CONCENTRATE’te karşılaşılan ilk şey bir eser değil, bir koku. Araba boyası, alüminyum ve solventin keskin kokusu galeriyi kaplayıp dışarıya taşıyor. Bu duyusal ayrıntı ile Tom Fellows’un üretim süreci eserlerle birlikte mekana taşınıyor ve serginin belki de en iyi yaptığı şeyi yakalıyor: Zihin küratöryel çerçeveyi çözmeye fırsat bulamadan vücut anlıyor. İşler, duvar metinlerinin ancak sonradan dile çevirmeye çalışacağı fiziksel bir baskıyla izleyiciyi kendine çekiyor.
Tom Fellows’un Ruzy Galeri’de gerçekleşen kişisel sergisi CONCENTRATE, sanatçının Maslak Oto Sanayi’deki stüdyosu ile galeri mekânı arasında üretilmiş yeni işlerini bir araya getiriyor. Fellows, resim ile heykel arasında çalışıyor, her yüzeyi tamamlanmış bir imgeden ziyade birikmiş bir tortu gibi ele alan topoğrafyalar oluşturuyor. Konsantrasyon, dikkat dağınıklığı çağında bir direniş biçimi olarak sunuluyor: preslenen, aşındırılan ve yeniden ısıtılan malzemenin kendisi ise yavaş bir dikkat kaydı olarak ortaya konuluyor. Sergideki en çarpıcı yüzeylerden bazıları, baklava tepsilerinin yüzeye bastırıldığı alüminyum işler. İstanbul mutfağına ait nesneler, araba boyası ve endüstriyel pigment katmanlarının altında yer alıyor, yüzeyi Fellows’un çocukluk manzarasını şekillendiren Birmingham’ın Black Country bölgesi ve kömür ekonomisine yapılan referanslarla paylaşıyor. Sergi boyunca sıradan görünen nesneler, onları gizleyen katmanlar ve silinmeler aracılığıyla anlam kazanıyor. Yüzeyler en güçlü hâllerine, bir nesnenin ne olduğunu ve neye dönüşmeye zorlandığını aynı anda görünür kıldıkları anlarda ulaşıyor.
Galerinin iki odasını birbirine bağlayan mekâna özgü yerleştirme, mimariyi yeniden şekillendiriyor. Sanatçının geleneksel tabela ustası olan babasıyla birlikte inşa edilmiş bu duvar, sergiye ikinci bir emek kaydı taşıyor: jenerasyonel, ailesel ve adıyla anılan bir emek. Fellows, her işi önce dijital olarak kurduğunu, ardından kompozisyonu yüzeye aktardığını anlatıyor; işlerini duvara asıp bazen aylarca tamamlanıp tamamlanmadıklarını anlamak için beklediğini anlatıyor, düşüp kırıldıktan sonra daha iyi görünmüş bir işinden bahsediyor. Kendi ifadesiyle neredeyse tüm işleri yarım kalmış durumda. Sergi bu çelişkiyi çözmeye çalışmadan taşıyor: yavaş maddesel birikimlerin kaydı olarak sunulan yüzeyler, pratikte dijital kararların, estetik yargının ve zaman zaman kazaların sonucu.

Mimarlık eğitiminizin izlerini bugünkü pratiğinizdeki ne kadar görüyorsunuz?
Sanırım önce fiziksel olarak. Mimarlık bana büyük ölçüde bunu öğretti. Ağırlık, gerilim ve dolaşım üzerine düşünmeye başlıyorsunuz. Bir noktadan sonra her şey heykel gibi gelmeye başladı bana; sonuçta her şeyin özü, mekân içinde örgütlenen maddeden ibaret. Kendimi geleneksel anlamda görüntü “kompoze eden” biri gibi görmüyorum; daha çok onları inşa ediyorum. İşin önce bir nesne olarak ikna edici olmasını istiyorum; yalnızca görsel olarak değil, karşısında durduğunuzda fiziksel olarak da. Bu muhtemelen Frank Stella ya da Donald Judd’a bakarak şekillendi. Stella’nın “what you see is what you see” sözü bana hep çok anlamlı gelmiştir. Judd ise işi malzeme, ölçek ve yerleşime kadar indirgedi. Bunların hepsi aslında mimari meselelerdi. Hiçbir yanı illüzyona dayanmıyordu.Boyayla çalışırken bile hâlâ yapısal düşünüyorum; mikroskobik ölçekte olsa bile. Yüzeyin inşa edilmiş, mücadele edilmiş bir şey gibi hissettirmesini istiyorum; duvara asılı duran bir görüntü gibi değil.
