Bir Müze Değil, Bir Hamle
İzmir’de Arkas Sanat Merkezi’nde düzenlenen basın toplantısında verilen mesaj netti: bu sadece bir sergi değil, uzun vadeli bir dönüşümün başlangıcı.
Centre Pompidou ile kurulan beş yıllık işbirliği, Türkiye’de modern ve çağdaş sanat alanında nadir görülen ölçekte bir ortaklığa işaret ediyor. Projenin arkasındaki isimlerden Lucien Arkas, bu fikrin aslında yeni olmadığını hatırlatıyor: “Bu binayı 15 yıl önce aldık. Bir gün değerli bir şeye dönüştürürüz diye düşündük. Bütün bunları İzmir’e faydası olsun diye yapıyorum.”
Arkas’ın sözlerinde dikkat çeken bir başka vurgu ise kurumun yıllardır üzerine yapışan algıya yönelikti: “Bize hep klasik denildi. Hayır, biz çağdaşı da severiz — hem de en iyisini.”
Kapanan Bir Müze, Açılan Bir Alan
Fransa’nın en önemli kültür kurumlarından Centre Pompidou’nun geçici kapanışı, bu işbirliğinin arka planını oluşturuyor. Fransa’nın Türkiye Büyükelçisi Isabelle Dumont bu durumu oldukça açık bir duyguyla ifade ediyor: Pompidou’nun kapanmasıyla hissedilen hüzün, İzmir’de gerçekleşecek bu programla birlikte yerini “olağanüstü bir mutluluğa” bırakmış durumda. Önümüzdeki beş yıl boyunca İzmir’de kurulacak yapı, adeta yeni bir müze inşa etmek kadar heyecanlı ve emek istiyor.
Bu İşin temeli: Dostluk
Centre Pompidou Başkanı Laurent Le Bon konuşmasına tek bir kelimeyle başlıyor: dostluk.
“Bu macera dostluk üzerine kurulu.”
Le Bon’a göre mesele sadece eser taşımak değil. “Ulusal koleksiyon” kavramını evrensel bir alan olarak tanımlıyor: “Biz kapalı bir kurum değiliz. Bir dönüşüm, bir metamorfoz içindeyiz.”
Centre Pompidou’nun yaklaşık 140 bin eserden oluşan koleksiyonu düşünüldüğünde, bu açılımın ölçeği daha da belirginleşiyor.
İlk Hamle: Delaunay
İşbirliğinin ilk büyük adımı, Sonia Delaunay ve Robert Delaunay üzerine odaklanan sergi.Eylül ortasında ya da sonu için planlanan büyük sergi ise çok daha büyük ölçekte olacak.
Beş Yıllık Alan Açılıyor
Jean Luc Maeso için bu proje ayrı bir anlam taşıyor.
Maeso “ Beş yıl boyunca İzmir’de erişilebilir, sürekliliği olan ve uluslararası ölçekte kamusal bir sanat alanı açıldığının altını çiziyor.
Şimdi Soru Şu
Bu işbirliği, İzmir’i yalnızca bir sergi durağına dönüştürmekten fazlasını vaat ediyor.
Şimdilik görünen şu: Pompidou’nun kapanmasıyla oluşan boşluk, İzmir’de yeni bir alan açıyor. Bunun nasıl kültürel diyaloglara ve sanatsal alışverişlere yol açacağını zaman gösterecek.
İzmir’de Pompidou: “Bu Bir Deneme Değil, Bir Başlangıç”
Pompidou Uluslararası Projeler Küratörü Anna Hiddleston ilk serginin küçük ölçekli olduğunu ama asıl meselenin önümüzdeki dönemde kurulacak kültürel diyalog olduğunun altını çiziyor.
Centre Pompidou ile Arkas arasında kurulan beş yıllık işbirliği, Türkiye’de uzun süredir görmediğimiz ölçekte bir uluslararası ortaklığa işaret ediyor. Ancak İzmir’de açılan ilk sergi — “Sonia & Robert Delaunay: Modern Rengin İcadı” — bu büyük planın henüz başlangıcı. Daha çok bir açılış, bir yoklama, bir “başlangıç anı”.
