ZORUNLULUKTAN DOĞAN BİRLİKTELİKLER
Türkiye’de görsel sanatlar alanında örgütlenme, çoğu zaman görünürlük, ortak üretim arzusu ya da benzer düşünsel yönelimler etrafında şekillenen, dostlukla, imece usulü bir yaklaşımla, ortak varoluş ile biçimlenmiş bir birliktelik gibi okunur. Oysa daha derinden bakıldığında bu birlikteliklerin büyük ölçüde zorunluluktan doğduğunu söylemek belki de yanlış olmaz. Sanatçıların, küratörlerin, sinemacıların, yazarların ve aslında tüm kültür üreticilerinin bir araya gelme biçimleri; yalnızca sanatsal bir arayışın değil, aynı zamanda politik baskıların, ekonomik kırılganlıkların ve kurumsal eksikliklerin yarattığı bir ihtiyaçtan beslenir. Türkiye’de sanat alanında kolektifleşmenin, örgütlenmenin tarihine bakmak, toplumsal tarihe de bakmayı gerektirir.
İNİSİYATİFLER VE ORTAK İHTİYAÇLAR
ArtDog’un geçmiş sayılarında inisiyatifler üzerine yayınladığı içerik serisini de hatırlayarak, Hayy Açık Alan’da 2019 yılında Anadolu Kültür’ün Tandem projesi kapsamında İran’dan bir sanat yayını olan Kaarnamaa ve bir misafir sanatçı programı olan Va Space ile Türkiye’den Yıldız Çintay sanat grubunun da dahil olduğu Non-Registered Art Communities başlıklı araştırma ve atölyelerden oluşan bir projeyi anacağım. Bu vesileyle Türkiye’deki inisiyatifler ve kolektiflerle neden ve nasıl bir araya geldikleri, nasıl sürdürdükleri üzerine bir araştırma çalışması yürütmüş, kesişen ihtiyaçlar, daralan kültür-sanat alanı, ifade özgürlüğünün geldiği nokta, fiziksel mekân gibi ortaklıklarla, dostluk gibi kuvvetli bir “nasıl” ile bir araya gelişleri fark etmiştik.
DAYANIŞMANIN ACİLİYETİ
Aciliyetlerle yan yana gelme kasları kuvvetli bir coğrafyada olmanın da payı elbette vardır bu bir araya gelişlerde. 2021 yılında pandemi sürecinde Omuz Dayanışma ve Paylaşım Ağı’nı kurmadan önce, kültür-sanat alanında çalışan ve maaşını almaya devam eden kültür emekçileri olarak etrafımızda ihtiyacını gördüğümüz arkadaşlarımıza mini maddi destekler vermeye başlamıştık. Sonrasında sürecin uzayacağının ve güvencesizliğin daha da görünür olduğunun farkındalığıyla neyi nasıl yapabileceğimiz üzerine kafa yorduk. Aynı 2013 Gezi sürecinde ya da daha öncesinde çeşitli kereler, çeşitli biçimlerde düşünüldüğü, tartışıldığı gibi. Bu vesileyle yeni oluşacak bir yapının ardındakileri anlamak üzere Türkiye’de görsel sanatlar alanında dayanışma ve örgütlenmenin geçmişine dair bir zaman çizelgesi katkı verenlerin çok olduğu, sürekli güncellenen bir çizelge olarak yayınladık. Hep aynı soru ile karşılaştık: Kültür-sanat emekçileri neden örgütlenemiyor? İnisiyatifler, kolektifler, aynı masada aynı dertleri konuşmalar ve küçük çemberlerde de olsa çözüm üretmeler bir çeşit örgütlenme sayılmaz mı?
“ÖRGÜT” NE DEMEK?
Anayasa Mahkemesi Örgütlenme ve Toplanma Özgürlüğü Bireysel Başvuru El Kitabı’nda “örgütlenme” “Özgürlüğü, bireylerin kendi menfaatlerini korumak için kendilerini temsil eden bir toplu teşekkül oluşturarak bir araya gelme özgürlüğü” olarak tanımlanıyor.