İstanbul ve özellikle Maslak Oto Sanayi, malzeme, yüzey ve dönüşüm anlayışınızı nasıl etkiledi?
Maslak’ta çocukluğumdan tanıdık gelen bir enerji var. Sıcaklık, toz, havadaki tiner kokusu… Babamla birlikte boyanmış kamyonlara tabela monte ettiğimiz ortamların havasını taşıyor orası; bu yüzden bana tuhaf biçimde tanıdık geldi. İnsanın erken yaşta öğrendiği şey şu oluyor: yüzey dediğimiz şey aslında bir çalışma alanı. Kimse malzemeye kutsal bir nesne gibi yaklaşmıyor. Boya işlevsel, metal işlevsel. Her şey sert biçimde kullanılıyor, tamir ediliyor, zımparalanıyor, yeniden boyanıyor. Sanırım o “hallederiz” tavrı bana da geçti. Böylece yalnızca sonuca değil, yüzeyin altında olup bitene de dikkat etmeye başlıyorsunuz.
Üretim pratiğinizi biraz anlatabilir misiniz? Katmanlama, aşındırma, sıkıştırma, ısı uygulaması… Bunlar önceden planlanan süreçler mi, yoksa stüdyoda mı ortaya çıkıyor? Kontrolü kaybettiğiniz bir an oluyor mu, ve bunu memnuniyetle mi karşılıyorsunuz?
Ben sürece sabit bir plan gibi değil, daha çok bir sistem ya da akış olarak bakıyorum. Bir giriş aşaması var, bir de çıkış aşaması; aradaki bölüm ise oldukça açık. Malzemeleri ve baskıyı devreye sokuyorum, sonra birbirleriyle biraz mücadele etmelerine izin veriyorum. Kafamda en baştan kusursuz biçimde tasarlanmış bir görüntü olmuyor hiçbir zaman. Süreç çok daha fiziksel ve tepkisel ilerliyor. Yüzeyleri inşa ediyor, sonra onları ciddi biçimde zorlayıp baskı altına alıyorum. Aslında yalnızca yüzeyde belirmeye başlayan şeylere karşılık veriyorum. Sürekli bir itme-çekme hâli var.
İlginç olan nokta, işin kendi mantığını geliştirmeye başlaması; öyle ki bazen onun nasıl ortaya çıktığını ben bile tam çözemiyorum. İşte o an heyecan verici oluyor benim için. Evet, bir noktada kontrol mutlaka kayıyor ama ben daha en başından buna alan açıyorum. Genellikle en fazla ağırlığı taşıyan şeyler de o tuhaf küçük sapmalar oluyor. Aslında tamamen kontrol ettiğim tek şey, ne zaman duracağıma karar vermek.
Malzemeler size direniyor mu? Ve bu direnci bir tür özneleşme olarak görüyor musunuz?
Evet, sürekli direniyorlar. Açıkçası biraz mücadele gibi. İnsanlar endüstriyel malzemelerin tamamen kontrol edilebilir olduğunu düşünebilir ama bu ancak kutunun arkasındaki talimatlara uyarsanız geçerli. O sınırların dışına çıktığınız anda bambaşka davranmaya başlıyorlar. Zamanla o nüansları kas hafızasıyla benimsemeyi öğreniyorsunuz. Kusur gibi görünen şeyleri düzeltmek yerine kutlamaya başlıyorsunuz.