Uluslararası Projeler Küratörü Anna Hiddleston ile konuşurken, bu başlangıcın arkasındaki yapıyı ve önümüzdeki beş yılı anlamaya çalışıyoruz.
Bu beş yıllık Pompidou–Arkas işbirliği oldukça ciddi bir taahhüt. Şu anki sergi biraz “nabız yoklama”, bir tür ön izleme gibi mi?
Evet, bir anlamda öyle. Aynı zamanda yeni sanat merkezinin açılışını kutlamak istedik. Büyük ölçekli sergiyi henüz yapamadık ama yine de bu açılışı bir şekilde işaretlemek önemliydi. Bu, aynı zamanda sürecin nasıl işleyeceğini görmek için de bir fırsat.
Yani operasyonel olarak da bir test süreci diyebilir miyiz? Çok fazla insan, çok fazla değişken var…
Aslında çekirdek ekip oldukça küçük. Ama bu tür projelerde etkiler katlanarak büyür. Süreç ilerledikçe daha fazla insan ve yapı devreye girer.
Eylül ayı için beklenti büyük. Dün de sormuştuk ama burada tekrar sormak istiyorum: hangi sanatçılar olacak? En azından biraz ipucu verebilir misiniz?
İlk sezonun teması “renk ve ışık”. Beş yıl boyunca her sezon farklı bir tema etrafında şekillenecek.
İlk sergi Lumina. Daha klasik bir anlatı yapısı var. Pompidou koleksiyonunun başlangıç noktası olan Fauvistlerle açılıyor. Renk ve ışığın sanatsal dili nasıl dönüştürdüğüne bakıyoruz.
Ardından Rus avangardına geçiyoruz — Natalia Goncharova ve Mikhail Larionov ile. Elektrik, ışık ve soyut dil arasındaki ilişkiyi ele alıyoruz.
Sonra Wassily Kandinsky ve František Kupka ile müzik ve ritim üzerinden ilerleyen bir soyutlama sürecine geçiyoruz.
Film, fotoğraf ve çağdaş üretim de var. Olafur Eliasson’dan yeni bir yerleştirme olacak.
Ben sadece Dan Flavin ismini duymuştum, o da bu kapsamda mı?
Evet, o ikinci sergide. A Walk Through Color. Bu sergi daha deneyimsel. Daha az anlatı, daha çok mekânsal deneyim.
Dan Flavin, Joseph Kosuth, Antony McCall gibi sanatçılar var. Işıkla çalışan çağdaş isimlere odaklanıyor.
Bu beş yıl kronolojik mi ilerleyecek yoksa tematik mi?
Tamamen tematik. Her yıl farklı bir konu. Örneğin ikinci sezon doğa ve peyzaj üzerine olacak. Ayrıca Pompidou’nun yapısına uygun olarak disiplinlerarası olacak: resim, film, tasarım, mimarlık…
Bu sergiler dolaşıma girecek mi yoksa İzmir’e özel mi?
İzmir için yaptıklarımız tamamen özgün. Başka yere gitmeyecek.
Her sergi bulunduğu yere göre tasarlanıyor. İzmir’de “renk ve ışık” teması, deniz ve ışıkla doğrudan ilişkili. Aynı zamanda burada çok görünmeyen bazı sanatçıları da getirmek istedik — op art, color field gibi.
Yani bu bir “tailor-made” yaklaşım?
Evet. Yerel bağ kurmak çok önemli. İzleyicinin hem tanıdığı hem de hiç karşılaşmadığı şeyleri birlikte sunmak.
Bu kadar büyük bir yatırım söz konusu. Lucien Arkas’ın yaptığı şey gerçekten büyük bir risk, ama aynı zamanda çok güçlü bir vizyon.
Evet, kesinlikle. Bu tür projeler her zaman finansal olarak da büyük bir yatırım gerektirir. Ama aynı zamanda uzun vadeli bir kültürel yatırım.
