Kaybın ve Yasın Kıyısında: Serseri Dalga -

Kaybın ve Yasın Kıyısında: Serseri Dalga

Fatma Belkıs’ın Serseri Dalga adlı sergisi İmalathane’de açıldı. Küratörlüğünü Aslı Seven’in üstlendiği sergi; yenilgi, kayıp, yas ve kaybetme kavramları etrafında şekilleniyor. Fatma Belkıs ve Aslı Seven, Serseri Dalga’nın çıkış noktasını, serginin ele aldığı meseleleri ve küratöryel yaklaşımını anlattılar. Serseri Dalga, 5 Aralık 2026 tarihine kadar İmalathane’de görülebilir.

//

Serginin isminden başlamak istiyorum. Serseri Dalga- sanki ismini öngörülemeyen, aniden ortaya çıkan ve yıkıcı olabilen bir doğa olayından alıyor. Sergide ise bu imgeyi duygusal krizlerle ilişkilendiriyorsun. “Serseri dalga” senin için nasıl bir duygusal ya da düşünsel metafora dönüştü? Sergi bu imgeden mi doğdu, yoksa üretim sürecinde mi onunla karşılaştın?

Fatma Belkıs: Bu olgu üretim sürecinde karşıma çıktı. Aslında ilk olarak İngilizcesi karşıma çıktı: rogue wave. Bu terim Türkçe’ye dev dalga ya da doğrudan bir çeviri olarak haydut dalga olarak da geçmiş. (Biz sergi ekibi olarak “serseri” demeyi daha doğru bulduk. Çünkü rogue haydut olmanın yanı sıra bir sonraki hamlesi tahmin edilemez, kural ve kanun tanımaz, nereden ne zaman geleceği belli olmayan bir karakterdir.) Okyanus ortasında hava değişimi ya da akıntılar sebebiyle fakat beklenmedik anlarda gelen çok büyük dalgaları tanımlayan bir terim. En başta bir doğa olayının insanlaştırılıp “rogue”, “haydut” ya da “serseri” denmesi ilgi çekici geldi ve bunu bir sergi ismi olarak düşünmeye başladık.

Sergi kayıp, yenilgi ve yas temalarında geziniyor. Kendi yas sürecimde ve pratiğimdeki araştırmalarımda karşıma çıkan ve aslında beni yas çalışması dediğimiz şeyle ilgili rahatlatan çok temel bir bilgi var: Kayıpla gelen gam, keder dalga dalga gelir. Yani biz kaybımızı yaşar, yasımızı tutarız, çalışmamızı yaparız ve bir süre bir şey yaşamayabiliriz. Sonra gün gelir, bir şey olur ve kaybımızla ilgili düşünmediğimiz bir şey karşımıza çıkar. Kaybımızın yasını tekrar tutmamız gerekir. Yani yas süreci ilerleme temelli, devam ettikçe listeden bazı şeyleri silebileceğimiz ve mutlak bir iyi olma haline ulaştığımız bir süreç olmaz bence. Bir kaybın yasının bir kere tutulması, tekrar tutulmayacağı anlamına gelmez. Bir dalga gelir ve bir daha, başka bir dalga gelir ve bir daha… Bazıları küçük ve beklediğimiz yerden gelir, ben örneğin Akdeniz’e kıyısı olan bir yerde yaşıyorum ve bu dalgalara daha alışığım. Bazıları da hiç beklenmedik bir anda gelir, çok büyüktür, her şeyi alt üst eder, yıkar geçer, batırır gemileri. Bu kötü bir şey de değil bu arada. Bundan sonra ancak yeni bir yolculuk başlar, yeni bir gemiyle belki, yeni bir mürettebatla. Bu yüzden serginin ismini çok seviyorum ve çok uygun olduğunu düşünüyorum.

Pratiğinde uzun zamandır dostluk, yoldaşlık ve bunların içinde kurulan görünmez “kontratlarla” ilgileniyorsun. Serseri Dalga’da ise dostluk ve dayanışma, kriz anlarında yön bulmanın yolları olarak karşımıza çıkıyor. Dostluğa bakışında önceki işlerinden bugüne değişen bir şey oldu mu? Dostluk kavramı aslında benim şiirlerimde de çok kullandığım bir tema, ama bu temanın içinde çok duygu var. Sizde hangi duygular ya da olaylar var?

