığında, akşamüstü gölgesinde. Aynı kapıdan, aynı tereddütle. Sokaklar değişmez; değişen yalnızca yürürken düşünülenlerdir. Ayakkabının tabanı, taşlara değil, zamana sürtünür. İçine sinen şey toz değil; beklenmiş saatler, ertelenmiş kararlar, söylenmemiş cümlelerdir. Sarı renk ilk bakışta dikkat çeker; ama bu ayakkabılarda sarı, parlak değildir. Güneş gibi değil, eskimiş bir ışık gibidir. Uzun süre aynı yerde duran bir şeyin rengi. Ne tam canlı, ne tamamen solmuş. Füsun’un hayatındaki geçicilik hâli gibi: Ne bütünüyle gitmek, ne bütünüyle kalmak.

Kemal için bu ayakkabılar, Füsun’un gidişini değil; ondan sonra kalan boşluğu anlatır. Ayakkabı, bedenden ayrıldığında bile varlığını sürdürür. Çıkarıldığı yerde durur, sahibini bekler. Ama bu bekleyiş umutlu değildir; ayakkabılar, geri dönüşün her zaman mümkün olmadığını bilir.

Bir ayakkabı çifti, bir hayatın yürünmüş kısmıdır. Topuklarında duraksamalar, tabanlarında tekrarlar, içlerinde söylenmemiş sözler vardır. Onlar, aşkın en tanıdık hâlini hatırlar: Yan yana yürüyüp, aynı yere varamamak.

ArtDog Istanbul 33. Sayı140,00350,0033Sayışimdi basılı ve dijital versiyonuyla satışta.

Basılı dergi siparişiniz 5-7 iş günü içerisinde adresinize teslim edilir.

Dijital sayı siparişiniz ise e-posta adresinize PDF olarak gönderilir.

Başarılı

“Sanki Sette Değil, Kitabın İçindeydik”

0 0,00