Hem umut hem korku çağrıştıran, bir kuşağın sloganına dönüşmüş bu söz dizisi, bugün sanki gerçekleşmiş bir kehanet gibi üzerimize çökmüş durumda. Geri dönüşsüz değişimlerin baskısı, kolektif bir yas tutma ihtiyacını iyice görünür hâle getiriyor. Bunun bir nedeni de eskiyi neredeyse hep bir “kayıp cennet” olarak hatırlamamız. Oysa özlüyor olsak bile, geçmişe daha soğukkanlı yaklaşabilmek mümkün aslında. Böyle olunca da iki temel ruh hâli içimizde şu çatışmayı ortaya çıkarıyor: Ya eskiyi idealize ediyor, patolojik bir nostaljiye saplanıyoruz; ya da onu romantize etmeden, kaybı ve dönüşümü kabul edip yasımızı tutarak yolumuza devam etmeye çalışıyoruz.
Eskinin ülküleştirilmesi, ya da “daha havalı” bir ifadeyle patolojik nostalji, giderek kolektif bir mite dönüşme riskini de barındırıyor. Geçmişe özlemle “Eskiden şöyleydi, bizim kuşak başkaydı, altın çağı yaşadık” dediğimizde, genellikle geçmişi seçici hatırladığımızı; olumsuz yaşantıları, eşitsizlikleri, şiddeti sildiğimizi fark etmiyoruz. Başka bir deyişle, günün sorunlarından kaçıp, hayalde gerçekleştirilen “steril bir kayıp cennet” yaratıyoruz. Bunu yaparken de, hayalde kalmaması için elimizden geldiğince, var gücümüzle geri getirmeye çalıştığımız anılar, nesneler, duygular, imgelerden yararlanıyoruz; ama olmuyor. Görüntüsü benzese de yediğimiz şey, elimize aldığımız nesne, gördüğümüz manzara artık o değil.
Bütün bunların en görünür hâle geldiği mecra, günümüzde sanat yapıtlarının restorasyonu başlığı altında yapılan müdahaleler. Bugünlerde, eski fotoğrafların “iyileştirilmesi”, renklenmesi, netleştirilmesi veya sanat eserlerinin ya da tarihî binaların restorasyon adı altındaki başkalaşımı ile sürekli karşı karşıyayız. Her gün sosyal medyada karşımıza çıkan, yapay zekâ ile eski fotoğrafları canlandıran programların pazarlamaları sırasında, yüzleri netleştirip lekeleri silen uygulamalar görüyoruz. Onlar bir bakıma zamanın izlerini siliyor ve geçmişi kusursuzca geri getirme vaadinde bulunuyorlar; ama bunu, yaşanmışlığı yok etme pahasına yapıyorlar.
İyileştirme Arzusu
Üstelik, yalnızca mimariden, sanattan ya da fotoğraftan bahsetmiyoruz. Yollarda ya da medyada her gün görüntüleri gittikçe birbirine benzeyen insanlarla karşılaştığımızı düşünürseniz, bu “iyileştirme” arzusunun bedenlerimizi de kuşattığı anlaşılır. İnsanlar kendi bedenleri üzerinde de zamanın izlerini silmeye, adeta geçmişi –sanki mümkünmüş gibi– kusursuzca geri getirmeye çalışıyorlar. Bir “iyileştirme, yeniden yapılandırma” çılgınlığına kapılmış olduğumuz yadsınamaz. Ne pahasına? O ayrı bir konu tabii. Burada, Coralie Fargeat tarafından yazılıp yönetilen, ülkemizde Cevher adıyla gösterilen ve pek çok ödüle aday olmuş The Substance filmini anımsamamak olanaksız; film, tam da bu bedensel yeniden yapılanma takıntısının karanlık yüzünü sahneye koyuyor.

