Eskişehir’i İstanbul dışındaki en güçlü çağdaş sanat duraklarından biri hâline getiren OMM’nin uzun soluklu sergileri arasına eklenen Ferahfeza, sofrayı yalnızca yemek yenilen bir yüzey değil; duyguların, anıların ve kolektif hafızanın biriktiği ortak bir alan olarak ele alıyor. Resim, heykel, yerleştirme ve video üretimlerinden oluşan seçki; neşeyi, flörtü, dostluğu, yas tutmayı, barışmayı ve kutlamayı aynı masa etrafında yan yana getiriyor. Burada masa, konuşmanın başladığı, vedaların yapıldığı, barışın ilan edildiği ve hayatın ritminin aktığı bir sahneye dönüşüyor. Sergi, gündelik olanın içindeki görünmez bağları görünür kılarken, izleyiciyi kendi hatıralarının içinden geçmeye çağırıyor; tanıdık bir sıcaklıkla, ortak duyguların etrafında buluşmaya davet ediyor. Bu çok katmanlı serginin küratöryel kurgusunu ve sofranın izini sürdüğü duygusal haritayı küratörü Yağmur Elif Ertekin ile konuştuk.
Ferahfeza sizin ilk kişisel küratöryel serginiz. Sofra temasını seçmenizin ardında hangi düşünceler vardı?
Bir kutlama sergisi yapma fikri uzun süredir aklımızdaydı; bir arada olmanın mutluluğu, umut, hafiflik ve keyif duygularının buluştuğu yer olarak sofra adeta kendiliğinden merkezde belirdi. Sofrayı yemek yenilen yer olmanın ötesinde paylaşıma, tanışmaya, buluşmaya, kavuşmaya ve tüm insani duygulara açık bir mekân olarak gördük. Özellikle sıcak iklim kültürlerinde, bir araya gelinen hemen her durumun uzantısı olarak bir sofra görürüz. Toplantılar, cenazeler, düğünler, arkadaş buluşmaları, eski adı ile sayfiyeler günümüzdeki yaygın kullanımı ile yazlık siteler, deniz kenarındaki halk plajları, lokantalar, barlar, meyhaneler, parklar, bahçeler… Hepsinin ortak paydasında bir sofra ve ritüelleri var.
Sofrayı çok sesli bir yaşam alanı olarak ele alıyorsunuz. Bu duygusal çeşitliliği kurgularken hangi duygular sizin için belirleyiciydi ve Ferahfeza’nın izleyicide bırakmasını umduğunuz temel his nedir?
Bildiğiniz gibi Ferahfeza, Türk müziğinde hem neşelendiren hem de hafif bir sızı bırakan bir makam. Fakat biz Ferahfeza’nın daha çok kelime anlamına odaklandık; genişleten, ferahlatan, sevinci artıran, insanın içini açan bir hal. Bir sofra etrafında buluşmanın, dertleşmenin, paylaşmanın, neşesin ya da hüznün ardından hissedilen o “göğsünün genişlemesi” halinin bir yansıması adeta. Sergide ortaya çıkan duygunun ferahlatıcı, insanı sıkıştırmayan bir yerde durmasını önemsedik. İzleyicinin sergiden ayrılırken içinde bu ferahlığı taşıması da bizim için önemliydi. Serginin ruhu biraz buradan şekillendi; farklı hislerin bir aradalığından doğan bir açıklık hali.

Sergide sofra; ritüel, kutlama, yas ve gündelik hayatın kesiştiği bir alan olarak karşımıza çıkıyor. Bu katmanlı yapıyı kavramsal çerçevede nasıl tanımlıyorsunuz?
Sergide sofra, tek bir işleve ya da duyguya indirgenen bir alan olarak değil; ritüelin, kutlamanın, yasın ve gündelik hayatın iç içe geçtiği bir kesişim noktası olarak ele alınıyor. Sofranın ev sahipliği yaptığı keyif, huzur, huzursuzluk, kahkaha ya da suskunluk gibi birbirinden çok farklı hallerin hepsinin seçkide yeri var. Çünkü bu duygu çeşitliliği, insan deneyiminin kendisini oluşturuyor.