FB: Ben sanırım 2013 gibi dostluk üzerine pratiğimi kurmaya çalıştım. Yaptığım işlerin hepsi bu tema ile ilgili olmasa da, pratiğimi dostluk ile şekillenen bir sistem olarak kurmak istedim. 13 yıl olmuş aşağı yukarı. Bu süre içinde dostluğa bakışımdaki değişimler hem sosyal hayatımda hem de pratiğimde oldu. Böyle olması kaçınılmaz gibi. Bu konuya ilgi duymaya başladığımda 20’li yaşlarımdaydım. Çok daha farklı bir politik iklimde yaşıyorduk ve ben de, benzer nesilden olan arkadaşlarım ve meslektaşlarım da bence farklı umutlarla pratiğimize devam ediyorduk. Ben ilk zamanlarda dayanışma ve işbirliği ile kurulan sistemlerin gerek ekonomik gerek sosyal ve duygusal sömürü ile ilgili her sorunumuzun çözümü olduğuna ve buna yeteri kadar inancımız olursa uyum içinde işleyen bir yapı kurabileceğimizi düşünürdüm. Şimdiye kadar bu gerçekleşmedi. Ve çok şey öğrendim. Aslında dayanışma ve işbirliği dediğimiz şeylerin aslında anlaması hiç de kolay olmayan, bir grup insan bir araya geldiğinde baskı ve sömürünün kendi kendini ne kadar istemesek de tekrar tekrar üretebildiğini gördüm. Daha doğrusu, tekrar tekrar üretebildiğimizi. Öğrendiğimiz sömürüyü ne kadar unutmaya çalışsak da tekrar üretiyoruz.

Ben zamanla beklentilerimi sınırlandırmayı öğrendim. Tüm sorunları çözmektense önümdeki tek bir sorunu çözecek bir sistem mesela. Elimden geleni yapmayı ve söz verip yapamadığım şeylerle ilgili bahane uydurup saldırmadan özeleştiri vermeye çalışmayı hâlâ öğreniyorum. Sınırları öğrendim, ne kadar önemli olduklarını ve sınır koymanın ne kadar zor olduğunu. Zamanla, ve sanırım önemli olan bir şey bu, patriyarkanın üzerimize itelediği bazı değerlendirme verilerinden kendimi azat etmeyi öğrenmeye çalıştım. Çözümü nasıl daha iyi, daha büyük, daha başarılı olmayı kovalamaktansa, yaptığım iş nasıl birileriyle konuşur da onların hayatları, kayıpları, dostlukları ve yas süreçlerinde azıcık da olsa eşlik edebilir diye düşünmekte buldum. Kendim için istediğim sosyal hakları, mesleğimin toplumsal karşılığını, kendimle birlikte başkaları için de istemekte buldum. Sahip olduğum kaynakları paylaşmanın ve bunun oluşturduğu geçici toplulukların özgürleştirici olduğunu gördüm. Bunlar, herhangi bir insan olan benim şahsi hayatımda öğrendiğim ya da fark ettiğim şeyler; ama sonuçta işlerim de bunlarla ilgili.

Sergide ‘acil durum’ ve acil duruma tepki verme fikri çok güçlü: ambulans, itfaiye bağlantısı, fırtına, su, kayıp ve yas… Ama acil durumun bireysel olmaktan çıkıp ortak bir duruma dönüşmesinden de söz ediyorsun. Aslında şu soru geliyor aklıma; ‘Bir başkasının acil durumu ne zaman bizim acil durumumuz olur?’  Bakım ve dayanışmanın başlayabilmesi için bu sınırın ortadan kalkması mı gerekiyor?

Aslı Seven: Bu sorunun cevabı aslında “bireysel” ile “kolektif” arasındaki sınırın nerede olduğunu düşündüğümüzle ilgili. Bu sınır içinde yaşadığımız toplumsal iklimin, siyasi ideolojinin bir ürünü olarak beliriyor ve bizi ve ilişkilerimizi şekillendiriyor, ama aynı zamanda müzakereye açık ve önemli bir direniş alanı. Acil durum karşısında ne kadar yalnızsak, o kadar sömürüye açık oluyoruz. Örgütlenme , dayanışma kapasitelerimizin bizden ve sosyal ilişiklerimizden koparılıp üzerinden siyasi veya ekonomik kâr edilebilir yapılara aktarıldığı bir dönemdeyiz. Bir başkasının acil durumunu paylaştığımızda veya yas sürecine eşlik ettiğimizde, bunları müşterek hâle getirdiğimizde bu sınırın kendisini ortak bir hareket ve dayanışma alanına doğru çekmiş oluyoruz.