Bu bir tür özneleşme sayılır mı bilmiyorum ama fazla romantikleştirmek istemem. Malzemenin kendi sınırları var sadece. İş de zaten o sınırlarla boğuşurken ortaya çıkıyor; malzemeye tamamen hükmetmeye çalışırken değil. Zaten hiçbir zaman tam anlamıyla patron siz olmuyorsunuz. Dürüst olmak gerekirse, benim için işin en ilginç tarafı da bu direnç meselesi olabilir. Her şey kusursuz davransaydı büyük ihtimalle çok sıkılırdım.
Bir malzemenin dönüşümündeki belirli bir ânı mı yakalamak istiyorsunuz, yoksa dönüşümün aslında hiç bitmediğini mi düşündürmek? Katmanlı bir yüzey sizin için hangi noktada arşive dönüşüyor — ve neyi saklıyor?
Sanırım benim çalışmayı bıraktığım an tam da sorduğunuz nokta ama hiçbir zaman nihai hissettirmiyor. Sadece bir süreliğine bırakıp nasıl hissedeceğime bakıyorum. Bazen yeniden müdahale ediyorum, bazen olduğu gibi bırakıyorum. Ama her durumda yüzey hâlâ potansiyel ve gömülü bilgiyle doluymuş gibi geliyor.
Ben daha çok dönüşümün hiçbir zaman gerçekten sona ermediği fikriyle ilgileniyorum. İş stüdyodan çıktıktan sonra bile malzemeler tepki vermeyi sürdürüyor; oksitleniyor, çiziliyor, meraklı eller tarafından hırpalanıyor. Yeni bir çizik oluşuyor, yüzey yeniden işleniyor ve kompozisyon hafifçe değişiyor. Bu yüzden hiçbir zaman tamamen çözülmüş hissettirmiyor.
Benim gözümde işler tam da bu noktada arşive dönüşüyor. Sanırım taşıdıkları şey de esasen izler: emek, zaman, düzeltme, başarısızlık ve tekrarın izleri. İşler kendi geçmişlerini saklamaya çalışmıyor; nasıl üretildiklerinin tüm yaralarını açıkça taşıyorlar. Oldukça dürüst olduklarını düşünüyorum.
Resim ile heykel arasında çalışıp hiçbirine tam olarak yerleşmemek sizin için bilinçli bir direnç mi, yoksa işlerin doğal olarak vardığı yer mi?
Sanırım ben her zaman ressamdım. Hafta sonlarımı babamı izleyip onu taklit ederek geçirirdim; dolayısıyla o dil çok erken yaşta yerleşti. Ama heykel eğitimi almaya başladığımda sanki biri önümdeki duvarı yıkmış gibi oldu. Hem fiziksel hem kavramsal olarak alanımı genişletti. Daha büyük bir oyun alanı sundu.
Ama dürüst olmak gerekirse, ben resmi zaten bir tür heykel olarak görüyorum. Resim de sonuçta bir nesne. Ağırlığı, kenarları, kalınlığı ve üzerinde çalışılmış bir yüzeyi var. O sınırları bugün hâlâ katı biçimde tanımlamaya çalışmak bana biraz anlamsız geliyor. Ama galiba kategorilere ayırmak insan doğasının bir parçası.
-
Tom Fellows, Not Entirely Sure , 2026, Alüminyum üzerine otomotiv boyası, 160 x 110 x 5 cm İşlerin çoğu, otomotiv boyası ve alüminyum gibi endüstriyel malzemelerle üretilmiş olmasına rağmen jeolojik bir his taşıyor. Endüstriyel üretimle doğal süreçler arasındaki bu gerilim sizi neden çekiyor?
Bunun büyük kısmı muhtemelen Black Country’de büyümüş olmamdan geliyor. Orası Sanayi Devrimi’nin merkezlerinden biriydi. Kömür, kanallar, dökümhaneler… Endüstriyle jeoloji birbirine tamamen dolanmıştı orada. Bütün kasabalar, yer altındaki sıkışmış siyah yakıtı çıkarmak için kurulmuş gibiydi. Çok doğrudan bir ilişkiydi bu.
