Nişantaşı’ndaki bu mekânı yenileme fikri ne zaman ve hangi ihtiyaçtan doğdu?
Uzun zamandır kendime ait, rahat çalışıp aynı zamanda eserlerimi sergileyebileceğim bir mekân hayal ediyordum. Babamın vefatı ile birlikte gelişen süreçte ailecek burayı hem galeri hem de atölye haline getirmeye karar verdik. Hayatın bir cilvesi olarak, babam da çok eskiden beri bu mekânın sanat etkinlikleri için kullanılmasını arzu ediyordu. Aslında herkesin dileği bir şekilde gerçek oldu.
Atölye ile galeriyi aynı alan içinde kurgulamak sizin günlük üretim rutininizi nasıl değiştirdi?
Randevu ile gezilebildiği için düzenim çok değişmedi. Çalıştığım alandan, sokakta yürüyen insanları daha çok görüyorum. Onlar da eğer merak edip içeri bakarlarsa beni çalışırken görebiliyorlar. Bu durum bir nevi canlı performansa da dönüşüyor benim açımdan. Ama şu an için birçok insan fark etmeden geçip gidiyor… Ben de konsantre olup çalışmaya daldıktan sonra sokağı unutuyorum, görmüyorum…
İzleyicinin üretim sürecine daha yakından temas etmesi sizin çalışma biçiminizi etkileyecek mi?
İzleyicinin sergilenen eserlerin yanında, atölye ortamını da deneyimlemesi, benim çalışma biçimimi olmasa da yaptığım pratiğin köklerini ve temellerini, yardımcı maddelerini gören izleyicinin eserle olan kurduğu bağın biçimini etkileyecektir diye düşünüyorum.
Bu yeni mekânda izleyicinin özellikle fark etmesini istediğiniz bir şey var mı?
Yapmış olduğum eserlerin uzun süren bir yolculuk olduğunu fark etmelerini istiyorum. Her ne kadar son dönem eserlerim dijital olarak adlandırılsa da aslında ne kadar büyük bir bölümünün el üretimi olduğunu görmelerini ve üretimin kişisel hikayesini gözlemlemelerini arzu ediyorum.
Geleneksel tekniklerle dijital müdahaleleri bir arada kullanıyorsunuz. Bu dengeyi kurarken hangisi belirleyici oluyor?
Çoğunlukla resme başlamadan önce kafamda oluşturduğum imge, taslak, kompozisyonu hayal ederken, nasıl gözükeceğini aşağı yukarı belirleyebiliyorum. Bu biraz pratikle de alâkalı. Eski işlerimde sadece suluboya ya da akrilik kullanırken de böyleydi. Kafamda oluşan fikir, malzemesi ile birlikte geliyor. Yapmak istediğim resmi kağıt üzerine mi tuval üzerine mi yapacağımı hissederdim; şimdi karışık teknik kullanırken de bu sefer neyi ne kadar kullanacağımı önceden kestirerek işe başlıyorum.
Yeni işlerde öne çıkan pleksi yüzey kullanımına yönelmenizin sebebi neydi?
Belirttiğiniz gibi dijital ve geleneksel teknikleri birlikte kullanıyorum Elle çizilen ve boyanan kâğıt, tuval ve üzerine eklediğim fotoğraf dokularını bilgisayar yardımıyla katmanlayarak bir dūzlemde buluşturup özel bir çıkış alıyorum. Eser pleksi ile kaplanarak son haline ulaşıyor. Pleksi doğası gereği hem parlaklık katıyor hem de yansımalar yardımıyla mekânı da işin içine alıyor. Ben bu özelliğini izleyiciyi alanın içine çekmek için de kullanıyorum. Kullandığım fotoğraf kağıdının renk derinliği ve kontrastını da en iyi bu yolla verebiliyorum. Bu da eserlerime dijital işlerde rastlanılmayan bir derinlik katıyor.
Basın bülteninde eserlerinizin Londra, New York, Miami, Viyana ve Paris’te sergilendiği belirtiliyor. Bu sergiler hangi bağlamlarda gerçekleşti? (galeri, fuar, grup sergisi gibi)
Paris ve Viyana’da kişisel sergilerim oldu. Mana Contemporary New York’a o dönem birlikte çalışmış olduğum Alan İstanbul’la katılımım oldu. Londra, Dallas ve Los Angeles’ta Saatchi Art ile birlikte sanat fuarlarına katıldım. Art Expo New York ve Scope Miami’de eserlerimi sergiledim. Londra Royal Academy Summer Exhibition’a davet edilerek eserlerimi sergiledim. Çoğunu bağımsız bir sanatçı olarak kendi ilişkilerimle ve çabamla sağladım.