Oysa sanat, kimi zaman yıpranmışlığı vurgular ve kaçınmak şöyle dursun kaybı gözümüze sokar. Özellikle tarihî restorasyonlardaki gibi aşırı parlak renkleri, olmayan süslemeleri ve pürüzsüzlüğü hedeflemez. Elbette burada yapılan, bir sanat eserinin yeniden sunumundan çok, estetik bir fon olarak tüketilen turistik bir dekor inşa etme eylemidir. Eski fotoğrafların “canlandırılması” ve tarihî eserlerin “aşırı” restorasyonu, hiç sorgulanmadan yapıldığında bu patolojik nostalji duygusuna hizmet eder; kaybı, kırılganlığı, travmayı, her türlü tarihî izi örtmeye çalışır ve kolay, pürüzsüz bir geçmiş fantezisi üretir. Eleştirel sanat yaklaşımı işte belki tam da bütün bunları tersine çevirebildiği, zihinlerde bu tartışmaya yer açabildiği için çok kıymetli.
Yaşayan en büyük ressamlardan, hatta 21. yüzyılın Picasso’su diye anılan Alman ressam Gerhard Richter, örneğin, fotoğrafı referans alıp resme aktarırken yüzleri bilerek flu bırakır. Fotoğraf ve resim ilişkisi, “geçmişi high definition yapmak” için değil, onun belirsizliğini daha da görünür kılmak için kullanılır. Sanatçı, eski(miş) fotoğrafın “kalitesizliği”ni bir arıza unsuru olarak değil, belki de etik bir pozisyon olarak sahiplenir. Günümüz restorasyonları ise bunun tam tersini yapıyor: “Bozulmuş olan kabul edilemez; silelim, düzeltelim.” Bunun simgesi hâline gelen örnek ise, İspanya’daki Merhamet Mabedi Kilisesi’nde bulunan ve 20. yüzyılın başlarında Elías García Martínez’in yaptığı Ecce Homo (Latince: “İşte insan”) freskidir. Sanatsal açıdan önemsiz olsa da, geçtiğimiz aylarda 94 yaşında ölen, amatör ressam Cecilia Giménez tarafından 2012’de “restore edilerek” meşhur olmuş; uluslararası sansasyon yaratan müdahale ile“Ecce Mono”ya (Latince ve İspanyolcanın birleşimiyle “İşte maymun”) dönüşmüştür. İronik biçimde, esere başka bir müdahale yapılmamış ve bu hâliyle yapanlara ve yönetime büyük paralar kazandıran bir eğitim ve turistik cazibe merkezi haline gelmiştir.
Patolojik Nostalji
Başladığımız yere dönersek, son söz olarak ülkemizden örneklerle şunları söyleyebilirim: Bu yüzyılın ilk çeyreğinde “rejimi ihya” projeleri hiç bitmeyen yönetimin restorasyon anlayışının, tarihî eserlere uygulanan restorasyonlar üzerinden de okunması mümkün. Sümela Manastırı’na âdeta kaçak kat çıkarılması, 1950’lerde yol yapımı nedeniyle kısmen yıkılmış olan Mimar Sinan’ın Fındıklı’daki Süheyl Bey Camisi’nin “restore” edilerek “alışverişe de uygun” hâle getirilmesi, Valide-i Atik Külliyesi, Septimus Severus Köprüsü, Apollon Tapınağı, Arapgir Suceyin Taş Köprüsü ve son olarak Ayasofya Camii’nde, özellikle ‘turist kapısı’na benzeyen eklerle görünür hâle gelen renovasyon faciaları akla ilk gelen örnekler. Patolojik nostaljiden “geçmişe özlem” kısmını çekip alırsak, geriye sadece patolojik olan kalıyor. “Hiçbir şey eskisi gibi olmayacak” cümlesi, bağlama göre değişse de her zaman gerilimli anlamlar taşıyor; hem umut hem korku içerdiği için adeta tehdit ve vaat aynı cümlede buluşuyor. Aslında gerçekten hiçbir şeyin eskisi gibi olması mümkün değil; ama dekoratif restorasyon bize “Bakın, eskisinden de iyi oldu” diyerek yalan söylemeyi sürdürüyor. Bu sloganın, Topçu Kışlası’nı ihya etme gayretlerine direnirken ortaya çıkmış olması elbette tesadüf değil.