‘Örgüt’ kelimesi Anayasa Mahkemesi tarafından Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne atıfla ‘kişilerin serbest iradeleriyle kurulan, ortak bir amaç için bir araya gelen kişiler topluluğu’ olarak tanımlanıyor. Herhangi bir grup ya da kişi veya herhangi bir tüzel kişinin, ortak menfaatleri doğrultusunda toplu olarak hareket etmek, düşüncelerini açıklamak, bunları yaymak, gözetmek ya da savunmak için bir araya gelmeleri ‘örgüt’ olarak kabul edilmeleri bakımından yeterlidir.” deniyor.
KAYITLI VE KAYITSIZ YAPILAR
Bu tanımlamalar üzerinden bakınca, bugün devlet nezdinde tanınan kayıtlı dernekler, vakıflar, meslek birlikleri, sendikalar yanı sıra kayıt dışı yapılar olarak topluluklar, inisiyatifler, kolektifler, sanat grupları, düşünce toplulukları yine örgütlü yapılar olarak işlev gösteriyor. Bugün kültür-sanat alanında belki de kayıt dışı olmak, işlev göstermek açısından daha pratik bile olabilir. Yine de anlamak, kültür -sanat alanında örgütlenmenin bugününe bakmak için geçmişini bilmek gerekiyor.
OSMANLI’DAN CUMHURİYET’E
Türkiye’de Osmanlı döneminden Cumhuriyet’in ilanına ve ardından bugüne kadar sayısız dernek, vakıf, topluluk kurulmuş. Sarayda ve devlet yönetimi ile sanat, ya da sanatçıların kurduğu topluluklar, edebiyat, resim, heykel, felsefe bir arada sanat yayınları, devlet politikaları ile yönlendirilmiş kültür-sanat yapıları, dernekler, müzeler, yarışmalar var. Bir Fransız Devrimi yaşamamış ama Cumhuriyet’in ilanı ile Avrupa’ya yüzünü dönmüş Türkiye, 60’lardan itibaren toplumsal ve politik olaylar ile ekonomik hareketliliğe paralel olarak koleksiyonerler, galeriler, vakıflar, inisiyatifler, kolektifler, hak temelli topluluklar, sergiler ile uzun vadede bir kültür-sanat ortamı inşa etmiş.
İLK SANATÇI BİRLİKLERİ
Osmanlı döneminde Müze-i Hümayun ve Sanayi-i Nefise Mektebi gibi kurumlar, sanatın devlet eliyle tanımlandığı ve düzenlendiği bir çerçeve oluştururken, Osmanlı Ressamlar Cemiyeti ve ardından Müstakil Ressamlar ve Heykeltıraşlar Birliği gibi yapılar sanatçıların kendi aralarında kurdukları ilk örgütlenme biçimlerini temsil ediyor. Cumhuriyet’in erken döneminde sanat, ulus inşasının bir parçası haline geliyor; Yurt Gezileri, Halkevleri ve Köy Enstitüleri gibi projeler, sanatçıyı kolektif bir üretim sürecine dahil ediyor ama bu büyük ölçüde devlet tarafından belirleniyor.
DEVLET VE SANATÇI ARASINDA
1930’larda ortaya çıkan D Grubu, sanatçıların kendi estetik ve düşünsel pozisyonları etrafında bir araya gelmelerinin erken örneklerinden biridir. Bugünün inisiyatifi. Yine de Türkiye’de sanat alanındaki örgütlenmenin tarihine bakıldığında, benzeri örneklerle dahi sürekli tekrar eden devletin yönlendirdiği kurumsallaşma ile sanatçıların kendi inisiyatifleri arasında gidip gelen bir gerilimli yapı okunuyor. Bu gerilim, 1950’lerden itibaren özel galerilerin ortaya çıkmasıyla yeni bir boyut kazanıyor ve sanat alanı ‘piyasa’ ile daha doğrudan ilişki kurmaya başlıyor.
1960’LAR VE POLİTİKLEŞEN SANAT
1960 darbe sonrası, 1961 Anayasası’nın sağladığı görece özgürlük ortamı, sadece siyasal olarak değil kültürel alanda da yeni imkânlar yaratıyor. Ebru Nalan Sülün’ün Türkiye’de Çağdaş Sanat Koleksiyonculuğu kitabında da bahsettiği üzere 1961 Anayasası ile sosyal devlet ilkesi anayasaya dahil ediliyor. Telif hakları, müzecilik çalışmaları, sanatçı hakları, Türk sanatçıların yurtdışında da tanınırlığını arttırmaya yönetlik çalışmalar gündeme geliyor.