Uluslararası deneyimler sanatsal pratiğinize nasıl katkı sağladı?
Yeni teknikler denerken çıkmış olduğum yolda daha kararlı devam etmem konusunda katkı sağladı. İşlerim Türkiye dışında ilgi gördükçe ve koleksiyonlara katıldıkça, küratör ve sanat eleştirmenleri tarafından almış olduğum yorumlarla birlikte benim de motivasyonum daha da arttı, olanaklarım ve ulaştığım kitle çeşitlenip zenginleşti.
Bu mekânın geçmişte ailenizle bağlantılı bir kullanım hikâyesi olduğu biliniyor. Bu geçmiş, bugünkü dönüşüm kararınızı etkiledi mi?
Bu mekân aslında babam Hasan Mingü’nün son dönemde kullandığı mimarlık ofisiydi. Onu kaybettikten sonra burayı tamamen dönüştürmek yerine, benim de sanatsal ihtiyaçlarımı karşılayabilen bir yer olması için, var olan ruhunu koruyarak devam ettirmek istedim. Eşim, iç mimar Ayşe ile birlikte mekânı galeri ve atölye olarak yeniden ihtiyaçlarıma yönelik tasarladık.
Mekânın önceki kullanımında bir kütüphane olduğu biliniyor. Bu yapı bugün hâlâ var mı, yoksa tamamen farklı bir yön mü çizdiniz? Neleri korudunuz, neleri değiştirdiniz?
Babamın kitap koleksiyonu neredeyse bütün duvarları kaplıyordu. Duvar oluşturup resimleri asabilecek yüzeyler yaratmak için kütüphanenin raflarını geriye çekerek önlerine duvar yüzeyi gibi görünen kapaklar yaptık. Böylelikle hem kitapları koruduk hem de benim resimlerimi asma ihtiyacımı karşılayabilmesi için pratik bir çözüm bulduk. Yani aslında gördüğünüz tüm duvarların arkasında gizli bir kütüphane bulunuyor. Onun dışında personelin çalışmış olduğu düzeni tamamen yok ederek benim boya ve çizim yaptığım alanlar haline getirdik. Kalan mekânı ise galeri düzeninde sergileme amaçlı kullandık.
Bu mekânı bir sergi alanı olarak mı düşünmeliyiz, yoksa sürekli yeniden kurulan bir sahne gibi mi?
Şu anda sergilenen eserlerin çoğunluğu yeni ürettiğim işlerden oluşsa da sürekli yeniden kurulan bir sahne demek daha doğru olur. Çünkü resimler yer değiştirdikçe, yenisi gelip eskisi ile birlikte sergilenmeye başladıkça hep yeniden kurgulanan bir hikâyeye dönüşüyor.
İzleyici süreci de görmeye başladığında, bir sanatçı olarak özellikle gizli tutmayı seçtiğiniz bir şey var mı?
Süreci görünür kılmak benim için önemli ama bu her şeyin tamamen açığa çıkması anlamına gelmiyor. Çünkü resim yapmak çok hissel ve duygusal bir süreç. Üretimin içinde hâlâ bana ait, dışarıdan görünemeyen daha içsel ve sezgisel bir alan var. Bazı kararlar çok bilinçli alınmıyor; o anki hisle, refleksle oluşuyor. Çoğu zaman fazladan bir çizgiyi ya da bir renk lekesini çalıştığım resmin içine neden dahil ettiğimi ben de tam olarak açıklayamıyorum. O anla, o ruh hâliyle ilgili bir durumu hissederek yapıyorum. Bu da sürecin en samimi ve en açıklanamayan kısmı. İzleyici sürecin bir bölümüne dahil olabiliyor, hatta o oluşum hâlini yakından hissedebiliyor. Ama üretimin içinde her zaman tarif edilmesi zor, daha kapalı kalan duygusal bir katman var. Belki de resmi sanat yapan etken tam olarak o alan ve duygu durumu.

