Canavarlardan ne öğrenebiliriz? -

Canavarlardan ne öğrenebiliriz?

Hara’daki ‘Canavarların Vaatleri’ sergisi, “canavar”ı dışlanan bir öteki olmaktan çıkararak, sınıflandırılamayan bir potansiyel ve alternatif bir bilgi alanı olarak ele alıyor.

Ezgi Hamzaçebi, Canavarların Vaatleri (Türkçe Feminist Spekülatif Kurmacaya Dahil Olanlar) adlı kitabında canavarın tanımının insan tanımından ve insanın dünyayla kurduğu ilişki biçiminden ayrı düşünülmeyeceğini yazar. Bu tanım öyle bir yere doğru ilerler ki aslında insan tarafından dışlanan ve insanın kendi gibi olmayan her ‘şeyi’ adlandırdığı bir dünyada buluruz kendimizi. Bu dışlama durumu bir tür ayna görevi görür. Dışlanan mı ya da dışlayan mı daha zor durumdadır ya da nasıl bir var oluş sürecinden bahsedebiliriz? Sorusuyla karşı karşıya getirir bizi.

Hamzaçebi’nin küratörlüğünde Hara’da gerçekleşen Canavarların Vaatler sergisinde ise yazar, “canavar” olarak görülen insan ve insan olmayan bedenlerin ve hâllerin temsillerini araştıran on sanatçıyı bir araya getiriyor.

Sergide, sanatçılar, A. Serkan Aka, Canavar, Hilal Polat, İrem Aydın, Lara Ögel, Ömer Tevfik Erten, Seçil Epik, Şafak Şule Kemancı, Yaşam Şaşmazer, Zeynep Kılınç canavar tanımını, heykel, yerleştirme, fotoğraf ve video gibi farklı mecralarda, bedenleri ve kimlikleri sabit kategoriler içinde tanımlamak yerine, eşikte ve askıda kalma hâlleriyle ele alıyor. Böylece, insan ile insan olmayan, canlı ile cansız, doğal ile yapay, işlevsel ile atık, görünür ile bastırılmış olan arasındaki sınırlar bu işlerde sürekli yer değiştiriyor, çözülüyor ya da bulanıklaşıyor.

Yaşam Şaşmazer, Udagan, 2026. Ağaç dalı, ahşap merdiven, protez bacak, silikon, elastik bandaj, sargı bezi, sünger, poliüretan, elyaf, alüminyum tel, zincir, kanca, kantar, dikiş iğnesi, iplik, yosun, toprak

Kusur, mutasyon, hibritlik ve karanlık sergide birer sapma değil, potansiyelin, direncin ve başka türlü var olma ihtimallerinin izleri olarak karşımıza çıkıyor. Sergi, canavarı bir tehdit olarak değil, sınıflandırılmaya direnen, zamansallıkları üst üste bindiren ve henüz tam olarak tanımlanamayan gelecekleri sezdiren bir eşik figürü olarak ele alıyor.

Diğer yandan, sergiye bakarken Hamzaçebi’nin Canavarların Vaatleri kitabına da bakmak gerekiyor. Kitapta yazarın açtığı tartışma, canavarı yalnızca dışlanan ya da öteki olan bir figür olarak değil, aynı zamanda normun sınırlarını görünür kılan bir eşik olarak konumlandırıyor. Feminist spekülatif kurmaca içinde canavar, sabit kimlikleri, ikili karşıtlıkları ve hiyerarşileri bozan bir imkân alanı olarak belirir; insan-merkezli bakışın dışında kalan varoluş biçimlerini düşünmeye davet ediyor. Bu anlamda canavar, yalnızca bir temsil değil, aynı zamanda bir düşünme aracı olarak ele alınıyor—bedenin, kimliğin ve zamanın katı tanımlarını çözerek yeni ilişkilenme biçimlerinin kapısını aralıyor.

Sergide ise Hamzaçebi tam bu düşünsel zeminde, canavarı bir korku nesnesi olmaktan çıkarıp potansiyel bir bilgi alanı olarak ele alıyor. Sergideki eserler, bu vaadi maddesel ve görsel bir düzleme taşıyarak izleyiciyi tanımlanamayanla, belirsizlikle ve dönüşümle yüzleşmeye çağırıyor. Böylece canavar, yalnızca dışlanan değil, aynı zamanda yeni bir epistemolojinin, başka türlü bilmenin ve var olmanın eşiğinde duran bir figür hâline geliyor.

Sanatçıların kendi anlatıları üzerine

Burada önemli olan noktalardan biri de serginin, kitabın doğrudan bir uzantısı ya da görsel bir çevirisi olarak kurgulanmamış olması. Aksine, Hamzaçebi’nin de belirttiği gibi, sanatçıların kendi anlatı evrenlerinden getirdikleri hikâyeler serginin asıl zeminini oluşturuyor. Her biri bambaşka anlatılardan ilham alan bu üretimler; kimi zaman kişisel deneyimlere, kimi zaman kolektif mitolojilere yaslanarak çoğalıyor. Bu çoğulluk, sergiyi tek bir okuma biçimine kapatmak yerine, izleyicinin de kendi hikâyesini taşıyarak dahil olabileceği açık bir alana dönüştürüyor. Her karşılaşma, yeni bir bağlantı, yeni bir anlatı ihtimali yaratıyor.

