İstanbul Tophane’deki kültür, sanat ve tartışma alanı DEPO, 8 Mayıs ve 27 Haziran arasında özel bir sergiye (daha) kapı açtı. Tam ismi 7. Berliner Herbstsalon RE:Imagine The Red House / Aşk, Mark ve Ölüm olan sergi, film ve tartışma programları, görsel sanatlar ve sosyoloji hafızası, sivil ve entelektüel zihni kesiştiren çoğulcu ve araştırmacı karakteriyle alanında emsal iklimlerden birini yaratıyor. Depo’nun cephesini beyaz perdeleriyle bir ev sıcaklığıyla donatan sergide, 21 imzanın çalışmaları yer alıyor.
Hakkında 4 ve 5 Haziran’da bir sempozyumun da yapılacağı Brecht ödülü sahibi yazar, rejisör, dramaturg ve şair Emine Sevgi Özdamar’a özel bir bölümün ayrıldığı sergi, adını Aras Ören’in 1982 tarihli şiirinden alıyor. Sergiye çalışmalarıyla, Gülsün Karamustafa, Serpil Yeter, Filiz Taşkın, Melek Konukman-Tulgan ile, film programında Detlef Zuhler, Andrea Schmidt, Uwe Gawron, Özlem Sarıyıldız, Hannelore Schafer ve İsa Andreu katılırken, onlara serginin ikinci katında Züli Aladağ, Zühal Bilir-Meier, Semra Ertan, Cana Bilir-Meier, Hakan Savaş Mican, Harun Farocki, Antje Ehmann, Ahu Dural, Daniel Knorr, Zelimir Zılnik, Aras Ören, İrfan Önürmen, Ersan Mondtag, Ülkü Süngün, Shermin Langhoff, Nevin Aladağ ve Emine Sevgi Özdamar dahil oluyor.
Aşk, Mark ve Ölüm, Türkiye ile Almanya arasında imzalanan İşgücü Anlaşması’nın 65. Yıldönümü’nde, Maxim Gorki Tiyatrosu ve Anadolu Kültür işbirliğiyle, göçün şekillendirdiği hayatların ve kültürel alışverişin hikâyelerini İstanbul’da buluşturuyor. Sergi, özlem, arzu ve hayal kırıklıklarını ele alan sanat eserlerini, 1960’larda Telefunken firmasının Stresemannstrasse’deki işçi yurdunda kalan Türkiyeli kadınların yaşamları ve direniş hikâyeleri ile bir araya getiriyor.

Sergi araştırma grubundan eleştirmen, yazar Erden Kosova, ArtDog’a verdiği özel röportajda etkinlikten bahsederken, “Önyargıların yıkılmasına, birlikte yaşama alışkanlıklarının ve etkileşimin geliştirilmesine yönelik uzun soluklu bir çaba bu,” ifadesine başvuruyor.
Sergiyi Alman edisyonundan devralırken hangi küratöryel ölçütleri gözettiniz?
Geçtiğimiz sonbahar Gorki’de Shermin Langhoff küratörlüğünde gerçekleştirilen 7. Berliner Herbstsalon festivalinin içinden bir bölümü neredeyse olduğu gibi İstanbul’a getirdik. 1964 yılında Türkiye’den Berlin’e işçi olarak giden genç kadınların hayatları üzerine odaklanan belgesel çerçeve Depo’nun birinci katında gösteriliyor. Telefunken’in Stresemannstrasse 30 adresindeki lojmanı bize ilginç bir mikro-hikâye sunuyor: Emine Sevgi Özdamar, Vasıf Öngören, Nuran Oktar gibi tanıdık isimler, Filiz Taşkın, İdil Laçin ve Melek Konukman-Tulgan gibi Berlin’deki Türkiyeliler için önemli figürlerin, özgürlüğe düşkünlükleri ve emekleriyle hayatlarını kuran kadınların dahil olduğu, ilginç bir sinerji hikayesi. İkinci katta ise daha çok Almanya bağlamında göç ve emek arasındaki ilişki ve bunun kültürel sonuçları üzerine odaklanan sanat yapıtları yer alıyor. Bu serginin daha küçük bir versiyonunu, geçtiğimiz hafta Singapur’da izleyiciye sunduk ve bambaşka bir kültürel coğrafya söz konusu olduğu için bazı ek açıklamalar ve basitleştirmelere ihtiyaç duyduk. İstanbul izleyicisi tabii ki çok daha kolay iletişim kurabiliyor içerikle. Ama gösterdiğimiz imgeler, objeler ve yapıtların yanına etiketle eklediğimiz metinlerle anlatımızı biraz daha ayrıntılı ve okunabilir kılmayı amaçladık. İlk iki haftasonuna odaklanan yan etkinliklerimizle de Gorki’nin tiyatro programını ve serginin ana dinamiklerini daha derinlikli biçimde görünür kılmak istedik.