Bu katmanlı yapıyı kavramsal çerçevede tanımlarken, sofrayı hayatın farklı alanlarında tekrar tekrar karşımıza çıkan bir ortak zemin olarak düşündük. İş toplantılarından cenazelere, düğünlerden arkadaş buluşmalarına; sayfiyelerden bugünün yazlık sitelerine, plajlardan lokantalara, barlara, meyhanelere, piknik alanlarına hatta okul yemekhanelerine kadar uzanan geniş bir yelpazede, sofranın biçimi ve ritüelleri değişiyor. Ancak bu farklı bağlamların her birinde sofra, insanları bir araya getiren, ilişkilerin kurulduğu ve duyguların açığa çıktığı bir alan olmaya devam ediyor. Sergi, bu nedenle sofrayı idealize eden ya da tek bir anlamla sabitleyen bir anlatı kurmak yerine, onun taşıdığı çoklu halleri ve çelişkileri görünür kılmayı amaçlıyor. Sofra, burada hem gündelik hayatın doğal bir parçası hem de farklı duyguların üst üste binebildiği bir deneyim alanı olarak ele alınıyor.
Farklı ülkelerden, farklı kuşaklardan ve disiplinlerden sanatçılar bir arada. Bu çoklu coğrafya ve üretim biçimlerini aynı “sofra” etrafında buluştururken sizin için ortak bağ neydi?
Her hisse, ana ve duruma; farklı kuşaklardan, farklı coğrafyalardan ve pratiklerden sanatçıların okumaları aracılığıyla, bu kadar yakından ve bir arada şahit olmak beni çok heyecanlandırdı. Sinan Orakçı’nın Ziyafet isimli eseri ve Hans op De Beeck’in Kutlama isimli eserinde olduğu gibi; görkemli bir şölen sofrasının farklı perspektiflerden seçkiye dahil edilmesi tam olarak bu çeşitlilik ve ortak payda üzerinden bir okuma. Hem geçmişe hem bugüne, hem kendi coğrafyamıza hem uzaklara bakmak ve bununla beraber farklı pratiklerle hayata geçirilmiş ifade biçimlerini keşfetmek sergiye tıpkı sofra kavramı gibi çok yönlü, çok geniş bir açılım kazandırdı.
Fikret Mualla’nın coşkulu ama kırılgan kent sahneleri, Ferahfeza’da kurduğunuz paylaşım, yakınlık ve yalnızlık arasındaki gerilimi nasıl görünür kılıyor?
Fikret Muallâ’nın eserlerinde genelde sanatçının kamusal alanlarda gözlemlediği gündelik hayat sahnelerine tanık oluyoruz. Kahveler, meyhaneler, sokaklar ve Pazar yerleri, onun resimlerinde en çok varolan ve hayatın sürekli aktığı mekanlar. Eserlerindeki figürler yan yana, aynı alanı paylaşıyorlar; ancak bu birliktelik bilinçli olarak inşa edilmiş bir yakınlık halinden çok, kentin sunduğu gündelik karşılaşmaların doğal bir sonucu gibi hissediliyor. Bu yan yanalık, ne tam bir bütünlüğü ne de belirgin bir kopuşu temsil ediyor; gündelik hayatın sürekliliği içinde kendiliğinden var oluyor. Seçkideki Fikret Mualla eserlerinin, serginin gündelik hayatı kutlayan ama onu romantize etmeyen yaklaşımıyla örtüştüğünü düşünüyorum. Sofra ve kamusal alan, bu sergide sembolik ya da törensel bir anlamdan çok, hayatın aktığı bir zemin olarak ele alınıyor. Muallâ’nın kent sahneleri, Ferahfeza’nın merkezine yerleşen paylaşım fikrini; olağan, geçici ve tekrar eden bir gündelik deneyim olarak düşünmeye imkân tanıyor.

