Bu dergi baskıya hazırlanırken Israil Pavyonu çevresindeki protestolar son 48 saatte bienalin tamamını gölgede bırakmıştı. Art Not Genocide Alliance öncülüğünde düzenlenen eylemler sonucunda birçok ülke pavyonu dayanışma amacıyla kapılarını geçici olarak kapattı.
Ardından Koyo Kouoh tarafından seçilen sanatçılar ve bazı ulusal pavyon temsilcileri, Visitor Lion ödüllerinden çekildiklerini açıkladılar. Belçika, Lüksemburg, Fransa, Slovenya, Letonya, Litvanya, Isviçre, Ispanya, Hollanda, Polonya, Ekvador, Irlanda, Kosova, Finlandiya, Çek Cumhuriyeti & Slovakya, Güney Kıbrıs, e-flux’ta yayımlanan resmi açıklamanın: “9 Mayıs 2026 itibarıyla, Koyo Kouoh tarafından seçilen In Minor Keys sanatçıları ve ulusal pavyon temsilcileri, Visitor Lion ödülleri değerlendirmesinden çekiliyor. Bunu, Koyo Kouoh tarafından seçilen jürinin istifasıyla dayanışma içinde yapıyoruz.”altına imza attı. e-flux’taki resmi Statement of Withdrawal from ‘Visitor Lion’ Awards açıklamasında aralarında Walid Raad, Alfredo Jaar, Otobong Nkanga, Sammy Baloji, Tabita Rezaire, Zoe Leonard, Joana Hadjithomas & Khalil Joreige, Cauleen Smith, Raed Yassin ve Michael Joo’nun olduğu 52 sanatçıda çekildiklerini açıkladılar.
2026 Venedik Bienali daha açıldığı ilk günlerde son yılların en politik ve en kaotik edisyonlarından birine dönüşmüş vaziyetteydi. Elinizde tuttuğunuz dergiyi matbaaya yetiştirmeye çalıştığımız anlarda, 9 Mayıs sabahı itibarıyla bienalde konuşulan ana mesele artık sergiler değil; Israil ve Rusya’nın katılımı etrafında büyüyen protestolar, jüri krizi ve pavyon kapatmaları. Bienal açılışı, küresel sanat sisteminin “tarafsızlık” iddiasının çöktüğü bir ana dönüştü.
8 Mayıs’ta Venedik Bienali’nin profesyonel önizleme günleri fiilen protestoların kontrolüne geçti. Art Not Genocide Alliance’ın çağrısıyla düzenlenen 24 saatlik kültür grevi nedeniyle Avusturya, Hollanda, Belçika, Fransa, Japonya, Güney Kore, Mısır, Finlandiya ve Kuzey Makedonya dahil 15’ten fazla pavyon tamamen ya da kısmen kapandı. Bazı pavyonların kapılarına zincir vuruldu, No Artwashing Genocide ve On Strike yazıları asıldı. Arsenale’de Israil Pavyonu önünde yüzlerce kişi toplandı; Giardini’de Pussy Riot ve FEMEN aktivistleri Rusya Pavyonu önünde protesto yaptı. Çevik kuvvet polisi ile protestocular arasında arbede yaşandı. Guardian bienali “uluslararası meşruiyet savaşına dönüşen bir alan”, Le Monde ise Rusya, Israil ve ABD pavyonlarını “parya pavyonlar” olarak tanımladı. Iran bienalden tamamen çekildi. Protestoların merkezinde yalnızca Gazze değil, Rusya’nın geri dönüşü, ABD Pavyonu etrafındaki Trump bağlantıları ve kültür kurumlarının tarafsızlık iddiası da vardı.

Top Of Form Bottom Of Form
En büyük kırılma, Bienal’in Altın Aslan jürisinin toplu istifası olmuştu. Jüri üyeleri, Uluslararası Ceza Mahkemesi tarafından soruşturulan devletlerin — özellikle İsrail ve Rusya’nın — bienalde yer almasını protesto ederek ödül sürecinden çekildiler. Bunun sonucunda bu yıl klasik anlamda Altın Aslan ödülleri verilmeyecek; organizasyon ziyaretçi oylamasına yönelecek. Bu bienal tarihinde benzeri az görülen bir kurumsal kriz.