İleride Türkiye’den sanatçılar da bu programa dahil olur mu?
Bu çok önemli bir hedef. Henüz o noktada değiliz çünkü yerel sahneyi tanımak zaman alıyor. Ama uzun vadede Pompidou koleksiyonu ile Türkiye’den, özellikle İzmir’den sanatçıların birlikte yer aldığı bir program oluşturmak istiyoruz.
Bu aslında yerel bir kültürel diyalog kurmak anlamına geliyor.
Kesinlikle. Gerçek bağ orada kuruluyor.
Benim dikkatimi çeken şey şu: bugün Arap Yarımadası- özellikle Suudi Arabistan’da çok hızlı bir dönüşüm var… Türkiye’de ise daha muhafazakâr bir yöne gidiş söz konusu. Bu çelişkiyi nasıl görüyorsun?
Suudi Arabistan’da gerçekten büyük bir dönüşüm var. Özellikle gençler ve kadınlar için.
Kadınların artık kültürel kurumları yönettiğini görmek, kamusal alanda daha görünür olmaları… Bunlar çok yeni gelişmeler.
Sanat burada bir araç. Bir diyalog alanı açıyor. İnsanların kendilerini ifade edebilecekleri bir alan.
Evet, bana da çok çarpıcı geliyor… Türkiye’nin ters yönde ilerlemesi.
Bu da müzelerin rolünü daha önemli hale getiriyor. Avrupa’da bu tür alanlar zaten var kabul edilir. Ama burada hâlâ oluşum halinde.
Bu yüzden bu tür kurumların varlığı daha kritik. Özellikle genç kuşaklar için.
Aslında tam da bu yüzden Pompidou’nun burada olması çok hayati değil mi?
Evet. Çünkü sanat üzerinden çok farklı konuları, daha dolaylı ama güçlü bir şekilde tartışabilirsiniz.
Son olarak — Pompidou koleksiyonunun “en sevilen” sanatçıları kimler?
Her zaman Henri Matisse ve Pablo Picasso.
Ama bizim için çok özel bir şey var: Constantin Brâncuși.
Brâncuși’nin tüm stüdyosu Pompidou’da. Sadece eserleri değil, çalışma alanı, objeleri… Bu eşsiz bir şey. Bizim için gerçek bir mücevher.
İzmir’de Bir Kültür Hamlesi: Jean-Luc Maeso ile Arkas ve Pompidou Üzerine
Arkas Sanat Danışmanı Jean-Luc Maeso ile bir araya geliyoruz. Yirmi yılı aşkın süredir Türkiye’de yaşayan Maeso’yla sohbet, İzmir’den başlayıp uluslararası müzeciliğin görünmeyen katmanlarına kadar uzanıyor. Arkas’ın İzmir’de kurduğu yeni sanat alanı, Pompidou işbirliğiyle birlikte yalnızca sergiler değil, yeni bir izleyici ve kültürel zemin yaratmayı hedefliyor.
Bugün büyük bir gün sizin için. Türkiye’de uzun zamandır yaşıyorsunuz — yirmi yıl dediniz. Neden?
Yirmi yıl önce Fransa Dışişleri için çalışıyordum, Fransız Enstitüsü’nün direktörüydüm. Sonrası adım adım geldi. İzmir’e ilk geldiğimde çok şaşırdım — doğduğum yer Cezayir’di ve burası bana onu hatırlattı. Işık, deniz, insanlar… Çok tanıdık bir atmosferdi. Sonra da doğal bir şekilde burada bir hayat kuruldu.
Yani biraz “kendiliğinden” oldu diyorsunuz. Bir tür aitlik hissi midir?
Evet, çok doğal gelişti. Zorlanmadım. İzmir’e ilk geldiğimde çok şaşırdım — doğduğum yer Cezayir’di ve burası bana onu hatırlattı. Işık, deniz, insanlar… Çok tanıdık bir atmosferdi. Sonra da doğal bir şekilde burada bir hayat kuruldu.