Üniversitelerde, sendikalarda ve yayıncılık alanında gözlemlenen hareketlenme, sanat üretimine de doğrudan yansıyor. Sanatçılar, üretimlerini toplumsal meselelerle daha doğrudan ilişkilendirmeye başlıyor. Bu dönemde bir araya gelmenin motivasyonu, bir yandan modern sanatın Türkiye’deki kurumsal sınırlarını aşma arzusu, diğer yandan toplumsal sorumluluk duygusunun güçlenmesi ile katmanlı bir tavır sergiliyor. Afiş üretimleri, grafik çalışmalar ve kamusal alana taşan işler, kolektif üretimin erken örneklerini oluştururken; sanatçılar arasındaki ilişkiler de daha görünür, daha politik ve daha örgütlü hale geliyor. Ancak bu görece açıklık hali uzun sürmüyor; 1970’lerle birlikte artan politik gerilim ve 1971 muhtırası, bu alanı daraltmaya başlıyor. Sanatçılar için bir araya gelmek artık yalnızca bir tercih değil, politik ve pratik bir ihtiyaca dönüşüyor. Kanada’da CARFAC (Canadian Artists Representation) 1968’de “kâr amacı gütmeyen bir dernek olarak görsel sanatları teşvik etmek, Kanada’da görsel sanatların üretimine elverişli sosyo-ekonomik bir ortam yaratmak, araştırma yapmak ve kamuoyunu bilgilendirmek” niyetiyle kuruluyor ve halen devam ediyorken, Türkiye’de halen aktif olan Grafik tasarımcılar Meslek Kuruluşu 1978’de kuruluyor.
1980 DARBESİ VE BASKI DÖNEMİ
1980 askeri darbesi ile sadece siyasal örgütlenmeler değil, kültürel alanın kendisi de ciddi bir denetim altına alınıyor. Dernekler kapatılıyor, ifade alanları daralıyor ve kolektif hareketler görünürlüklerini büyük ölçüde kaybediyor. Ama yine de 1980’de Kuşadası Kültür ve Sanat Şenliği’nde duvar resmi yapmaları engellenen sanatçılar Duvar Resminden Korkuyorlar yazılı bir pankart ile sansürü protesto edebiliyor. 24 Ocak kararları, küreselleşme politikaları, özelleştirmelerle Devlet Ankara Resim Heykel Müzesi ile bir özel sermaye müzesi olarak Sadberk Hanım Müzesi açılıyor; 1987’de IKSV’nin Uluslararası Çağdaş Sanat Sergileri (bugünkü Uluslararası İstanbul Bienali)’ni bir özel sermaye tarafından gerçekleştirilen belki de ilk küresel sanat etkinliği olarak gerçekleşiyor. Bu sırada İngiltere’de 1984’te sanatçıların haklarını savunmaya, korumaya ve yönetmeye ve telif haklarından elde edecekleri geliri en üst düzeye çıkarmaya adanmış, kâr amacı gütmeyen bir kuruluş olarak DACS üçüncü yılını kutluyor.
BİENALLER VE BAĞIMSIZ ALANLAR
1990’larda Uluslararası İstanbul Bienali’nin etkisiyle uluslararası dolaşım artarken, aynı zamanda bağımsız sanat inisiyatifleri ortaya çıkıyor. Bu inisiyatifler, düşük bütçeli, geçici ve çoğu zaman kırılgan ve aynı zamanda tam da bu nedenle esnek ve deneysel bir alan yaratıyorlar. Bu dönem Türkiye’de kolektifleşmenin devlet ya da piyasa dışında da mümkün olabileceğini gösteren bir nokta olabilir. Fakat bu yapıların çoğunun kısa ömürlü olması, sürdürülebilirlik sorunu baştan itibaren bu alanın temel meselelerinden biri kılıyor. Bu dönemde kolektifleşmenin motivasyonu, yalnızca birlikte üretmek değil; aynı zamanda kurumsal yapının dışında kalabilmek, sansür ve otosansür mekanizmalarına alternatif alanlar açmak anlamına geliyor. Disiplinlerarası üretim biçimleri de bu ortamda güç kazanarak sanat, yalnızca bir nesne üretimi olmaktan çıkıp bir ilişki kurma pratiğine dönüşüyor.
