Bir kitap olarak hazırlanan proje Bordeless Artbook Days’de okurla buluşmayı bekliyor. Proje kapsamında 2 farklı alan var: Poem ve Burn. Bu iki alan karşıt değil ama birbirinden farklı ifadeler. Bu röportajda (Poem) yönünü Filiz Ersin, (Burn) yönünü ise Ece Çeşme temsil etmektedir.
Bu projede “şiir” sizin için bir ifade biçimi mi, yoksa bir düşünme yöntemi mi?
Ece: Bu proje özelinde, sanki kelimelerin izini süren bir gezgin vardı içimde. Ne düşündüğünü ancak yazdıktan sonra anlayan, en iyi cümlelerini hiç düşünmeden yazan…Yazdığım şiirleri genellikle önemli bir keşif alanı olarak görüyorum. İçinde hem düşüncelerim var hem de kendimi ifade etme hâllerim. Bu ikisi birbirinden ayrı çalışmıyor; birbirini besliyor ve büyütüyor. Dünyaya bir denizin kıyısından bakarken, dünyanın da bana baktığını düşündüğüm bir yerdeyim. Şiir de tam olarak orada duruyor.
“Hem bakan, hem bakılan
Hem duyan, hem duyulan
Hem susan, hem konuşan”
Filiz: Benim için şiir bu projede yalnızca bir ifade biçimi değil, bir düşünme ve yaklaşma yöntemi. Uzun zamandır ürün, sergi, yayın ve mekân gibi farklı alanlarda üretiyorum; yani dünyayla ilişkimi çoğu zaman nesneler, deneyimler ve kurgu üzerinden kuruyorum. Tasarım benim için hiçbir zaman sadece estetik bir sonuç üretmek olmadı; her zaman dünyayla bir bağ kurma pratiğiydi. Bu kitapta da benzer bir izleği takip ettim. Tasarım pratiğinden gelen o disiplinli bakış açısını şiire de taşıdım ama farklı bir yerden. Şiirlerimde klasik edebî kurallar, redifler veya kafiye kaygıları yok; aslında buna hiç özen göstermedim. Süreçte kontrolü tamamen serbest bırakmak, aldığım en büyük hazlardan biriydi. Yine de bu dizeleri bir tasarımcı refleksiyle yazdım: Bir yanda kendimi tamamen serbest bıraktığım bir akış, diğer yanda ise her şeyi bir arada tutan çok net bir “ana fikir”. Sonuçta şiir, benim için kelimelerle inşa edilen bir strüktür haline geldi.

“Poem” ve “Burn” arasında nasıl bir ilişki var? Birbirini tamamlayan mı yoksa karşıt iki yön mü?
Ece: Tamamen “karşıt iki yön” diyemem ama “birbirinden çok farklı iki yön” diyebilirim.
John Berger Görme Biçimleri’nde “görme konuşmadan önce gelir” diye belirtir. Bu gerçeklik, çift yönlü başlattığımız deneyimle de iç içe geçiyor. Baktığımız yön, sözcüklerle imgeler arasında kurduğumuz ilişkiye dair derin ipuçları verir ve yarattığımız kırılımlar bize hem aynı anın birden fazla hikâyesi olduğunu hem de yalnız olmadığımızı hatırlatır. İşte bu yüzden aynı anda aynı şeye bakıp, aynı şeyi görmediğimiz için oldukça memnunum. (Poem) ve (Burn) sırt sırta vererek güneşin etrafında tam tur döndüler, hiç konuşmadılar ve sonunda yine karşılaştılar. Bu, hem bir bitiş hem de yeni bir başlangıçtı. Belki de farklı yönlerden başlamanın en iyi yanıydı? Her gün, dünyanın Güneş’e sırtını dönmesi de benzer hissettirir bana. Yepyeni bir akış başlatırken bir yandan aynı döngüyü, aynı ortaklığı hatırlatır. Tüm süreç boyunca birbirimize eksik hissettirmeden birbirimizi tamamlamak harika bir histi. Aramızdaki ilişkinin kavuniçi bir çember gibi gittikçe büyüdüğü bir yerdeyiz.