Öte yandan, canavar figürünün tarih boyunca bir “tehdit” olarak kodlanmış olması, sergide bilinçli biçimde tersine çevriliyor. Canavar burada sınıflandırılamayan bir potansiyel olarak ele alınırken, aynı zamanda bilginin nasıl kurulduğunu ve sınırların nasıl çizildiğini de görünür kılıyor. Hamzaçebi’nin edebiyat araştırmalarından taşıdığı “musallat olma” fikri, bu bağlamda görsel alanda da hissedilir hâle geliyor: Eserler, yalnızca temsil ettikleri şeylerle değil, izleyiciyle kurdukları ilişkiyle de bir tür sızma, yer değiştirme ve çoğalma hâli yaratıyor. Bu nedenle sergide yer alan sanatçıların, kendi imge üretim mekanizmaları üzerine düşünen ve temsilin sınırlarını sorgulayan bir yaklaşım geliştirmeleri belirleyici bir rol oynuyor.

A. Serkan Aka, Havada, 2024. Buluntu mobilya parçaları

Serginin bir diğer katmanı ise kusur, mutasyon ve deformasyonu birer eksiklik değil, üretken bir alan olarak ele alması. Günümüzün sürekli optimize edilmek istenen, kusursuzluk fikriyle şekillenen estetik rejimine karşı, bu işler bilinçli bir direnç hattı kuruyor. Zeynep Kılınç’ın hayret ve merakı merkeze alan yaklaşımından, Hilal Polat’ın yarı-oluş hâllerine, A. Serkan Aka’nın kontrolü reddeden malzeme ilişkilerinden, Ömer Tevfik Erten’in dijital arızayı bir geri dönüş biçimi olarak ele alışına kadar uzanan bu üretimler, kusurun aslında bastırılmış potansiyelleri açığa çıkaran bir eşik olduğunu gösteriyor.

Bu bağlamda sergi, yalnızca canavarı yeniden düşünmeye değil, aynı zamanda görme biçimlerimizi de dönüştürmeye davet ediyor. Belki de en kritik mesele burada ortaya çıkıyor: Sanat, bize yalnızca başka dünyaları göstermekle kalmaz, aynı zamanda o dünyalarla nasıl ilişki kurabileceğimizi de öğretir. Ve belki de canavar, tam da bu yüzden, bugün hâlâ heme edebiyatta hem de kavramsal sanatta en güçlü düşünme figürlerinden biri olmaya devam ediyor.

Sergi de tam bu düşünsel zeminde, canavarı bir korku nesnesi olmaktan çıkarıp potansiyel bir bilgi alanı olarak ele alıyor. Hamzaçebi’nin kitabında işaret ettiği gibi, canavarın vaat ettiği şey belki de kesinlikten vazgeçebilme cesaretidir. Bu sergideki işler, bu vaadi maddesel ve görsel bir düzleme taşıyarak izleyiciyi tanımlanamayanla, belirsizlikle ve dönüşümle yüzleşmeye çağırıyor. Böylece canavar, yalnızca dışlanan değil, aynı zamanda yeni bir epistemolojinin, başka türlü bilmenin ve var olmanın eşiğinde duran bir figür hâline geliyor.

Kırılgan bir kavram

Birçok eserde, “canavar” kavramını tekil bir temsilden çıkararak çoğul bir deneyim alanında var olduğunu görüyoruz. Kimi işlerde beden parçalanıyor, çoğalıyor ya da tanıdık formunu kaybederek başka varlık biçimlerine doğru evriliyor; kimi işlerde ise malzemenin kendisi —atık, kırılgan, organik ya da sentetik— bu dönüşümün taşıyıcısı hâline geliyor. Bu anlamda sergi, yalnızca temsili değil, maddesel bir dönüşüm alanı da kuruyor.

Bazı işler izleyiciyi doğrudan karşısına alırken, bazıları daha sessiz, daha içe dönük bir gerilim yaratıyor. Bu gerilim, tanıdık olan ile yabancı olan arasındaki ince çizgide ortaya çıkıyor. Tam da bu noktada canavar, korkutucu olanın ötesine geçerek, bilinmeyenle kurulan bir ilişki biçimi hâline geliyor. Canavar dediğimiz şey, henüz anlamlandıramadığımız, ama tam da bu yüzden dönüştürücü bir potansiyel taşıyan varoluş biçimi olarak önümüze çıkıyor..

Sergi, izleyiciyi sabit kimliklerin ve kesin sınırların ötesinde düşünmeye davet ediyor. Canavar burada yalnızca bir figür değil, bir yöntem, bir bakma biçimi olarak beliriyor. Canavarlardan ne öğrenebiliriz sorusu içinde yeni düşünce alanlarıyla karşılaşıyoruz. Belki de en başta, kendimizi ve dünyayı tanımlama biçimlerimizin ne kadar kırılgan, ne kadar geçici olduğunu öğreniyoruz… Ve belki de, tam da bu kırılganlıkta yeni bir düşünme ve var olma alanı açılıyor.

Sergi, HARA İstanbul’da 26 Temmuz 2026’ya kadar görülebilir.

 

 

Mayıs 2026 Sergileri

0 0,00