DOT’un 20 Yılı ve İstanbul’da Başımıza Gelenler -
Kürklü Merkür.

DOT’un 20 Yılı ve İstanbul’da Başımıza Gelenler

DOT’un hikâyesi, bir tiyatro topluluğunun sahne üstündeki varlığından çok, İstanbul’un değişen yüzüyle kurduğu ilişkiyi anlatıyor. Bağımsızlık arayışı, mekân kayıpları, estetik cesaret ve hayatta kalma mücadelesi; bu yirmi yıllık serüvende tiyatronun kentle nasıl iç içe geçtiğini gösteriyor.

İstanbul’un kültürel ve sanatsal manzarası, son yirmi yılda sadece estetik bir kabuk değişimi değil, aynı zamanda yapısal ve sosyolojik bir dönüşüm yaşadı. Bu dönüşümün dinamiklerinden olan tiyatro sanatı, 2000’li yılların başından itibaren devlet ve şehir tiyatrolarının geleneksel hegemonyasına karşı «bağımsız» ve “alternatif” bir alan inşa etme çabasına girişti. Bu kurumsal ve sanatsal başkaldırının merkezinde yer alan tiyatrolardan biri de 2005 yılında kurulan DOT oldu.

DOT, sadece bir topluluk olarak değil, aynı zamanda bir çalışma modeli, bir mekânsal pratik ve bir anlatı devrimi olarak İstanbul tiyatro ekosistemini yeniden tanımlama çabasına girişti. 2000’li yılların Türkiye’si için, neoliberal politikaların derinleştiği, küreselleşmenin yerel kültürle girdiği etkileşimin hızlandığı ve orta sınıfın kültürel tüketim alışkanlıklarının dönüştüğü bir dönemin temsili denebilir. Bu dönemde tiyatro, 1990’ların sonundaki hantal yapısından sıyrılarak daha esnek, proaktif ve kentsel meselelere duyarlı bir kimlik arayışına girişti.

Bağımsızlık: Estetikten Önce Bir Tavır

DOT’un 2005 yılında kuruluşu, bu arayışın profesyonel ve radikal cevaplarından oldu. Kuruluş amacı, çağdaş tiyatronun seçkin ve şok edici metinlerini İstanbul seyircisiyle buluşturmak ve toplumsal sorgulama dinamiğini harekete geçirmekti. Bu dönemde İstanbul’daki alternatif tiyatrolar üzerine yapılan çalışmalar, bu grupların kendilerini tanımlarken en çok özgürce üretme isteğine vurgu yaptıklarını göstermekte. Bağımsızlık, bu yeni jenerasyon tiyatro için sadece ekonomik bir kategori değil, aynı zamanda sanatsal özerkliğin temel şartı olarak kodlandı.

“Bağımsız” kelimesi, tiyatro pratiğinde devlet sansüründen, kurumsal hiyerarşiden ve ticari gişe kaygılarından arınmış bir yaratım alanı anlamına gelmekteydi.

Bu dönemde bağımsız tiyatroların çalışma modelleri, geleneksel repertuar tiyatrolarından keskin bir şekilde ayrıldı: hiyerarşik yapı, dikey yapıdan, yatay ve kolektif üretim yapısına, sezonluk repertuar programları, proje bazlı ve esnek programlamalara dönüştü; yerleşik büyük salonlardan, değişken, mobil site-specific mekanlara geçildi; kamu bütçesinin yerini öz sermaye, sponsorluk ve gişe aldı. Klasik dramatik yapının kapıları post-dramatik yapı araştırmalarıyla zorlandı.

DOT’un Türkiye tiyatro literatürüne ve sahneleme pratiğine kazandırdığı en belirgin estetik devrim, 1990’ların ortasında Britanya’da doğan “In-Yer-Face” yeni yazım hareketidir. Bu hareket, neoliberalizmin yarattığı atomize olmuş bireyin şiddet, cinsellik, uyuşturucu ve yabancılaşma sarmalındaki yaşamını “kaba” ve “banal” olmaktan korkmadan sahneye taşımayı amaçlar.