Filiz: Bence aralarındaki ilişkiyi yalnızca “tamamlayan” ya da “karşıt” gibi iki net başlıkla tanımlamak biraz eksik kalır. Çünkü (aynı) yürüyüşten, (aynı) sahil hattından, (aynı) başlıklardan çıkıyorlar; ama her biri o malzemeye başka bir perspektiften yaklaşıyor. O yüzden bana göre bu iki bölüm, birbirini açıklayan değil, birbirinin sınırlarını görünür kılan iki ayrı ses gibi. Aralarında bir yakınlık var ama tam bir örtüşme yok; bir gerilim var ama bu bir çatışma da değil. Belki en çok, yan yana durduklarında birbirini derinleştiren iki farklı yön demek doğru olur. Tıpkı Ece’yle benim arkadaşlığım gibi.

Görsellerle şiirler eşlikçi diyebilir miyiz? Yoksa bu kaçındığınız bir söylem mi?
Bu soruya ortak bir cevap vermek istiyoruz çünkü cevabımız aynı. Evet, görsellerle şiirler birbirine eşlik eder. Bunu söylemekten kaçınmıyoruz. Tüm fotoğrafları 21 gün boyunca adımladığımız Bostancı-Dalyan sahil hattında ve o hatta uzanan sokaklarda çektik. Önce yürüdük ve fotoğrafladık, sonra yazma aşamasına geçtik. Başlıklarımızı belirlemeden hemen önce çektiğimiz fotoğraflardan “ortak” bir seçki hazırladık ama his üzerine konuşmadık. Yazma aşamasını daha özgün kılabilmek adına birbirimizden gizli yürüttük. Kişisel izlerimiz, ortak bir manzara içinde bizi önce bütünden ayırdı, sonra birlikte yeni bir bütün oluşturmamızı sağladı. Tüm fotoğrafların çoğalan anlamları; iki farklı bedende ve dilde pek çok yeni anlama ve şiire dönüştü.
Filiz: Ben reçel kaşıkladım, Ece’nin aklı ekmeğe sürülen reçelde kaldı.
Ece: Ben bir incir ağacı altında siesta yaptım, Filiz penceresine uzanan bir asmanın gölgesini aradı.
Bu projeler nasıl başladı? İlk çıkış noktası neydi?
Bu proje aslında bir kitap yapma kararından önce, tanışmamızla başladı. Bir tasarımcı ve bir kreatif metin yazarı olarak birlikte çalışmaya başladık. Bu çalışma hâli zamanla bizi birbirimize yakınlaştıran, düşünsel olarak da besleyen bir arkadaşlığa dönüştü. Sonrasında farklı projelerde de birlikte üretmeye devam ettik. Birbirimizin zihnini açtığımız, uzun uzun konuştuğumuz günlerden birinde kitap fikri ortaya çıktı. Ama onu yalnızca yazılacak bir metin olarak değil; kavramsal çerçevesi, anlam katmanları ve ölçeğiyle birlikte ele aldık. Belki de bu yüzden (Poem*) x (Burn), sadece bir yayın değil, birlikte düşünmenin ve birlikte bir dünya kurmanın uzantısı gibi gelişti.
Bu projede sezgi ile kurgu arasındaki dengeyi nasıl kurdunuz?
Ece: (Poem*) X (Burn) tamamen bir ArtBook olarak kurgulandığı için özellikle önden alınması gereken bazı kararlar, çizilmesi gereken bazı sınırlar vardı. Kurgu dediğimiz kısım bence konseptimizin şekillenmesini sağlayan “her şeyi başlatan” o ilk fikirdi. Salt fikri korumak ve ona sadık kalmak önemliydi. Sonrası tamamen sezgisel aktarımlarla, ritmik ifadelerle ilerledi ve bence iç içe geçti.