Sergi, geleceğin Türkiye ve Almanya’sı adına ne gibi uyarı ve ilhamları kapsıyor?
Aslında ne Almanya’da ne de Türkiye’de gereken ilgiyi görmüş olan bir dönemin ve topluluğun belleğini oluşturmaya çalışıyoruz. Gorki’yi tanımlayan kavramlardan biri olan ‘göç-sonrası’ sıfatı, yaşanmış bir göç dalgasını kuşaklara yayılan bir tarihsel çerçevede değerlendirebilme iddiasını taşıyor. Önyargıların yıkılmasına, birlikte yaşama alışkanlıklarının ve etkileşimin geliştirilmesine yönelik uzun soluklu bir çaba bu. Ama yakın geçmişte yaşanan diğer göçler (Almanya özelinde son dönemde Suriye ve Ukrayna’dan gelen göç dalgaları) sonrasında söylemsel, kültürel, politik alanda yıllar boyunca inşa edilmeye çalışılan şeylerin sıfırlanabildiğine, hiç ders çıkarılmadığına, toplumsal hiyerarşilerin, klişelerin ve dışlamaların kolayca yeniden inşa edilebileceğine tanık oluyoruz. Beyaz üstünlükçülüğüne ve faşizme yaslanan politik oluşumların güç kazandığı bu dönemde özellikle yıpratıcı oluyor bu mücadele, bütün gezegen üzerinde ortakça deneyimlediğimiz gibi. Yine de belleği kurmak ve korumak mücadeleyi besleyen en etkin fiiler olarak elimizde duruyor.

GORKİ, Anadolu Kültür, Theater findet Stadt gibi kurumları bitiştiren sergi, günümüz kültür sanat işbirlikleri adına gerek finansal, gerekse kavramsal özgürlükler bakımından ne gibi umut ve kaygıları ortaya koyuyor?
Gorki on üç senedir Shermin Langhoff’un sanat yönetmenliğinde hem tiyatro programıyla hem yan etkinlikleriyle politik gerilimlerin yaşanmış ya da yaşanmakta olduğu coğrafyalara özenli bir süreklilikle ilgi gösterdi. Türkiye’de bu ilginin odağında oldu hep. Ama son dönemde bir tedirginlik yaşandığı, yapmak istediğimiz her şeyi yapamadığımızı da kabul etmemiz gerekiyor. Anadolu Kültür’ün yaşadığı baskıyı zaten hepimiz takip ediyoruz. Ayrıca siyasal pürüzlerin yanı sıra kültürel kurumlar ve çevreler arasındaki temasları kolaylaştıran kaynakların da hızla eridiğini görüyoruz. Almanya’nın politik geleceğine dair de kara bulutlar dolaşıyor tepemizde ve tiyatroların ve kamusal kaynaktan beslenen kültür kurumlarının bütçelerine ciddi kısıntılar getiriliyor. Kreatif ekip olarak, bizim Gorki’deki dönemimiz sona eriyor, Ağustos’tan itibaren başka bir ekip devralacak tiyatro yönetimini. Nasıl bir program oluşturacaklarını doğrusu bilmiyorum ama işleri kolay olmayacak. Biz tabii ki biz de bireysel ya da kolektif ölçekte Gorki’den sonra da başka ortamlar ve kanallar bularak ya da yaratarak Anadolu Kültür ve Türkiye’deki diğer bağımsız kurum, oluşum ve kolektiflerle olan bağımızı sürdürmeye gayret göstereceğiz.
Serginin en duyarlı köşelerinden birini, Semra Ertan figürüne adanan elyazması dizeler, portresi ve varlığı oluşturuyor. Bunu yorumlamanızı rica edebilir miyiz?
Evet, Semra Ertan’ın yaşamı ve şiiri insanın yüreğinin derinlerinde bir şeyleri dalgalandırıyor. Bu kadar güzel ve değerli bir varoluşunun gösterdiği politik bir iradeyle 1982 yılında aramızdan ayrılmaya karar vermiş olmasının ağır bir yükü var omuzlarımızın üzerinde. Ama, şairin ablası sosyal pedagog Zühal Bilir-Meier ve yeğeni sanatçı Cana Bilir-Meier’in çabalarıyla ve Semra Ertan İnisiyatifi’nin emeğiyle şairin hatırası bugün güçlü bir şekilde hissedilebilir hale gelmiş durumda. Eserleri özenle hazırlanmış bir kitapla bir araya getirildi ve her sene anma toplantıları ve geceleriyle onun geçmiş yaşamını kutluyoruz. Burada özellikle dikkat çekilmesi gereken şey Almanya’da ırkçı şiddete ve ayrımcılığa kurban gitmış insanlar için kurulan inisiyatifler arasında göz yaşartacak derecede güçlü bir dayanışma ağının tesis edilebilmiş olması. Farklı etnisite, kültür, ırk ve toplumsal cinsiyet konumlarının yan yana gelebiliyor olmasına güzel bir örnek; ve Semra Ertan İnisiyatifi de bu ağın önemli parçalarından biri.
