Günümüz dünyasında sık hissettiğimiz bir duygu bu; tanık mıyız, fail miyiz, kurban mıyız bilmiyoruz, yalnızca rahatsızız. Bir yerle ilgili rahatsızlık hissedersek, genellikle böyle söyler, tekinsiz demeyiz. Oysa tekinsiz, sanatın en gözde kavram ve temaları arasında. Freud’un dünyaya tanıttığı ‘unheimlich (tekinsiz)’ kavramı, tanıdık olanın yabancıya dönüşmesini, ‘bastırılmış olanın beklenmedik geri dönüşünü’, eve dair olandan taşan tedirginliği anlatır. Almanca’da “heimlich”, yani eve dair derken de iyicil bir kavramdan çok, içeri atılmış, içerde saklı tutulmuş, aslında pek de görülsün istenmeyen bir şeyden söz ediliyor. Haliyle, unheimlich de örtülü kalması gerektiği halde ‘duruma tam hâkim olamadığımız’ için açığa çıkmış olanı tanımlıyor. Tanıdık olan, sorgulanmayan, ‘gayet açık’ görünen sıradan bir olgu bile, üzerinde biraz fazla düşününce bir ‘entelektüel belirsizlik hissi’ yaratır; ardından tekinsizliğe doğru kolayca kayılabilir.
Nitekim, 1906’da yazdığı ‘Zur Psychologie des Unheimlichen’ adlı makalesiyle 1919’da Freud’a ve yıllar sonra 1970’de “Tekinsiz Vadi” kavramını ortaya atan Masahiro Mori’ye ilham kaynağı olan Alman psikiyatrist Ernst Jentsch, “Otomatlar, balmumu heykelleri ve insan taklitleri tekinsizdir… Heykeli insandan ayıramamak rahatsızlık yaratır. Karar verdikten sonra bile, ikincil kuşkular tekinsizliği sürdürür” der. Tekinsizliğin belirsiz veya kararsız bir deneyimden kaynaklandığı fikrinden çok fazla hoşlanmasa da, Freud kendisi de bunu tekrarlamış ancak, belirsizlikten çok bastırılmış olanın ortaya çıkışına odaklanmıştır. Jentsch sanatın, doğayı “tam” taklit etmekten genellikle kaçındığını çünkü birebir benzerliğin de rahatsızlık doğurduğunu söylemişti. Bu bakışla, tüm gerçeküstücü sanat eserlerini ya da Art Nouveau’nun sıra dışı mimarı Antoni Gaudí’nin işlerini bastırılmış olanın geri dönüşüne, günümüzün dikkat çekici teması olan aşırı gerçekçiliği de birebir benzerliğin yarattığı rahatsızlık hissine örnek gösterebiliriz. Kendisi de epeyce tekinsiz eserler üreten Dalí, Gaudí’nin yapıtlarını “…çocukluğa dönüşe dair saplantılı bir fikre dayanır… bunlar müthiş ve yenilesi güzellikte…” diye tanımlar. Bu tanımın kendisi bile bir tekinsizlik örneği sayılmalı. Avustralyalı heykeltıraş Ron Mueck’in işleri ise deyim yerindeyse ‘kusursuz tekinsizliktedir’. Onun aşırı gerçekçiliği, gündelik, savunmasız ve kırılgan figürlerle belirir ardından bizi ‘onunla tam olarak ne yapacağımızı bilemediğimiz’ bir ruh haline sürükler. Ülkemizden de önemli tekinsiz sanat örnekleri verebiliriz elbette; örneğin, üstad Mehmet Siyah Kalem’in işleri, Osman Hamdi Bey’in ‘Kaplumbağa Terbiyecisi’, daha yenilerden Taner Ceylan ve Rukiye Garip’in eserleri hemen akla gelenler arasında.