Önce güçlü bir kurgu kitabın ana hatlarını oluşturdu, sonra sezgilerimiz şiirleri yazdı ve sayfaları doldurdu. İstediğimiz denge tam olarak buydu. Özellikle, tasarım kararlarının sezgisel boyutlarımızı nasıl genişlettiğini kitabın tasarımcısı olarak Filiz’in daha kapsamlı aktaracağını düşünüyorum ve sözü kendisine bırakıyorum.
Filiz: Projede süreç çok sezgisel başladı. Biz bu görüntüleri en başından bir kitap çıkarmak için üretmedik; onlar zaten hayatımızın büyük bir parçası olan bir rota üzerinde, yürürken ve dururken biriken anların içinden çıktı. Önce yürüyüş, dikkat ve görüntü vardı; kitap fikrinin ortaya çıkmasıyla birlikte o görüntülerin bizde yeniden anlam kurduğu metinsel alan açıldı. Bu taraf oldukça sezgiseldi. Ama konsept, fotoğraf seçimi, başlıkları atamak ve gün sayısına karar vermek gibi çeşitli kararlar projenin başından beri kurgunun bir parçasıydı. Malzeme çoğaldıkça, özellikle benim tasarımcı tarafım devreye girdikçe, onu nasıl taşıyacağımız sorusu belirginleşti. Çünkü tasarım benim için yalnızca estetik bir karar alanı değil; sınır çizmek, parçalar arasında ilişki üretmek ve dağınık görünen şeyi bir yapıya dönüştürmek demek. Kitabın çift yönlü yapısı, iki sesin birbirine değme biçimi, sayfalar arasındaki akış ve ortada iki bölümü birbirine bağlayan iplik de bu kurgu düşüncesinin bir parçası oldu. O ip benim için sadece bir cilt detayı değil; iki ayrı sesi, iki ayrı yönü ve iki ayrı zaman hissini hem fiziksel hem de duygusal olarak birbirine bağlayan çok somut bir jest. Bu yüzden projede sezgi malzemeyi çağırdıysa, kurgu ve tasarım da ona formunu verdi diyebilirim.
İzleyici bu projede pasif bir okuyucu mu, yoksa aktif bir katılımcı mı?
Ece: “Ne her şeyi yakacak kadar yakınlaş bize
Ne de kalplerimizi donduracak kadar uzaklaş buralardan”
(1) Uyanış
Daha ilk sayfada okurla aktif bir ilişki kuracağımızı biliyordum.
Bir ateşin etrafında dururken, yaklaşmak da uzaklaşmak da bir karar ve bu mesafe her an değişebilir. İnsan bazen ateşi harlamak ister, bazen de kaçmak… Eğer ateşle oynuyorsan, hareketsiz kalmanın imkânı yok. Ben de yazarken en doğru mesafeyi aradım, durdum; yerimi ve ritmimi sürekli değiştirdim, bilinçli boşluklar bıraktım. O boşluklar hem benim için hem de okur içindi.
Ateş beni arsızca takip ederken bir mumun gölgesinde saklandığım, bir gölge oyununun içinde depar attığım anlarda kendime sorduğum bazı soruların cevabını hâlâ bilmiyorum.
Filiz: Bence bu projede izleyici ya da okur pasif bir yerde durmuyor; daha çok aktif bir katılımcıya dönüşüyor. Çünkü bu kitap tek bir anlam ya da doğrusal bir okuma önermiyor. Metinler, görseller, iki bölüm arasındaki geçişler ve bırakılan boşluklar okuru kendi çağrışımlarını kurmaya davet ediyor. Bir yandan da hepimizin aslında ortak olarak yürüdüğü, bildiği bir Bostancı–Dalyan hattı var; ama bu hat, bizim bakışımızla birlikte yeniden görünür hâle geliyor. Belki de tam bu yüzden kitap, çok gündelik ve sade olanın içinde meditatif, iyileştirici ve daha büyük bir bütünün parçası olduğumuza dair bir duygu önerebiliyor. Benim için kitap, tam da okur kendi hafızası, ritmi ve yakınlığıyla bu alana dahil olduğunda tamamlanıyor.
Bu projede görünmeyen ama hissedilen bir katman var mı?