Israil Pavyonu çevresinde giderek artan protestolar bienalin tamamını gölgede bıraktı. Art Not Genocide Alliance öncülüğünde düzenlenen eylemler sonucunda birçok ülke pavyonu dayanışma amacıyla kapılarını geçici olarak kapattı. Avusturya, Hollanda, Belçika, Japonya, Güney Kore ve Fransa dahil çok sayıda pavyon protestolara destek verdi. Bienal alanında Filistin bayrakları, protesto afişleri ve performatif müdahaleler öne çıktı.

Avusturya Pavyonu
Bu politik atmosferin ortasında en çok konuşulan iş ise kuşkusuz Avusturya Pavyonu oldu. Florentina Holzinger’ın hazırladığı Seaworld Venice, bienalin en tartışmalı ve viral projelerinden biri hâline geldi. Holzinger’in dev bir çanın içine çıplak biçimde asıldığı performans, hem polis müdahalesi söylentileri hem de yoğun izleyici kalabalığı nedeniyle bienalin “ikonik görüntüsü”ne dönüştü. Holzinger’in beden, atık, su, çevresel çöküş ve insan sonrası yaşam üzerine kurduğu aşırı fiziksel performans dili, sosyal medyada milyonlarca kez paylaşıldı. Su arıtma sistemi, kanalizasyon estetiği ve performansı bir araya getiren yerleştirmede, ziyaretçilerin idrarının filtrelenerek bir tankın içine verildiği ve bir performansçının saatlerce bu sıvının içinde kaldığı sahneler çok konuşuldu. Bazıları bu işlerin bir block buster olduğunu ima ederken, bazıları pavyon önünde oluşan kuyrukların işi görmeye değer olduğunun kanıtı olduğunu söyledi. Işin özeti, pavyonda ziyaretçilerin idrarının filtrelenerek performans sistemine dahil edilmesi, çıplak performansçılar, dev çan mekanizması ve “post-apokaliptik su parkı” estetiği bienalin en çok görüntülenen anlarını yarattı.
Ancak, Avusturya Pavyonu’nun yarattığı şok etkisinin bile Israil protestolarının gölgesinde kaldı denilebilr. Bienal alanında sanat eserlerinden çok güvenlik önlemleri, sloganlar ve boykot çağrıları konuşuldu.
Meşruiyet Krizi
Bu yılki bienalin bir diğer belirleyici unsuru ise ana serginin küratörü Koyo Kouoh’un geçen yıl ani ölümü sonrası oluşan dağınık yapı. In Minor Keys başlıklı ana sergi, birçok eleştirmen tarafından güçlü bireysel işlere rağmen parçalı ve yönsüz bulundu. Belki de bu nedenle özellikle Avusturya, İngiltere, Ukrayna ve bağımsız Belarus etkinlikleri ana sergiden daha fazla konuşulur oldu.
2026 Venedik Bienali an itibarıyla bir sanat etkinliğinden çok, küresel kültür alanındaki etik çatışmaların sahnesine dönüşmüş durumda. Sanat dünyasının yıllardır sürdürdüğü “kurumsal nötrlük” söylemi, Gazze savaşı ve Rusya’nın Ukrayna işgali ekseninde ciddi biçimde sorgulanıyor. Ve görünen o ki bu yıl Venedik’te hafızada kalacak olan şey yalnızca sanat işleri değil; bienalin kendi meşruiyet krizinin kendisi olacak.
İsrail’den “Komşunu Sev” Mesajı
Israil Pavyonu, içerik olarak savaşın ortasında diyalog, hafıza ve birlikte yaşama fikri üzerine kurulu meditatif bir yerleştirme sunuyor. Bu yıl Israil’i, Romanya doğumlu Israilli sanatçı Belu-Simion Fainaru temsil ediyor. Fainaru’nun işi, bienalin en gürültülü politik krizinin içinde sessiz ve sembolik bir alan yaratmaya çalışıyor denilebilinir. Pavyonun farklı noktalarına yerleştirilen metal kilitler Avrupa şehirlerindeki “aşk kilitleri” geleneğine referans veriyor. Kilitlerin üzerine Ibranice “Love thy neighbor as thyself,” ve “This too shall pass” cümleleri işlenmiş. Fainaru, bu ifadeleri savaş atmosferi içinde kırılgan bir umut ve birlikte yaşama çağrısı olarak kullanıyor.