2000’LERDE KÜLTÜR ENDÜSTRİSİ
2000’li yıllara gelindiğinde Türkiye’de özel müzelerin açıldığı, galerilerin çoğaldığı, uluslararası fonların ve projelerin arttığı bir dönem başlıyor. Kültür politikaları, ekonomik kalkınma stratejileriyle doğrudan ilişkilendiriliyor, sanat, giderek daha görünür, reklamın, tanıtımın da bir parçası olduğu bir sektör haline geliyor. Küratörlük, sanat yönetimi ve kültür girişimi, kültür yönetimi gibi alanlar; üniversitelerin güzel sanatlar fakültelerinde bu alanlara yönelik bölümler açılıyor. Ancak bu büyümenin eşit bir şekilde dağılmadığını, sanat alanındaki güvencesizlik biçimlerinin daha da derinleştiğini söylemek sanırım yanlış olmaz. Proje bazlı çalışma, düşük ücretler ve güvencesiz, tanımsız çalışma koşulları, sanat emekçileri için kalıcı sorunlar haline geliyor. Tam da bu noktada, alternatif kolektif yapılar yeniden önem kazanıyor. Bu dönemde birçok inisiyatif, yalnızca estetik bir birliktelik değil; aynı zamanda ekonomik ve politik bir dayanışma ağı kurmayı da amaçlıyor. Yatay örgütlenme modelleri, hiyerarşinin reddi ve ortak üretim pratikleri bu yapıların temel özellikleri arasında yer alıyor. Bu sırada, 2002 yılında Anadolu Kültür kültür-sanatı Anadolu’da desteklemek üzere kuruluyor, 2003’te, 1953’te ilk kez faaliyet gösteren ve defalarca uykuya geçen AICA Uluslararası Sanat Eleştirmenleri Derneği tekrar ve halen devam eder şekilde faaliyete geçiyor. Bugün ne kadar tarifesi gerçek dışı, faaliyetleri yetersiz algılansa da sanat yazını ve küratörlük alanında bir standart sunduğu inancıyla başvurulan mesleki bir örgüt görevi görüyor.
GEZİ VE YENİ KOLEKTİFLER
2010’lara gelirken, 2008 yılında New York’ta W.A.G.E., bir grup görsel ve performans sanatçısı ve bağımsız küratör tarafından kuruluyor. “Kültürel çalışmalar için ödeme yapılmaması konusundaki ortak deneyimden yola çıkan ve bir dizi gayri resmi tartışmayla başlayan bu oluşum, bugün birçok eşitsizliğin temelini oluşturan bir eşitsizlik türüne, yani emeğin sömürülmesine odaklanan küçük ama güçlü bir kar amacı gütmeyen kuruluş olarak faaliyet gösteriyor.” Türkiye’de ise 2010 yılında Anayasa Değişikliği Referandumu ile aynı sene İstanbul’un Avrupa Kültür Başkenti ilan edilmesiyle büyük ölçekli projeler, sergiler ve altyapı yatırımlarıyla sanat alanı daha görünür olan bir hal alıyor. Yeni mekânlar, uluslararası iş birlikleri artıyor ve kültürel üretime ayrılan kaynaklar nispeten genişliyor. Ancak bu genişleme, beraberinde ciddi çelişkiler de getiriyor. Kültür üretimi giderek proje bazlı ve geçici bir modele dönüşürken, bağımsız inisiyatiflerin bu büyük yapıların gölgesinde kaldığı ya da proje bazlı üretim modeline kapıldığını görüyoruz. Sanatın araçsallaşması, yani ekonomik ve politik hedefler doğrultusunda kullanılması, bu dönemin ve bugünün de en çok tartışılan meselelerinden biri haline geliyor. Kolektif yapılar, bir yandan bu kaynaklardan faydalanırken, diğer yandan bu sürecin yarattığı eşitsizlikleri eleştiren bir pozisyon da geliştirmek ikileminde kalıyor.
