Kapakta ayçiçeği tarlaları var. Uzaktan bakıldığında yaz güneşinin dinginliği gibi görünen o sarı ışık, yaklaştıkça insanın içine ince bir sızı bırakıyor. Çünkü bu sayının merkezinde, Masumiyet Müzesi var; hatırlamanın acısı ile mutluluğun birbirine karıştığı o uzun hikâye. Orhan Pamuk’un romanından uyarlanan ve Netflix’te başlayan dizi üzerine hazırladığımız sayfalar bizi bu ışığın içine daha da yaklaştırdı.
Görüntünün anlamı daha önce söylenmiş bir cümlede saklı: Birlikte olduklarında Kemal’in “O anda zihninde hangi film vardı?” sorusuna Füsun’un verdiği cevap — ayçiçeği tarlaları.
Belki de hayatlarının en mutlu ânı.
Mart–Nisan sayımızı elinize aldığınızda kapağın sessizliğinde bir ayçiçeği tarlasının durduğunu fark edeceksiniz. Işığa dönük, rüzgârla eğilen, sarının neredeyse zamansız bir parıltıya dönüştüğü o görüntü… Bu sayı, tam da o hissin peşinden gidiyor.
Masumiyet Müzesi dünyasında nesneler susar ama unutmaz. Bir çanta, bir anahtar, bir fincan ya da bir çift ayakkabı, yaşanmış anları değil; çoğu zaman yaşanamamış ihtimalleri saklar. Hafıza burada sözcüklerle değil, dokunulan yüzeylerle, saklanan küçük eşyalarla kurulur. Belki de bu yüzden bu sayı, yalnızca bir diziye bakmıyor; biriktirilen nesnelerin, saklanan bakışların, zamana karşı tutulan küçük direnişlerin anlamını da soruyor.
Dosyamızda dizinin yaratıcı ekibiyle yaptığımız söyleşilerde ortak bir cümle yankılanıyor: Bu hikâye bir dönem işi değil, zamansız bir anlatı. Her okuyucunun romandan farklı bir iz taşıdığı gibi, her izleyicinin de bu hikâyeden kendi belleğini kurmasına izin veren bir dünya. Belki ayçiçeklerinin kapaktaki varlığı da bu yüzden: Bir sahnenin değil, bir duygunun, bir çağrışımın, bir belleğin işareti olarak.
Masumiyet Müzesi’ni yalnızca izlenen bir dizi olarak değil; sanat yönetiminden nesnelerin diline, mekânın hafızasından görsel atmosferine kadar katman katman açılan bir evren olarak ele aldık. Çünkü bazen bir hikâyeyi anlamak için olayları değil, o hikâyenin bıraktığı izleri dinlemek gerekir.
Bu sayının bir başka nedeni daha var. Sanat Tarihi Derneği’nin ilk kez düzenlediği 2025 Ödülleri’nde ARTDOG, Yılın Kültür-Sanat Medya-Yayıncılığı Ödülü’ne layık görüldü. Bu ödül, yalnızca bir başarı notu değil; uzun yıllardır savunduğumuz bir yayın anlayışının görünür hâle gelmesiydi.
Jürinin gerekçeleri arasında araştırmaya dayalı habercilik, eleştirel düşünceyi besleyen içerik üretimi, yeni sanatçıları görünür kılma çabası, uluslararası sanat gündemiyle kurulan bağlar, kapsayıcı editoryal perspektif, dijital mecraları yenilikçi biçimde kullanma ve sürdürülebilir yayın pratiği gibi ölçütler yer alıyordu. Bu kriterlerin her biri, ArtDog’un kuruluşundan beri inandığı yayın etiğinin başka bir dille ifade edilmesiydi.
Aynı törende İpek Duben’in Onur Ödülü’ne, Beral Madra’nın Yılın Küratörü seçilmesine tanıklık etmek ise bizim için ayrı bir anlam taşıdı. Onların açtığı yollar olmasa, bugün konuştuğumuz sanatın dili de başka olurdu. Bu ödül, bir dergiye verilmiş olabilir; ama aslında bir düşünce geleneğine, bir editoryal vicdana, birlikte kurduğumuz bir kültür alanına aitti.
ArtDog 2019 yılında kuruldu ama ardında nice on yılların tecrübesi var. Sürekli bir emek, sabır ve inancın ve hatta inadın peşinden gidiyoruz. Kimi zaman küçük bir sergi haberi, kimi zaman bir sanatçıyla uzun bir sohbet, kimi zaman da bu sayıda olduğu gibi bir romanın yankısını taşıyan bir dizi… Hepsinde aynı soruyu sormaya çalışıyoruz: Sanat bize kendimizi nasıl hatırlatır?
Ayçiçekleri güneşe döner. Biz de bu sayıyla, belleğin ışığına dönüyoruz. Çünkü biliyoruz ki bazen bir dergi sayısı da bir müze gibidir: İçinde saklanan hikâyeler, bir gün yeniden hatırlanmak için sessizce bekler.