Evet, bizce var, fakat bu katman sonradan eklenmiş bir şey değil; projenin en başından beri kitabın içinde. Çünkü çıkış noktamızda fiziksel bir eylem var: yürüyüş, ritim, tekrar, beden, nefes… Biz, hiçbir zaman yalnızca metin üretmek gibi bir yerden yaklaşmadık; kitabımıza özel bir dünya kurmak ve o dünyanın sınırlarını genişletmek istedik. Bu yüzden kitabın bir noktada performatif bir dile dönüşebileceğini, yalnızca sayfada kalmayıp fiziksel bir karşılık da bulabileceğini hissettik.
Bunu sadece biz seziyoruz diye düşünürken, kitabı okuyan bazı profesyonellerin de bu akışkanlığı ve ritmi fark edip benzer bir öneriyle bize gelmeleri konuyu bizim için çok daha ilgi çekici bir yere taşıdı. Bu da bize görünmeyen ama hissedilen o katmanın gerçekten orada olduğunu gösterdi.

Metin ve görselin birleştiği yerde yeni bir anlam mı doğuyor, yoksa mevcut anlamlar mı çoğalıyor?
Metin ve görselin birleştiği yerde tek ve kesin bir anlam doğduğunu düşünmüyoruz; bize daha yakın gelen şey, mevcut anlamların çoğalması ve derinleşmesi. Bu projede ikisi de birbirini açıklayan ya da tamamlayan sabit unsurlar gibi çalışmıyor. Her biri kendi başına bir var oluyor ama yan yana geldiklerinde aralarında yeni çağrışım alanları açılıyor. Bazen biri diğerinin içindeki sessiz bir duyguyu görünür kılıyor, bazen de aradaki mesafe okurun kendi hafızası için yeni bir alan yaratıyor. O yüzden bizim için mesele tek bir anlam üretmekten çok, anlamın katmanlarını çoğaltmak.
Metinler kişisel deneyimden mi, kurgu alanından mı, yoksa başka bir yerden mi besleniyor?
Ece: Yazma pratiğim “kesinlikle” kişisel ve bedensel bir deneyimden besleniyor. Şiirlerim sadece kelimeleri taşıyan bir araç değil, düşüncelerimin doğduğu yer. Bu kitap özelinde kusursuz ve özenle düşünülmüş metinler yaratmak yerine; yaşayan ve hareket eden, izler taşıyan ve arada kendi kendine konuşan cümleler kurdum. Hatta devrik cümlelerimi, kalbimi kıran hayallerimi bile sahiplendim. Nokta koyamadığım zamanlarda ise şiirler ve virgüller işimi çok gördü.
Filiz: Metinler büyük ölçüde kişisel deneyimlerden besleniyor, ama doğrudan orada kalmıyor. Gündelik hayatın içinden çıkan imgeler, yazının içinde başka çağrışımlara ve başka yoğunluklara açılıyor. Bu kitapta yer alan şiirler, bir anlamda evrene bıraktığım ilk şiirler olduğu için benim için oldukça kişisel bir yerde duruyor. Yaşadığım ev, odam, kentsel dönüşüm sürecindeki ‘evsiz’ kalma duygum, yıllardır manzaram olan çam ağacı ve her gün beni uyandıran malum karga, gün içinde tekrar tekrar karşılaştığım detaylar metinlerin içine kendiliğinden sızdı. Bazen de tek bir görüntü çok daha eski bir hafızayı çağırdı; örneğin, güneş ve yapraklar üzerine düşmüş bir apartman fotoğrafına bakmak bana babaannemin evini hatırlatmıştı. Aslında birçok imge, fark etmeden çocuklukla ilgili şeyleri de geri çağırdı. İlk şiirlerimin bu kadar kişisel bir yerden çıkacağını beklemiyordum ama sanırım insan bilmediği bir alana ilk adımını en çok bildiği yerden atıyor. Bu en tanıdık yer ise benim için önce ev’im sonra çocukluğum oldu.