‘Ambulans’ aynı anda bir metin, dört oyuncu için yazılmış bir performans, bir yerleştirme ve serginin diğer işlerini birbirine bağlayan kavramsal bir araç diyebilir miyiz? Bu performans ve eserlerin çeşitliliğinden biraz bahsedebilir misiniz? Bu kadar farklı disiplini bir araya getirmek nasıl şekillendi?

FB: Ambulans sergideki işleri bir araya getirip kavramsal bir çerçeve çizdiyse, bu beni sevindirir. Bir alanda uzmanlaşmış biri olmaktansa birçok alanda acemi kalabilmeyi önemsiyorum. Acemilik, benim için oyun alanını genişletiyor. O yüzden şu ya da bu disiplinde çalışmaktansa o an yaptığım iş ne istiyor ve gerektiriyorsa, biraz da cahil cesaretiyle, onu yapıyorum. Bu bilinçli acemilik, bence, tanıdık bir bağlam oluşturuyor. Çocukken oynanan oyunlar gibi neredeyse. Bu yüzden sergide heykel de var, sulu boyalar da, video ve yerleştirme de. Ambulans dışındaki işlerin çoğu geçtiğimiz yıllarda ürettiğim ya hiç gösterilmemiş ya da Türkiye’de seyirci karşısına çıkmamış işlerdi. Hepsi farklı dönemlerde, farklı anlatıların parçası oldukları için farklı malzemelerle üretildi ve farklı disiplinlerde işler hâline geldi. Yine de benzer temalarla ilgili oldukları için buluşmaları beni mutlu etti.

Yalnız şunu söylemezsem bir şeyleri gizlemiş gibi olurum. Kendimi disiplinlerle sınırlandırmak istemesem de, yazmak hayatımın bir parçası haline gelen bir pratik. Yazmayı seviyorum çünkü hiçbir şeye ihtiyaç duymadan üretebildiğim bir alan. O yüzden yazmak benim için bir başlangıç oluyor. Her iş bir metinle, çoğunlukla kurgusal bir hikâyeyle başlıyor. O metin her zaman seyirci karşısına çıkmıyor, ama diğer görsel işleri çağırıyor. Bu sergide Ambulans bir başlangıç diyebilir miyiz, bilmiyorum ama bir odak noktası olduğu kesin. Ambulans’ı 5-6 yıl önce bir film senaryosu olarak yazmıştım. Oturup bir metin yazmanın aksine, film yapmak çok fazla kaynağa ihtiyaç duyduğumuz bir pratik. Ve ben Ambulans’ı bir film olarak çekmek için gerekli kaynağa bu 6 yıl içinde ulaşamadım. Bu sergi için bu metni bir performans olarak ele alma fikri ortaya çıkınca hayal ettiğim filmi birebir bir performansa aktarmak çok yanlış geldi. Tamamen farklı bir şey olacaktı çünkü ben farklı bir insandım ve farklı bir bağlamdaydım. O yüzden son 3 ayımız Basma Seiba, Can Küçük, Esme Madra, Handan Demir ve kendimden oluşan ambulans ekibi ve serginin küratörü Aslı Seven ile beraber bu metni canlandırmaya kafa yormaktansa, bir metni ham malzeme olarak nasıl ele alabiliriz diye çalışarak geçti. Ambulans’ı bu sergi için tekrar düşünürken hep bir ara form olarak hayal ettim. Prova, canlı performans, oyun, metin, lecture performance, yerleştirme gibi alanlardan bir şeyler alan, arada kalmış ve tam olarak da tanımlayamadığımız bir formda olan bir iş. Bu bana heyecan veriyor. Performansın sahne tasarımını Can Küçük’le beraber yaptık. Can da sanatçı olduğu için ve birbirimizi bir süredir tanıyıp birbirimizin hayata ve sanat pratiğine yaklaşımına aşina olduğumuz için birbirimizle açıklıkla konuşabildik, birbirimize alan açabildik ve farklı sorumluluklar alarak en sonunda sergi mekanında yer alan dünyayı kurabildik. Ekip olarak metinle ya da sahne tasarımıyla ilgili paylaşımlarımız ve ihtiyaçlarımız bu işi şimdiki haline getirdi.

Sergide su ve ateş sürekli geri dönüyor; serseri dalgalar, yağmur, fırtına ve itfaiye bağlantısı üzerinden neredeyse kendi dillerini kuruyor. Doğal güçleri, insan ilişkileri ve duygular hakkında konuşmanın bir yolu olarak kullanma fikri senin üretiminde nasıl ortaya çıktı? Buradaki suyu yalnızca yıkıcı değil, dönüştürücü ya da çoğaltıcı bir unsur olarak da düşünebilir miyiz?