2013 Gezi Direnişi ise Türkiye’de sanat alanındaki kolektifleşme biçimlerini kökten etkileyen bir kırılma yaratıyor. Gezi Parkı’nda zorunlulukla gelişen örgütlenme, kültür sanat alanının başka alanlarla kesiştiği bir biçimde biraraya gelmesine destek sağlıyor. Bu süreçte sanatçılar, tasarımcılar, mimarlar ve farklı disiplinlerden üreticiler spontane, yatay ve hızlı örgütlenme biçimleri geliştiriyor. Geçmiş deneyimler olsa da, kamusal alan, yeniden bir üretim ve ifade alanı olarak keşfediliyor. Duvar yazıları, afişler, performanslar ve kolektif müdahaleler, sanatın doğrudan politik bir araç olarak kullanılabileceğini gösterir. Gezi’nin ardından ortaya çıkan birçok sanat inisiyatifinin, bu deneyimin izlerini taşıdığını söyleyebiliriz diye düşünüyorum. Daha açık politik söylemler, daha güçlü dayanışma ağları ve daha kolektif üretim biçimleri bu dönemin belirgin özellikleri haline geliyor.
BUGÜNÜN MÜCADELESİ
2010lar Arter’in, Borusan Contemporary, SALT, Arkas, OMM gibi sermayeye bağlı sanat kurumlarının açılması yanısıra kültür-sanat alanının merkezi olan İstanbul’un dışında Diyarbakır’da, İzmir’de, Gaziantep’te, Ankara’da inisiyatiflerin ve kolektiflerin çoğaldığı, Avrupa fonlarının sadece kurumlara değil bağımsız yapılara da verildiği bir dönem olarak görünmesi yanısıra politik ve ekonomik kısıtlamaların gitgide arttığı, 2020ye geldiğimizde fonlar varlıklarını nispeten sürdürse de, bağımsız yapıların kendini fonlara göre şekillendirdiği, ifade özgürlüğü bağlamında gittikçe daralan bir kültür-sanat ortamı ile karşılaşıyoruz. Dertler ve örgütlenme ihtiyacı hiçbir zaman değişmiyor. 1976’da kurulan Görsel Sanatçılar Derneği ile başlayan hak odaklı tartışmalar 2000’de Açık Masa toplantıları ile daha net bir tartışma alanı açıyor. 2007’de 19 Ocak Grubu toplantılarındaki tartışmaları, 2011’de Siyah Bant’ın yayınladığı Sanatta İfade Özgürlüğü ve Sansür yayını takip ediyor. 2010’lardan itibaren örgütlenmenin adımları Sanatçı Birliği, Sanat Emekçileri Güncel Sanatta Emek Grubu, Yeni Sanat Emekçileri Derneği Girişimi, Türkiye Sanatçılar Birliği, Çağdaş Sanat Galerileri Birliği ile bir girişim olarak devam ediyor. 2020’de Omuz Dayanışma ve Paylaşım Ağı’nın başlattığı ve örgütlenmeyi farklı alanlardan örgütlü yapılar, sendikalar, dernekler ile bir araya gelerek gerçekleştirilen forumlar 2024 yılında 18. Istanbul Bienali Vakası ile biraraya gelen Buradan Nereye? Forum çağrıcısı kültür sanat emekçilerini tekrar biraraya getirip, somut adımlar atmaya teşvik ediyor. Bugün Buradan Nereye? dernekleşmek üzere çalışıyor, kurduğu komisyonlarla aktif bir şekilde çalışmaya devam ediyor. Yaklaşık 1 yıl önce İzmir’de kurulan Kültür-Sanat Emekçileri Demokrasi Sendikası ise alanda çalışan tüm aktörleri kapsamaya çalışıyor.
SONUÇ YERİNE
Özetle; Cumhuriyet öncesinden sonrasına sanatçıların başrolde olduğu ve üretim ve sergileme üzerinden biraraya gelen topluluklar, bugün sanatçı ve etrafındaki tüm aktörlerle birlikte şeffaf, adil, güvenceli, hesap verilebilir bir kültür-sanat ortamı talebi ile biraraya geldikleri, aksiyon alıyor. Bizi bugüne hazırlayan, bildiğimiz dünyanın tüm bağlamlarda yıkıldığı ve yeni inşalara ihtiyaç duyduğu, savaşların, açlığın, soykırımların, adaletsizliğin olduğu bir dünyada yaşıyorken sanat alanı çok da önemli değilmiş gibi geliyor. Herkes bir yerinden tutuyor. Kültür-sanat alanında var olanlar da geçmişte olduğu gibi eşitlik, adalet, adil çalışma koşulları, şeffaflık için örgütlenmeye ihtiyaç duyuyor.