Britanya Pavyonu
Zanzibar doğumlu olan ve yetmiş yılı aşkın süredir Britanya’da yaşayan sanatçı, Lubaina Himid, 2026 Venedik Bienali kapsamında Britanya Pavyonu’nda yer alan Predicting History: Testing Translation başlıklı sergisinde, yeni bir yere ait olmaya çalışmanın yarattığı kırılganlıkları ve ikilemleri ele alıyor. Himid, Turner Prize ödüllü pratiğinde bu kez göç, yerleşme ve aidiyet duygusunu merkezine alırken; yeni gelenlerin hayatta kalma stratejilerine, geçicilik hissine ve kültürel uyum arayışına odaklanıyor.
Sergideki işlerden birinde iki mimar, nasıl bir yapı inşa edeceklerini tartışıyor. Mimarlardan biri, bulundukları yere kültürel bir iz bırakacak kalıcı bir bina yapmayı önerirken; diğeri ertesi gün terk edilebilecek, gerektiğinde kaçış imkânı sunacak bir yapı fikrini savunuyor. Himid’in bu sahne üzerinden kurduğu anlatı, göçmenlik deneyiminin temel gerilimlerinden birine işaret ediyor: “Kalıcı olmak mı, her Ukrayna Pavyonu’nun merkezinde yer alan bu ağır beton form, aslında hiçbir güven hissi vermiyor; tam tersine Ukrayna’nın kırılgan ve pamuk ipliğine bağlı güvenliğine işaret ediyor: “Kalıcı olmak mı, her an gitmeye hazır yaşamak mı?”
Krizin Sayılarla Anatomisi
Venedik Bienali yalnızca uluslararası çağdaş sanatın en görünür platformlarından biri değil; aynı zamanda Veneto bölgesi için devasa bir ekonomik dolaşım yaratan ve küresel sanat piyasasının nabzını tutan bir yapı.
100 ulusal pavyon: 2026 edisyonunda resmi katılım gösteren ülke sayısı.
110 davetli katılımcı: Ana sergi In Minor Keys kapsamında yer alan sanatçı, kolektif ve sanat inisiyatifi sayısı.
Milyonlarca euroluk ekonomik hacim: Bienal, her edisyonunda Venedik’in turizm, konaklama ve hizmet sektörleri için büyük bir ekonomik hareketlilik yaratıyor.
Sansüre Rağmen
Sansür tartışmalarının merkezine yerleşen işlerden biri Güney Afrikalı sanatçı Gabrielle Goliath’ın Elegy adlı performatif yerleştirmesi oldu. Güney Afrika hükümeti, Filistinli bir şaire adanan işin “aşırı derecede bölücü” olduğu gerekçesiyle Goliath’ın bienale resmi katılımını engelledi. Ancak sanatçı, işi Londra merkezli Ibraaz iş birliğiyle Venedik’teki Chiesa di Sant’Antonin kilisesinde bağımsız olarak gerçekleştirdi. Ilk kez 2015’te geliştirilen Elegy, cinselleştirilmiş ve ırksallaştırılmış şiddet sonucu öldürülen kadınlara adanmış bir yas ritüeli olarak kurgulanıyor. Performansta operatik eğitimli kadın vokalistler tek bir yüksek notayı uzun süre boyunca tutuyor; ses zayıfladığında sahneden ayrılıyor ve yerlerini başka bir şarkıcı alıyor. Bienalin ana sergisinde eksik bulunan duygusal yoğunluk Goliath’ın işinde oldukça ön plandaydı.