Sanat, günümüzde ağırlıkla görsel alanda olmak üzere, ‘aslına çok yakın ama tam da olmayan’ı, ölçek, oran ve işlev kaymalarını, zaman ve mekânın ‘güvenilirliğindeki’ bozulmaları, beden ve kimlik değişimlerini kullanarak bu temayı geliştirmeye devam ediyor. Tanıdık olana yabancılaşma, bastırılanın aniden ortaya çıkışı, ‘normal olanın görünmeyen şiddetini’ ortaya çıkarıyor diyebiliriz. Tekinsiz için, sanatta ‘büyük açıklamalardan çok küçük sapmaların estetiğidir’ dense yeridir; uzamı milim kaydırır, bastırılmış olanı sızıntı hâlinde açığa çıkarır. Tema iyi kullanıldığında duyusal ve düşünsel bir uyanıklık yaratırken, yetersiz olduğunda klişeler ve boş bir gerilim oluşur. Tekinsizin belirsizlik ve huzursuzlukla ilişkisi düşünülünce belki tam karşı ucunda konumlanabilecek bir estetik alanı daha beliriyor: kitsch. Bu noktada, duygusal rahatlama ve hızlı tüketim vadederek tekinsizliği bastıran kitsch işlerle, yapaylığın ifşası yoluyla izleyende yönelim kaybı ve huzursuzluk yaratan tekinsiz ‘kitsch-benzeri’ yapıtları birbirinden ayırmak çok önemli hale gelir.
Örneğin, günümüzde ortaya çıkan ‘temalı kent heykelleri’ hem kitsch hem de tekinsizdir bir bakıma. Bu yapıtlar için Komet “Türk Pop Art’ı” benzetmesi yapmış ve yaratıcı bulduğunu söylemiş; çeşitli ressam ve sanatçılar da “absürd, kitsch ve eğlenceli olduğunu ama sanat olmadığını”, “Michelangelo’nun inkârı olduğunu”, “Pop Art referansı taşımadıklarını”, “sanat olmadığı gibi zanaat da sayılamayacağını”, “Banksy’nin ‘çocuklar için uygun olmayan aile temalı park’ olarak tasarladığı Dismaland’a benzediğini” söylemişlerdi. Kitsch, bilindik imgeleri kolayca tüketilebilir biçimde sunar. Estetik olarak da “fazla düzgün”, cilalı, fazla süslü, yani pek de risk almayan bir yapıya sahiptir. Bu açıdan bakarsak, belirsizlik, huzursuzluk ve zihinsel netlik kaybı yaşatan tekinsizin tam tersine, kitsch netliği abartır; tıpkı bu heykeller gibi ‘hiçbir şey belirsiz değil, her şey göründüğü gibi’ mesajı verir. Oysa çelişki tam da burada başlıyor ve Jentsch’in tanımladığı üç boyut öne çıkıyor: aşırı tanıdık olma hali, sahte bir gerçeklik ve bastırılan “yapaylık” duygusu.
Çok tanıdık olan kitsch, o duygunun ya da durumun neredeyse bir karikatürü hâlindedir ve bu aşırı tanıdıklık garip, yapay, hatta biraz ürpertici görünür. Aslında bize adeta ‘hiçbir sorun yok’ diye bağıran yapıta baktığımızda bir yönelim kaybı yaşarız. Bu durumun farkına vardığımız anda da, bu aşırı tanıdık hem de çok yapay olan nesne bağlamından kopmuş biçimde oradadır ve kimi zaman da ‘üstümüze su fışkırtır’. Neredeyse aslında cansız bir tür ‘psikolojik otomaton’ gibidir ve tekinsizdir. Belki de bugünün dünyasında ‘burası tekin değil’ derken hissettiğimiz tam da budur: Aşırı tanıdık olanın bir anda yerinden oynaması ve bizi ne tamamen güvende, ne de bütünüyle tehdit altında olduğumuz o tuhaf aralıkta bırakması.
*Sine Ergün’ün 2010 yılında Yitik Ülke Yayınları tarafından yayımlanan ilk öykü kitabı.