Çağdaş sanatın giderek sivil, anti-dokümanter ve eylemsel bir karaktere dönüşmesi, basın yayın ve iletişim mekanizmalarında artan totaliter karaktere bir gönderme mi?
Doğrusu güncel sanat alanında bir süredir ağır basan dinamiklerin daha çok bireysellik ve psikolojizm olduğunu düşünüyorum. Steril ve konforlu sergileme ortamları, eleştiriden uzaklaşmış söz kalabalıkları, kariyer inşasına dair endişeler ve yaratılmış biçimsel, üslupsal nüansların bitimsizce tekrarı gibi faktörler ifade alanını yaralıyor kanımca. Toplumsal olanı, çalışan kitlelerin meselelerini öne çıkaran, politik gerçekliğe odaklanan perspektifler giderek yalnızlaşıyor. Ama günümüzde yaşanmakta olan benzersiz hoyratlıkların, soykırımların, şiddetin dayattığı bir temsil ihtiyacı da var: Reel ile yüzleşmek, onun içine dahil olmak. Görsel olanın bu kadar yoğunlaştığı ve genişlediği, hakikate dair sezgilerin önüne sayısız engelin çıkarıldığı günümüzde bunu yapmak nasıl mümkün, aslında çoğumuz bu sorunun yanıtını arıyoruz. Bizim Gorki’de son dönemde gerçekleştirdiğimiz sergilerin bilinçli bir tercihle biraz daha belgesel tona kaymış olduğunu söyleyebilirim.

Emine Sevgi Özdamar hakkındaki okumanız ve sergideki sunum anlayışınız üzerine neler paylaşmak istersiniz?
İngilizcede ‘hayattan daha büyük karakter’ gibi bir ifade vardır ya. Sevgi için de onu söylemek mümkün. Tiyatro, edebiyat, resim, müzik hepsinde yeteneğini göstermiş bir isim. Ailesinden gelen zengin ve özgür bir yaşantı birikimi, 1968’e doğru ilerleyen dönemde özgürlük rüzgarını ciğerlerine çekmiş olması, 1970’lerin başında İstanbul’daki entelektüel çevreler ve sosyalist oluşumlar içindeki deneyimi, 70’lerin sonunda Berlin, Paris ve başka şehirlerde Avrupa’nın en önemli tiyatro insanlarıyla yaptığı ortak çalışmalar ve 1990’dan başlayan ve Almanya’nın mevcut bütün büyük ödülleriyle onurlandırılmış, inanılmaz zengin bir edebiyat kariyeri, ve bunların da ötesinde her insanla kolayca iletişim kurabilen, mütevazi, muzip ve aşk dolu bir yaşam. Sergimize ilham veren Stresemannstrasse 30 adresindeki kadın işçi yurdunda da altı ay geçirmiş olması ve bu deneyimi ‘Haliçli Köprü’ adlı romanına derin bir kurgu ustalığıyla yansıtmış olması bizim için çok değerliydi. Ayrıca bu eser Gorki’nin bu sezonki en büyük prodüksiyonu olan ‘Das Rote Haus’ [Kızıl Ev] adlı oyun için de ana ilham kaynağı oldu. Aynı zamanda Sevgi’nin daha önce sergilenmemiş inanılmaz zenginlikteki otoportrelerini ve suluboyalarını izleyiciyle ilk kez paylaşmış olmanın mutluluğunu yaşadık. Şimdi bu yapıtlar başka sanat kurumlarında da gösterilmeye başlandı. Umarım 80. yaşını kutlamaya hazırlandığı bu dönemde Sevgi’yi daha fazla tanıyacak ve tanıtacak fırsatlar buluruz. Geçtiğimiz aylarda kazandığı Brecht ödülünün hemen ertesinde Sevgi şöyle demişti bir telefon konuşmamızda: ‘Brecht’e aşık olduğum için gelmiştim Almanya’ya. Şimdi anlıyorum ki, o da biraz bana aşıkmış.’