Ukrayna’nın Kırılganlığı
2026 Bienali’nin simgesine dönüşen işlerden biri : Vinçten sarkıtılmış Zhanna Kadyrova’nın beton malzemeden ürettiği, kâğıt katlanmış hissi veren Origami Deer işi. Hem oyunbaz hem hüzünlü bir his yaratan Ukrayna Pavyonu’nun merkezinde yer alan bu ağır beton form, aslında hiçbir güven hissi vermiyor; tam tersine Ukrayna’nın kırılgan ve pamuk ipliğine bağlı güvenliğine işaret ediyor.
Trajediye Rağmen
Sergisine In Minor Keys adını veren Venedik Bienali’nin ilk siyah kadın küratörü Koyo Kouoh, “trajediye rağmen güzelliği, yıkıntılar arasından toparlanan kaçakların ezgilerini, yaralarını ve dünyalarını onarmaya çalışanların armonilerini” görünür kılmak istediğini söylüyordu. Farklı ülkelerden sanatçılar da, içinde yaşadığımız dünyanın vahim haline kişisel hikâyeler kazandırarak Kouoh’nun çağrısına karşılık verdi. 1991’de Endonezya ordusunun Doğu Timor’un başkenti Dili’de gerçekleştirdiği Santa Cruz Katliamı’nda en az 250 kişi öldürülmüştü. Küçük ada ülkesi Doğu Timor’un Arsenale’deki ilk pavyonu Across Words’ te yer alan, 95 yaşındaki Verónica Pereira Maia’nın dev dokuması Tais Don, 1991 katliamında hayatını kaybedenlerin isimlerinden oluşuyor. Tıpkı küratörün dediği gibi “dünyalarını onarmaya çalışanların” sesi sayılacak bir iş. Küçük bir ada ülkesinin bağımsızlık yolculuğunun hafızasını taşıyan bir yadigar…
Ölürsem Hikayemi Anlatın
Arsenale’nin girişinde ziyaretçileri karşılayan en çarpıcı işlerden biri, 2023’te Gazze’deki Israil hava saldırısında öldürülen Filistinli şair ve akademisyen Refaat Alareer’in If I Must Die şiiri oldu. Ölümünden kısa süre önce yazdığı şiir, “Hikâyemi anlatmak için yaşamalısın” sözleriyle dünya çapında direnişin, yasın ve hafızanın sembollerinden birine dönüştü; 250’den fazla dile çevrildi ve savaş karşıtı protestolarda okunmaya devam etti.
Filistinli akademisyen, şair ve aktivist Refaat Alareer, Gazze Islam Üniversitesi’nde Ingiliz edebiyatı dersleri veriyordu ve özellikle genç Filistinli yazarların Ingilizce dünyaya ulaşması için yürüttüğü çalışmalarla tanınıyordu. Gaza Writes Back adlı kitabın editörlerinden biriydi; yıllarca abluka altındaki Gazze’de günlük hayatı, bombardımanları ve kayıp duygusunu yazdı. 6 Aralık 2023’te Gazze’nin kuzeyinde düzenlenen İsrail hava saldırısında kardeşi ve çocuklarıyla birlikte öldürüldü. Ölümünden kısa süre önce sosyal medyada, Ölürsem beni gömün ve hikâyemi anlatın diye yazmıştı.
Ölümünden haftalar önce yazdığı “If I Must Die” şiiri zamanla savaşın en güçlü edebi tanıklıklarından birine dönüştü. Şiirde Alareer, ölümünden sonra geride beyaz bir uçurtma bırakılmasını ister; böylece Gazze’de bir çocuk gökyüzüne baktığında bir anlığına bir meleğin hâlâ orada olduğuna inanabilecektir… Şiir kısa sürede yüzlerce dile çevrildi, protestolarda okundu, duvarlara yazıldı, müzisyenler ve oyuncular tarafından seslendirildi. 2026 Venedik Bienali’nde Arsenale girişine yerleştirilmesi, şiirin artık yalnızca bir metin değil; savaş, hafıza ve yasın küresel sembollerinden biri haline geldiğini gösterdi.