“Burn” başlığı bir yok oluşu mu, dönüşümü mü, yoksa arınmayı mı ima ediyor?
Ece: Hepsi ve aynı anda 3 katmanlı bir varoluşun başlangıcı gibi. Bu soruyu bir kerede cevaplamak benim için çok çok zor ama deneyeceğim. Cevabı yazarken sağ elimdeki dövmeye bakıyorum. Sağ elimle yazdığım şiirlerimi çok seviyorum. Berlin’de geçirdiğim 33. yaşımı, içime sığamadığım, dışıma çıkamadığım o yılı düşünüyorum. Henüz her şeyden habersiz oluşumu ve Altes Müzesi’nde tek bir eser çekip kendimi dışarı atışımı… Aradan tam 3 yıl geçmiş. Bazı şeylerin yokluğunun şu anki varlığımı oluşturduğunu anlıyorum. Altes Müzesi’nde çektiğim Helios, kitabın kapak sayfasında kullanıldı. Elimin üzerindeki dövmede ise Oz Büyücüsü’nden bir alıntı var:
“You’ve always had the power my dear,
you just had to learn it for yourself”
Bence tüm bunlar, özellikle benim için semantik bir dönüşümün izleri gibi duruyor. Kitapta bilerek yaptığım ritmik tekrarlar, aynı sözcükleri kullanırken formlarını değiştirme hallerim; tıpkı kendimle ve ateşle yeniden kurduğum ilişki gibi.

Süreç boyunca sizi en çok zorlayan şey neydi?
Ece: Genelde düşünüp yazan biri değil, yazarken düşünen biriyim ama bu proje özelinde daha farklı bir yerden başlamam gerektiğini hissettim. Birkaç yıl önce evren tarafından kucağıma bırakılan, çok daha sert bir Burn enerjisini geri çağırdım. İlk defa bilmediğim bir yerden değil, daha iyi bildiğim bir yerden yazmaya başladım. Bu hal bıraz kısıtlayıcı hissettirse de kendime daha dıştan bakabilme halimdeki keşfe odaklandım.
Şimdiki hâlimle yazmak yerine, geçmişteki hâlimle “şimdiyi” yazdım. Bu yüzden çoğu zaman geriye bakarak yürüdüm ve bence yine de ilerledim.
Bu his kitabın pek çok sayfasında hissediliyor:
Geriye dönmek, geriye gitmek mi oluyor? (Emin değilim)
(12) We Are The Sun
Filiz: Benim için en zorlayıcı şey, önce yazan tarafımı sahiplenmekti. Daha önce çoğunlukla işlerime eşlik eden manifesto metinleri yazıyordum; şiir, benim için kamusal olarak açıldığım bir alan değildi. Bu yüzden başlangıçta asıl mesele, ne kadar dürüst olabileceğimi ve metne ne kadar müdahale etmem gerektiğini ayarlamaktı. Çoğu zaman yapıyı kuran, çerçeveyi belirleyen ve kontrolü elinde tutan tarafta durmaya alışığım. Bu projede ise biraz geri çekilip metnin beni nereye götüreceğini izlemem gerekti. O kolay değildi ama tam da bu yüzden zevkli ve öğreticiydi. Sanırım bu süreçte en çok, kontrol ile açıklık arasında durmayı öğrendim.
İkinci olarak, kitabın tasarımında iki yazıya da eşit mesafede durmak önemliydi. Metinlerden birinin diğerine yaslanmadığı, hiçbirinin ötekini gölgelemediği, ikisinin de kendi sesini ve tonunu koruyabildiği bir yapı arıyordum. Bu yüzden tasarım süreci boyunca aldığım kararları birkaç kez yeniden kontrol etmem, sadeleşmem, geri dönüp tekrar bakmam gerekti. Kitabın görsel dili tam da bu arayıştan gelişti: mümkün olduğunca sakin, dengeli ve birbirini yansıtan bir yerden. Minimal olmasının nedeni estetik bir tercih olmanın ötesinde, iki ayrı sesi aynı dikkat ve titizlikle taşıyabilme isteğiydi.