Sürecin görünür olması hata ve tesadüfü de görünür kılar. Sizin pratiğinizde tesadüf ve hata nasıl bir alanı kaplıyor? Nihai sonucu etkiliyor mu?
Mesela suluboya çalışırken yapılan hatanın aksine şu anda çalıştığım teknik hatalara karşı çok toleranslı. Dijital müdahelelerde bulunduğum için eserimi bitirene kadar sonsuz olanakta seçeneğim ve yolum bulunuyor. Tesadüf ve hatalarla elbette ki karşılaşıyorum; bazen bunları bilinçli olarak resmin son halinde bıraktığım da oluyor. Bu da sürece ve esere bir doğallık katıyor.
İşlerinizde insan figürü merkezde. Bu figürler bir bireyi mi temsil ediyor, yoksa daha genel bir durumu ya da kurguyu mu taşıyor?
Figürler ilk bakışta bir kişiyi temsil ediyor gibi görünse de, aslında hiçbir zaman tek bir bireye ait değiller. Onları daha çok bir durumun, bir ruh halinin ya da bir iç gerilimin taşıyıcısı gibi görüyorum. Benim için figür, dışarıdan alınmış bir görüntüyle başlasa bile süreç içinde giderek bana ait bir şeye dönüşüyor. Yani model orada bir başlangıç noktası, bir bahane gibi. Ama resim ilerledikçe o figür, daha kişisel bir alana kayıyor. Şunu söyleyebilirim: Yaptığım her figür biraz benimle ilgili. Doğrudan bir otoportre değil belki ama baktığım, hissettiğim ve anlamaya çalıştığım şeylerin bir yansıması. O yüzden figürler ne tamamen birine ait ne de tamamen anonim. İkisi arasında, daha belirsiz ve açık bir yerde duruyorlar.
Bu yeni mekân sizin için bir başlangıç mı, yoksa geldiğiniz bir noktayı ilan etme biçimi mi?
Benim için kesinlikle yeni bir başlangıç. Çünkü bu mekân sadece geçmişte yaptıklarımı bir araya getirdiğim bir yer değil; bundan sonra nasıl üretmek istediğimi de belirliyor. Şu ana kadar edindiğim tüm deneyim, kullandığım teknikler ve düşündüğüm meseleler burada bir araya geliyor ama asıl önemli olan, bunların artık daha özgür bir şekilde dönüşebileceği bir alanın oluşması. Aynı zamanda resimlerimi daha iyi sergileyebileceğim, onlarla daha doğru bir ilişki kurabileceğim bir alan. Mekânın kurgusu, ışığı ve yapısı işleri daha net ortaya çıkarıyor. O yüzden bunu bir “varış noktası” gibi değil, tam tersine yeni bir sürecin başlangıcı olarak görüyorum. Daha açık, daha deneysel ve risk almaya daha hazır olduğum bir dönem.
2014’te Royal Academy of Arts tarafından verilen Hugh Casson Desen Ödülü sizin kariyerinizde nasıl bir kırılma yarattı?
Aldığım ödül benim için önemli bir eşikti. Çünkü yaptığım işin uluslararası ve saygın bir kurum tarafından görülmesi ve karşılık bulması, kendi pratiğime dışarıdan bakmamı sağladı. Yaptığım resimlerin sadece kendi çevremde değil, daha geniş bir alanda karşılık bulabildiğini görmek benim için çok sevindiriciydi. Ama bunu bir “sonuç” gibi değil, bir açılma anı olarak gördüm. Kendi dilime daha çok sahip çıktığım yeni teknikler denediğim bir dönemin başlangıcı oldu. Aynı zamanda uluslararası alanda görünürlük açısından da bir kapı açtı. Farklı ülkelerde, farklı şehirlerde eserlerimi sergileme imkânı bulmak, yeni izleyicilerle karşılaşmak üretimimi besleyen bir sürece dönüştü. Eserlerim dünyanın dört bir tarafında, yeni koleksiyonlara katıldı.
Her dönem ve son dönem ilham kaynaklarınız?
Her dönem: Egon Schiele, Pablo Picasso, Anselm Kiefer, Franz Kline, Francis Bacon, Edgar Degas.
Son Dönem: Guillermo Lorca, Amoako Boafo, Jenny Saville, Malcolm Liepke.