Şiirin üstünde ise, 2017’de hayatını kaybeden Senegalli sanatçı Issa Samb’ın 2017 tarihli resmi yer aldı. Dönen geometrik formlar ve parçalanmış yapılar arasında süzülen soyut yüz figürü; savaş, yıkım ve kaosun içinden hâlâ hayatta kalmaya çalışan insanı temsil ediyor. Bienalin açılışında bu iki işin yan yana getirilmesi, serginin politik ve duygusal tonunu belirleyen en güçlü anlardandı…

Artık Yetmez Mi? Batı Merkezli Sanat Anlatısı
Bienalin tüm siyasi gerilimleri bir yana evrensel etki yaratan işlerden biri Nick Cave’in Arsenale’de yer alan Amalgam adlı enstalasyonu oldu. Cave’in bienaldeki varlığı, Kouoh’un Batı merkezli sanat anlatısından uzaklaşıp Afrika diasporası ve küresel güney eksenli yeni bir sanat dili kurma arzusunun en görünür örneklerinden biri sayılabilir. Cave’in hibrit bedenler, törensel objeler ve el işçiliğiyle kurduğu dilin, Koyo Kouoh’un In Minor Keys sergisinin ruhunu taşıdığı yorumları yapılırken, Cave’in politik dili doğrudan sloganlaştırmadan, bedensel ve ritüel bir deneyime dönüştürmesi önemli bulundu.
Bienalde öne çıkması arzulanan mesele Batı merkezli sanat anlatısının kırılmasıydı. Bu yaklaşım sonucu Afrika diasporası, Orta Doğu ve Küresel Güney’den sanatçıların belirgin ağırlık taşıdığını söylemek yanlış olmaz. Nick Cave’in yanı sıra Wangechi Mutu, Mohammed Joha ve Gabrielle Goliath gibi isimler bienalin en çok konuşulan sanatçıları arasında yer aldı diyebiliriz. Özellikle yukarıda bahsettiğimiz Güney Afrika hükümeti tarafından sansürlenen Gabrielle Goliath’ın Elegy işi, bağımsız bir mekânda gösterilerek bienalin sembolik olaylarından birine dönüştü.
ABD Pavyonu Meselesi
Bienalde bir diğer büyük tartışma ise ABD Pavyonu etrafında yaşandı. New York Times, Vanity Fair ve Wall Street Journal, Trump çevresine yakın isimlerin seçim sürecine müdahil olduğunu, birçok sanatçının pavyonu temsil etmeyi reddettiğini ve Meksika’da yaşayan heykeltıraş Alma Allen’ın seçiminin sanat dünyasında ciddi tepki çektiğini yazdı. Bazı galeriler Allen’la çalışmayı bıraktı. Amerika Pavyonu etrafındaki ana kriz, sanatın kendisinden çok seçim süreci ve Trump bağlantıları oldu. Wall Street Journal ve El País’e göre ABD Dışişleri Bakanlığı onlarca yıldır uygulanan bağımsız seçim kurulunu devre dışı bıraktı; “çeşitlilik” ve “kapsayıcılık” ifadeleri başvurulardan çıkarılarak yerine “Amerikan değerleri” vurgusu eklendi. En büyük tepki ise pavyonun arkasındaki kurum ve isimlere geldi. Vanity Fair ve El País, seçim sürecinde Trump çevresine yakın isimlerin etkili olduğunu; deneyimsiz bir iş insanının komiser olarak atanmasının sanat dünyasında büyük öfke yarattığını yazdı. Anish Kapoor, ABD’nin “nefret siyaseti” nedeniyle bienalde olmaması gerektiğini söyledi.
Kaos ve Yas
Sonuç olarak 2026 Venedik Bienali’nde en çok konuşulan konulardan biri, bienalin mevcut “ulusal pavyon” modelinin çöküşü oldu. E-flux, Frieze ve ArtReview gibi yayınlar, savaşlar vediplomatik krizler nedeniyle bienalin artık “sanat etkinliğinden çok jeopolitik mücadele alanına” dönüştüğünü yazdı. Özellikle Rusya, İsrail ve ABD pavyonları “parya pavyonlar” olarak anıldı. Le Monde, sanatçıların ülkelerini temsil etmek ile devlet politikalarından ayrışmak arasında sıkıştığını vurguladı.