İlginç olan şu ki modern jeoloji de aslında o endüstrinin içinden doğdu. William Smith çığır açan jeolojik haritalarını ancak kanal kazıları ülkeyi adeta yarıp açtığı içinüretebildi. Arazide oluşan o kesitler sayesinde katmanları ilk kez gözlemleyip belgeleyebildi. Yani jeolojik zamanı görünür kılan şey endüstriydi. Ben hep bu fikri sevdim.
Belki de bu yüzden endüstriyel ve jeolojik süreçler bana hiçbir zaman birbirine karşıt gelmiyor. Isı, sıkışma, basınç… Hepsi aynı dilin parçaları, sadece çok farklı zaman ölçeklerinde gerçekleşiyorlar.
Yüzeyi sabit bir sonuç olarak değil; zamanın, emeğin ve malzeme hafızasının biriktiği canlı bir arşiv olarak tarif ediyorsunuz. Bu birikim fikrinin işin ötesine, örneğin mimariye, kentlere ya da kişisel hafızaya da uzandığını düşünüyor musunuz?
Evet, kesinlikle. Bunu en iyi Troya’da görebiliyorsunuz. Tarihin bütün katmanları üst üste duruyor orada. Yeni bir şey inşa ettiğinizde genellikle başka bir şeyi yerinden etmiş oluyorsunuz. Onu itebilir ya da gömebilirsiniz ama hiçbir zaman tamamen silemezsiniz.
Bence bu yüzeyler de aynı şekilde çalışıyor. Önceki eylemlerin hafızası o derinin içinde tutuluyor. Arkeoloji benim işlerimle jeoloji arasında bir yerde duruyor sanki. Hepsi aynı oyunu oynuyor.
CONCENTRATE başlığı hem zihinsel odaklanmaya hem de maddesel sıkışmaya gönderme yapıyor. Bu iki anlam pratiğinizde nasıl kesişmeye başladı?
Concentrate insanın hayatı boyunca duyduğu kelimelerden biri. Özellikle benim gittiğim disiplinli okulda sürekli söylenirdi. Zamanınızın yarısı “konsantre ol” denilerek geçiyor. Şimdi aynı şeyi çocuklarıma söylediğimi fark ediyorum; hatta stüdyoda en çok kendime söylüyorum. Yerinde dur. Odaklan. Dikkatini ver. Garip biçimde yüklü bir ifade.
Öte yandan işler de tamamen fiziksel sıkışmayla ilgili. Her şey, malzeme içinde yoğunlaşmış zamandan ibaret aslında. Bu iki anlamın kesişmesini sevdim: zihinsel baskı ve fiziksel baskı.
Ruzy Gallery’nin ışık dolu, açık mimarisi sergiyi ve işlerin yerleşimini nasıl etkiledi?
Bu yüzeyler oldukça hareketli olduğu için doğal ışığı özellikle kullandık. Alüminyum işler günün saatine ve baktığınız yere göre değişiyor. Bir yüzme havuzunun üzerindeki ışığın dansını izlemek gibi. İşleri mekân içinde kendi sıkışma ve genişleme ritimlerini kuracak şekilde yerleştirdik. İşleri tek bir sabit noktadan deneyimlemek zor; bu da hoşuma gidiyor.
Birisi CONCENTRATE’e hiçbir duvar yazısını okumadan girdiğinde, ilk olarak fiziksel olarak ne hissetmesini umuyorsunuz?
Bazen kafa karışıklığının iyi bir şey olduğunu düşünüyorum. İzleyicinin yüzeye bakıp onun geçmişini kendi başına çözmeye çalışmasını istiyorum. Ben de çoğu zaman tam olarak bunu yapıyorum çünkü. Stüdyoda malzemeyle ilgili problemleri geliştirip çözmeye o kadar çok zaman harcıyorum ki, izleyicinin de bu sürecin biraz parçası olmasını seviyorum. İnsan çözmeye çalıştığında çok daha dikkatli bakıyor.