Sergide resim, heykel, fotoğraf ve video gibi farklı mecralar iç içe ilerliyor. Bu malzeme çeşitliliği, sofranın kültürel ve duygusal kodlarını anlatmada nasıl bir rol üstleniyor?
Sergide farklı mecraların bir arada ilerlemesi fikri seçkinin ilk aşamalarından beri masamızda idi. Hem geçmişe hem günümüze bakmak; bunu yaparken de değişen, eksilen, artan, form değiştiren öğeleri ve duyguları birlikte görebilmek istedik. Bu bakış, doğal olarak mecra çeşitliliğini de beraberinde getirdi. Bir kutlama sergisi yapma fikriyle yola çıktığımız için, bu kutlamayı tek bir dönem, mecra ya da coğrafyayla sınırlamak bize doğru gelmedi. Aksine, çeşitliliği artırarak bu duyguyu daha kapsayıcı ve evrensel bir hâle getirmek istedik. Sofranın, birlikteliğin ve beraber olmanın taşıdığı coşkuyu; neşesiyle, kırılganlığıyla ve tüm duygusal katmanlarıyla ancak bu çeşitlilik içinde görünür kılabileceğimize inandık.
Seçkide geçmiş, bellek ve kültürel aktarım önemli bir yer tutuyor. Sofrayı bir hafıza mekânı olarak ele almak sizin için ne ifade ediyor?
Seçkiyi oluştururken odaklandığım en önemli başlıklardan biri, Cumhuriyet öncesi ve sonrası kent yaşamı oldu. Modernleşme ile farklılaşan sosyalleşme biçimleri, eğlence kültürü, meyhane ve kahvehane geleneğinin dönüşümü ve tüm bunların günlük hayata nasıl yansıdığı, seçkinin oluşumunda temel referans noktalarım arasında yer aldı. Binlerce yıldır süregelen bir arada olma ritüelleri, her durumda birbirine ve birlikteliğe başvurma refleksi; meyhane, lokanta ve müdavimlik kültürü ve bunların Türkiye’nin sosyo-kültürel tarihinin oluşumundaki rolü, serginin anlatısını şekillendiren güçlü bir zemin hazırladı.
Farklı koleksiyonlardan gelen eserler bir araya geliyor. Bu koleksiyon çeşitliliği serginin anlatısını nasıl etkiledi, küratöryel olarak nasıl bir denge kurdunuz?
Sergide hem kurucularımız Erol Tabanca ve İdil Tabanca’nın koleksiyonlarından eserler mevcut, hem de farklı kıymetli koleksiyonlardan ödünç aldığımız eserler var fakat seçki böyle bir çeşitlilik gözetilerek oluşturulmadı, sanatçılara ve eserlere odaklanarak ilerledik.
Ferahfeza’nın Eskişehir’de, OMM’de sergilenmesi bu kurguyu nasıl etkiledi? Sergi İstanbul’da olsaydı sizce izleyici deneyimi farklı olur muydu?
OMM kuruluşundan bu yana evrensel bakış açısına sahip, bulunduğu coğrafya ile güçlü ilişkiler içinde olmasına rağmen yalnızca lokal ile sınırlı kalmayan, Türkiye’nin ve dünyanın dört bir yanından ziyaretçi çeken bir müze. Dolayısıyla serginin Eskişehir’de olması ile İstanbul’da olması arasında bireysel ziyaretçi deneyimi açısından bir fark olduğunu düşünmüyorum. Bununla birlikte, konumu gereği OMM farklı ilgi alanlarından ziyaretçileri çeken bir buluşma noktası. Anadolu’nun pek çok iline olan yakınlığı, hızlı tren hattı üzerinde bulunması gibi etkenler burada rol oynuyor diye düşünüyorum. Özellikle hafta sonları sergiye olan yoğun ilgi de bunun göstergesi niteliğinde ve bizi mutlu ediyor.