Koyo Kouoh’un ölümünden sonra tamamlanan In Minor Keys, birçok eleştirmen tarafından “yas içindeki bienal” olarak tanımlandı. Artnet, sergiyi “şimdiki zaman tarafından parçalanmış bir bienal” diye tarif ederken; Frieze, ana sergide melankoli, ritüel, hafıza ve bedensel kırılganlık temalarının belirginleştiğini yazdı. Bienalin genel tonunda gösterişli enstalasyonlardan çok; şiir, ses, performans ve kolektif yas duygusu öne çıktı.
Bu yıl off-space’ler ve bağımsız sergiler, resmi pavyonlardan daha fazla ilgi gördü. Vanity Fair, Fondazione Prada’daki Arthur Jafa ve Richard Prince sergilerinin ana bienali gölge-de bıraktığını yazdı. Artsy ise Marina Abramović, Lorna Simpson, Amoako Boston ve Jenny Saville gibi isimlerin şehir geneline yayılan bağımsız sergilerinin, koleksiyonerler ve küratörler arasında resmi bienal kadar konuşulduğunu aktardı.
Bir başka dikkat çeken başlık, performans sanatının geri dönüşü oldu.Frieze, bu yılki bienalin “hareket, beden ve canlı performans” etrafında şekillendiğini; Avusturya, Belçika, Japonya ve Hollanda pavyonlarında performansın ana ifade biçimine dönüştüğünü yazdı. Özellikle yine yukarda bahsedilen Florentina Holzinger’in işi, bienalin en tartışmalı performansı olarak öne çıktı.
İklim krizi ve çevresel çöküş de bienalin ana eksenlerinden biriydi. Domus, bu yıl birçok pavyonun doğrudan savaş yerine “ekolojik çürüme”, “kaynak sömürüsü” ve “enerji politikaları” üzerine yoğunlaştığını yazdı. Bienal boyunca en çok tekrar edilen cümlelerden biri ise şuydu: “Sanat dünyası artık normalleşemiyor.” Guardian, AP ve Financial Times bu yılki bienalin açılışından itibaren protestolar, finansal krizler, sansür tartışmaları ve güvenlik önlemleri nedeniyle “kaotik” bir atmosferde geçtiğini yazdı.

Türkiye Pavyonu
Türkiye Pavyonu’nda Nilbar Güreş’in A Kiss on the Eyes sergisi yer aldı. Küratör Başak Doğa Temür’ün hazırladığı sergi; tekstil, heykel ve yerleştirmeler üzerinden göç, kimlik, emek ve aidiyet meselelerine odaklandı. Uluslararası sanat yayınlarında Türkiye Pavyonu daha çok “sessiz ama dirençli” tonu üzerinden öne çıktı. ArtReview, Güreş’in işlerini “yüksek sesli politik sloganlar yerine daha kırılgan ve gündelik bir direnç dili kuran” üretimler olarak tanımladı VE Güreş’in küresel sanat dünyasının beklentilerine uyum göstermeyi reddeden bir tavır geliştirdiğini yazdı. Eserlerde doğrudan slogan dili yerine; gündelik jestler, göç deneyimi ve kültürel hafıza üzerinden politik bir anlatı kurulduğu vurgulandı. Birçok yayında dikkat çeken nokta, Türkiye Pavyonu’nun bienalin genel kaotik ve yüksek sesli atmosferi içinde daha düşük tondan konuşması oldu. Tıpkı bienalin çağrısında olduğu gibi…
“If I Must Die”
Rafeet Alareer
If I must die, you must live
to tell my story to sell my things
to buy a piece of cloth
and some strings,
(make it white with a long tail)
so that a child, somewhere in Gaza
while looking heaven in the eye
awaiting his dad who left in a blaze—
and bid no one farewell
not even to his flesh
not even to himself—
sees the kite, my kite you made,
flying up above
and thinks for a moment an angel is there
bringing back love
If I must die let it bring hope let it be a tale