Hatta yemek bile özlemedim. Sadece eski dostlarımı.
Arkas’taki rolünüz tam olarak nedir?
Arkas Holding Başkanı için sanat direktörüyüm ve uluslararası sergilerden sorumluyum.
Lucien Arkas’la uzun süredir çalışıyorsunuz. Onun nasıl düşündüğünü biliyorsunuz. Şunu sormak istiyorum: Bu İzmir için çok büyük bir şey. Yedinci sanat merkezi açılıyor. İzmir çok güzel bir şehir ama kültürel olarak Ankara ve İstanbul kadar güçlü bir bağlantısı yok — en azından şimdiye kadar. Bu tür yatırımlar yeni kuşakları dönüştürür. İnsanların sergiye girip çıkması bile başlı başına bir eğitim. Türkiye gibi bir ülkede bunun önemi çok büyük. Siz bunun içindesiniz — nasıl hissediyorsunuz?
Bu yeni mekân benim için ideal bir kültür merkezi. Sadece sergi değil — konser, DJ performansları, stand-up… Farklı alanları bir araya getiriyor. Özellikle genç izleyiciyi çekmek için önemli. Burası yeni bir iş bölgesinde ve bu, gelecekteki izleyicimizi oluşturacak bir alan.
Ve tabii Pompidou işbirliği
Evet, bu çok önemli çünkü Pompidou koleksiyonundan gerçekten başyapıtlar geliyor. Eylül’den başlayarak Gerhard Richter, Joan Miró gibi isimleri göreceğiz.
Centre Pompidou ve Arkas’ı aynı cümlede duymak bile başlı başına bir şey. Bu sadece İzmir için değil, Türkiye için de büyük bir eşik.
Evet, kesinlikle büyük bir proje.
Ama işin bir de görünmeyen tarafı var. Lojistik. Taşıma, sigorta, bürokrasi… İnsanlar sergiyi geziyor ama arkasındaki mekanizmayı bilmiyor. Bu nasıl bir süreç?
Bu açılış aslında bir “ön hazırlık” — Fransızca’da préfiguration diyoruz. Ekip için bir öğrenme süreci. Çünkü asıl büyük sergiler için hazırlanıyoruz.
Lojistik çok karmaşık. Önce eser listesi bakanlığa gönderiliyor. Sigorta, taşıma, gümrük… Örneğin belirli bir değerin üzerindeki eserleri aynı uçakta taşıyamazsınız, iki ayrı kargo gerekir. Bu çok maliyetli.
Ayrıca kataloglar, çeviriler… Üç dilde katalog hazırlamak çok zor. Etiketlerde bile farklı müzelerin farklı talepleri var. Ve tabii her sergi için ayrı sözleşmeler.
Açıkçası insan bu detayları duyunca “ben yapmazdım” diyor.
Evet, arka planda inanılmaz bir sistem var. Gümrük süreçleri de çok zor. Bazen eserler gelince ödeme yapmak gerekiyor ve birkaç gün gecikme bile ciddi sorun yaratabiliyor.
Biraz daha kişisel bir şey sorayım. Sürekli seyahat ediyorsunuz. Sizi son etkileyen sergi neydi?
Paris’teki Henri Matisse sergisi. Özellikle “Blue Découpage” serisinin birlikte gösterildiği ilk sergilerden biri. Çok etkileyiciydi.
Burada gerçekleştirmek istediğiniz bir “hayal sergi” var mı?
İki tane var. Biri Paris’teki Guimet Müzesi ile Japonya üzerine bir sergi — 17. yüzyıldan 19. yüzyıla.
Diğeri ise peyzaj üzerine: “yüce” kavramından başlayıp post-empresyonizme uzanan bir sergi. Bunun için Tate, Orsay gibi müzelerle görüşüyorum.
Bu sergileri Arkas’ın hangi mekânında görürüz?
Alsancak’ta. Orası daha klasik, tarihsel sergiler için uygun. Alaçatı çağdaş sanat için, Urla ise galeri-müze. Buradaki yeni mekân ise Pompidou için.