AS: Doğal güçleri insan ilişkileri ve duygulardan ayırmak modern aklın bir ürünü. İnsanın hem bedeni hem zihni hem de duyguları iklimden, mevsimlerden ve doğa olaylarının etkisinden besleniyor ve onlarla birlikte ve onlara cevaben şekilleniyor. Doğa ile mimetik bir ilişki içindeyiz hep. Sergideki itfaiye bağlantısı aslında bir doğa olayına değil de, yangın söndürmek için geliştirilmiş bir tekniğe gönderme yapıyor. Tek bir su kaynağını çoğaltmaya yarayan bir teknik, suluboyalarda da görülebilen bir yansıma ve bölünerek çoğalma yöntemiyle konuşuyor, teknikten estetiğe geçiş yapan ve yansıma / yansıtma üzerinden yani taklit üzerinden dönüşümü mümkün kılan bir figür. Su hem serginin adında, hem de yağmur biçiminde, “Ambulans” dahil bazı anlatılarda tetikleyici bir rol oynuyor. Bir hareketi veya dönüşümü tetikleme anlamında. Her ikisi de dönüşüme dair unsurlar, ki yas da öyle. Belkıs’la sergiye dair ilk yazışmalarımızda yasın çağırdığı dönüşüm süreçlerinde dayanışmanın yollarını aramaktan, bu süreçlere eşlik etmekten söz ediyordu .

Eserlerinizde kayıp, yas, çatışma, hayal kırıklığı ve başarısızlık sık sık karşımıza çıkıyor; fakat Serseri Dalga bütün bunların karşısına oldukça ısrarlı biçimde “birlikte kalma fikrine odaklanıyor gibi… Geri döndürülemeyecek bir kaybın ardından birlikte kalmak ne anlama geliyor? Bu olguyu sanatına nasıl bağlıyorsun? Sizin sanatınız aslında insanın derinliklerine işleyen bir şey mi yoksa derinleşen bir olgu mu?

FB: Benim yaptığım işlerin insanları nasıl etkilediğini ya da etkileyip etkilemediğini söylemek bana düşmez. Ama en nihayetinde ben de, David Bowie’nin dediği gibi, kendimle ilgili bir şeyleri daha iyi anlamak için sanat yapmaya başladım. Ve bu yolda devam ettikçe insanlarla (hem etrafımda tanıdığım insanlarla hem de işlerim yoluyla ulaştığım insanlarla) daha iyi iletişim kurabileceğim bir gerçeklik umuduyla bunu yaptığımı fark ettim. Anladığım bir şey varsa onu paylaşmayı ve bunun üzerine başkalarının da bir şeyler eklemesi umuduyla. Tamamen başka motivasyonlarla çalışan sanatçılar vardır, onların yolu odur ve bence hiyerarşi ve sömürüye alan açmıyorsa çoğu yol da yanlış değildir. Ama ben David Bowie’nin yolunun yolcusuyum.

Yas tutmanın kişisel bir şey olduğunu düşünmüyorum. Bir kaybın yasını nasıl tutup hayatımıza nasıl devam edeceğimiz kişinin kendisine kalmış bir şeydir tabii ki. Fakat bir kaybın yasını tutma konusunda sadece kendimize değil birbirimize karşı da bir sorumluluğumuz var bence. Hatta hayatımızın bir parçası olmalı, her gün yaptığımız bir şey, yemek yapmak, spor, sosyalleşme gibi hayatın vazgeçilemez bir parçası olmalı. Ancak böyle birbirimizin kayıplarına karşı duyarlı olmayı becerebiliriz. Sadece kendimiz için değil birbirimiz için de mücadele edeceksek, kendi kayıplarımızla beraber başkalarının da kayıpları için yas tutmayı öğrenebilmeliyiz. Kayıptan kastım sevdiğimiz birinin kaybı değil sadece. O da çok önemli. Ama yas çalışmasını hayatımızın bir parçası yapabilirsek eğer kendimiz dışındakilerin yaşadığı hak ihlallerine karşı kayıtsız kalmak da bir o kadar zorlaşacaktır bence. Benim için kaybın ardından birlikte kalmaktan başka bir yol yok gibi bir şey. Sanırım çoğunlukla kaybettiklerimizle nasıl başa çıkabileceğimize dair birtakım yapılar önermeye çalışıyorum. Ama bunların ne kadar işlediğini ya da işlemesinin bir öneminin olup olmadığını çok da bilmiyorum.

 

 

 

 

de Appel’de Vasıf Kortun Söyleşisi

0 0,00₺