DOT bu yaklaşımıyla, toplumsal tabuları yıkmayı ve dokunulmaz kabul edilen konuları irdelemeyi hedefledi. İzleyici bu evrende, güvenli bir mesafeden oyun izleyen pasif kişi değil, oyunun evreni ile kendi gerçekliği arasında arafta kalmış anonimin “performans sanatçısı” olarak tanımlandı. DOT sahnelediği Shopping and F***king, Kürklü Merkür ve Böcek gibi oyunlardaki şiddet ögesini sadece bir şok unsuru olarak değil, toplumsal bir uyanış yaratmak amacıyla kullandı.

Bu tarzın Türkiye’de gördüğü ilgi, kentsel şiddetin ve neoliberal dönüşümün yarattığı toplumsal travmaların bir yansıması olarak okunabilir. Bu hikâyeler, toplumsal “gölge”nin keşfi olarak değerlendirilmelidir; bireyin ve toplumun bastırılmış, kabul edilemez bulduğu parçalarını deşifre ederek bir tür kolektif bilinçdışı temizliği gerçekleştirir. Bu yaklaşım, DOT için, tiyatronun yaşayan bir organizma olarak güncel olanı yakalama zorunluluğunu vurgular.

Murat Daltaban

Mekân Bir Sahne Değil, Bir Politika 

Tiyatro mekânı, sanatsal üretimin gerçekleştiği fiziksel bir kutu olmanın ötesinde, kent politikalarının ve sınıf ilişkilerinin ortaya çıktığı uzamdır. DOT’un mekânsal yolculuğu, İstanbul’un kentsel dönüşüm süreçleriyle paralel bir seyir izler. Ekim 2005’te İstiklal Caddesi üzerindeki Mısır Apartmanı’nda kapılarını açan DOT, mekânı bir laboratuvar olarak kullanmıştır. Mısır Apartmanı, hem tarihsel bir konak olması hem de kentin en yoğun kamusal aksı üzerinde yer alması sebebiyle stratejik bir öneme sahipti. Taksim-Tünel ve Tarlabaşı- Cihangir kavşağı üzerinde konumlanmıştı. DOT, bu mekâna “sokağı” yerleştirmeyi amaçlayarak oyun-mekan ilişkisinde radikal bir deneme yapmıştır. Bu dönem, sanatın Beyoğlu’nun tarihsel dokusuyla kurduğu organik bağı temsil eder. Ancak kentsel rant ve mekânsal dönüşüm, bu tip bağımsız yapıları zamanla dışladı. DOT’un Mısır Apartmanı’ndan ayrılmak zorunda kalması, İstanbul’un soylulaştırma politikalarının bir sonucu olarak okunmalıdır. DOT’un mekânsal felsefesinin merkezinde “Kara Kutu” formundaki sahneler yer alır. Kara kutu; duvarların, tavanın ve zeminin siyah olduğu, sınırların yok olduğu bir boşluğu temsil eder, her oyunun kendi evrenine göre mekanı yeniden kurgulamasına olanak tanır. Mekanı bazen bir meydan sahneye bazen de mekanın bir sahne olarak tasarlanmasına imkan vererek seyirciyi de performatif bir unsur haline getirir.

Bağımsız tiyatroların en büyük sürdürülebilirlik sorunu finansal kaynakların kısıtlılığıdır. DOT, diğer birçok bağımsız topluluğa göre daha profesyonel ve kurumsal bir yapı inşa etmeyi başardı. Profesyonel kadro, etkin basın ilişkileri ve büyük prodüksiyonlar gerçekleştirebilme kapasitesi, DOT’u İstanbul tiyatro pazarında belirgin bir marka haline getirdi. DOT’un finansal modelinde kurumsal sponsorluklar kritik bir yer tutmaktadır. Bu iş birlikleri, sadece maddi destek sağlamakla kalmamış, aynı zamanda “DotBilsarda” veya “DotKoleksiyonda” gibi projelerle tiyatronun farklı lokasyonlarda görünürlük kazanmasını sağlamıştır. Kurumsal sponsorluk, sanatın özerkliğini koruma ve finansal sürdürülebilirliği sağlama arasında hassas bir denge gerektirir. Şirket politikaları ile sanatın eleştirel kimliği arasındaki bu dans, 21. yüzyıl sanat ekonomisinin bir gerçeğidir.

Beyoğlu’ndan Kadıköy’e Kayan Harita

2005-2025 projeksiyonunda, ekonomik göstergelerin tiyatroya erişim üzerindeki etkisi enteresan. İstanbul Planlama Ajansı (İPA) verilerine göre, 2005 yılında bir öğrenci KYK bursunun %3,5’i ile bir tiyatro günü geçirebilirken, 2025 yılında bu oran %15,3’e yükselmiştir (YZ halüsinasyon görmediyse). Bu durum, tiyatronun giderek bir orta-üst sınıf etkinliğine dönüşme riskini ve bağımsız tiyatroların seyirci profili üzerindeki daraltıcı etkiyi göstermekte. Yirmi yıldaki en büyük tiyatro hareketi, Beyoğlu merkezli yapının Kadıköy’e kaymasıdır. 2000’lerin başında Beyoğlu’nun ara sokaklarında yeşeren bağımsız sahneler, semtin soylulaştırılması, kira artışları ve sosyal dokunun değişimiyle birlikte varlıklarını sürdürmekte zorlandılar.

Kadıköy, özellikle 2010’ların ikinci yarısından itibaren bu sahnelerin yeni merkezi haline geldi. 2024-2025 verilerine göre Kadıköy, 24 bağımsız sahneyle açık ara ilk sırada yer alıyor. Bu sahneler, sadece birer tiyatro salonu değil, aynı zamanda mahalle kültürüyle eklemlenen, sokağın kamusallığını besleyen ve yerel halkla doğrudan etkileşim kuran düşünce üretim mekanları haline geldi. Kadıköy’deki bu kümelenme, tiyatronun kentsel doku ile kurduğu ilişkinin toplumsal bir tartışma ortamı yaratma işlevini ön plana çıkarıyor. Sanatçıların bakış açısı, mekanın kullanım biçimlerini ve çevreyle olan etkileşimini doğrudan belirleyerek geleneksel yöntemlerden farklı kamusallık araçları üretmekte.

Krizler Çağında Tiyatro

Son yirmi yılda toplumsal ve küresel krizler, tiyatronun hem içeriğini hem de hayatta kalma yöntemlerini kökten değiştirdi. 2013 Gezi Parkı eylemleri sürecinde tiyatro, toplumsal muhalefetin en görünür ve yaratıcı araçlarından biri haline geldi. Olaylar devam ederken sahneye taşınan oyunlar, toplumsal belleğe katkıda bulunurken yeni bir muhalefet dili inşa etmişti. Pandemiyle birlikte Mart 2020 itibarıyla perdelerin kapanması, tiyatro sektörünü varoluşsal bir krize soktu. Bu dönemde, fiziksel temasın imkânsızlığı tiyatrocuları dijital formlar denemeye yöneltti. Eski kayıtların erişime açılması, online gösterimler ve interaktif uygulamalar bu dönemin belirleyici pratikleri oldu. DOT, pandemi sürecinde “DotOrmanda” projesiyle kapalı mekanların risklerine karşı doğayı bir sahne olarak kurguladı.

Yirmi Yılın Ardından

İstanbul tiyatrosunun son yirmi yılı, estetik ve mekânsal bir devrimin hikâyesidir. Beyoğlu merkezli başlamış kent politikalarıyla dönüşmüş, Kadıköy eksenli bir dayanışma modeline evrilmiştir. Tiyatronun geleceği, sokağın sertliği ile kurumsal profesyonelliğin, kentsel bellek ile teknolojik imkanların nasıl harmanlanacağıyla şekillenecektir. Bağımsız tiyatro, ekonomik tüm baskılara rağmen özgürce üretme tutkusuyla aktivist ceketini giymiş seyircisiyle İstanbul’un toplumsal vicdanı ve kültürel laboratuvarı olma işlevini sürdürmekte. Bu yirmi yıllık süreç, sanatın sadece bir temsil değil, kentsel yaşamı ve toplumsal ilişkileri yeniden inşa eden dinamik bir güç olduğunu kanıtlamıştır.

 

 

2026’nın Öne Çıkan Konserleri

0 0,00