Salt’ın yeni sergisi Denizaşırı: Özer Kabaş ve Zamanları, 1934–1998 arasında yaşamış Özer Kabaş’ın mirasını anlamak adına önemli bir eylem olarak gündemdeki yerini aldı. Etkinlik, mühendislik öğrenimi aldığı Robert Kolej döneminde geliştirmeye başladığı “sentez”, “montaj”, “yatay ve dikey etkiler” gibi mefhumlarla da akademik hafızayı güncelleyen bu çok yönlü sanatçıyı tanımak adına önemli bir fırsat.
Vasıf Kortun’un “müşfik, verici bir figür” olarak nitelediği sanatçı, akademisyen ve eleştirmen Özer Kabaş’ın ömründen kesitler sunan sergi, Tuğçe Kaplan ve Kortun’un programıyla hayata geçiriliyor. 14 Mart 2027’ye kadar Salt Beyoğlu’nda yer alan sergi, Kabaş’la aynı tarihe tanıklık etmiş sanatçıların, dostların arşivleri ve ailesinin desteğiyle bir araya getirilen, biricik bir birikimin mütevazılığınca kudretli bir teşhiri. Kortun, sergideki duvar metinlerinin “sanatsal birer fasarya” olmamasına özen gösterdiklerinin altını çizerken, sergi asistanlığını İncila Pertev, editörlüğünü Ezgi Yurteri, sergi tasarımı ve prodüksiyonunu Emirhan Altuner, tasarım ve prodüksiyon asistanlığını Fulya Aras, grafik uygulamasını ise Elif Tuna üstleniyor.
Sergi, derlenen görsel, sanat eseri ve dokümanların dramatik bir aydınlatma altında, alçakgönüllü ama dobra bir biçimde izleyenle yüzleştirilme gayreti adına not alınabiliyor. Beraberinde ilk kez görülebilecek siyah-beyaz filmleri, davetiyeleri, eskizleri ve birçok ismin parçası olduğu ortak emekçiliğiyle de takdir kazanıyor.
Etkinlik, bu yönüyle Ayşe Umur’dan Özer Kabaş’ın kızı Yula Kabaş’a, Rabia Çapa’dan Gülsün Karamustafa’ya, Zeynep Miraç’tan Serdar Erener ile Kerimcan ve Nathalie Güleryüz’e, Mustafa Taviloğlu’ndan Enis Rıza’ya, Candeğer Furtun’dan Beril Anılanmert’e, Fatma Tülin’den Süleyman Saim Tekcan ve Veysel Uğurlu’ya kadar nice kültür ve sanat figürünün de kooperatif bir vefa eylemi olarak tabir edilebiliyor.
Serginin en önemli yönü, teşhir edilen gösterilen dramatik, çıplak ve bariz kaygısıyla kendini gösteriyor. Fotoğraflar, belgeler, alıntılar ve yayınlar izleyiciye dramatik bir sessizlik ve oryantasyonla sunulurken Kortun, araştırmadan sergiye uzanan süreçte meselelerin yolda şekillenmesinden ısrarla dem vuruyor. Kortun’a göre, “Rastlantıya açık olunmadığı seviyede, yüzeysel kalınması da işten bile olmuyor.”
Resim ve Heykel Müzeleri Derneği ile kurumun klasikleşen Günümüz Sanatçıları sergileri tarihi üzerine Salt tarafından yürütülen araştırmanın bir meyvesi olarak da görülebilecek sergi, bu sergilerin bir kez jürisi, birkaç kez de sanatçıları arasında yer alan Kabaş’ı anlayabilmek adına eşik niteliğini taşıyor.

Akademi, bugünkü adıyla Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi’nde Temel Sanat Eğitimi gibi bir bölümün kurulmasına da emek veren Kabaş, sergide 1960’ların ikinci yarısında Robert Kolej Sinema Kulübü’nde yürüttüğü çalışmaların yanı sıra, yakın çevresiyle kurduğu bağlar ve arşivinden gün ışığına çıkan nice fotoğrafla göz dolduruyor. Arşivlerden çıkan malzemeler arasında sanatçının 1967 yapımı İstanbul Hatırası belgeseli de bulunuyor. Sergi, yer yer görsel manada yoğun, metin ağırlıklı karakteriyle izleyeni kendine çekmeyi biliyor. Proje, ne Doğu ne Batı, ne mitologya ne pür soyutlamanın vekili olmayarak bir “sentezi” âdeta “plastik bir demokratlık” ile yâd edip eserlerinde araştırmış sanatçıyı yakından tanımamız için pek çok ipucu barındırıyor.
Etkinlik, Kabaş’ın büyük emek verdiği Urart Sanat Atölyesi, arkeoloji, sanat ve tasarım disiplinlerini bitiştirdiği projeleri ya da atölyesini açtığı ressam Fatma Tülin gibi başlıklarıyla türlü açılımlara vesile oluyor. Sanat anlayışında gerek özne gerek nesneyle kurduğu empati üzerine “kafa ve gönül patlatmış” Kabaş Hoca’nın öyküsü, sergide sakallarını bile yitirmesine vesile olan YÖK ve 12 Eylül dönemlerini de acıyla yâd ederken, sanatçının kurduğu samimi ilişkilere dikkat çekerek Mehmet Güleryüz, Sezer Tansuğ ve Sedat Pakay gibi nice isimle olan kader ortaklığını da dile getiriyor.
Kabaş’ın tasarımları, tuvalleri, eskizleri ve tiyatro projelerinin delillerini bir araya getiren sergi, Kadıköy Belediyesi Sinematek/Sinema Evi’nden IMOGA Müzesi’ne, MSGSÜ Prof. Sami Şekeroğlu Sinema TV Araştırma ve Uygulama Merkezi’nden Boğaziçi Üniversitesi Sinema Kulübü ve Grey Art Museum’a birçok kaynağı da bir güncel sanat arkeolojisi gibi değerlendiriyor. Kortun serginin önizlemesinde kendisini özlemle anarken, bir yandan da projeksiyonda Kabaş’tan şu ifade parıldıyor:
“Çoğu kez Batı sanatının biçimleriyle silahlanmış sanatçı, örneğin Kübizm veya Fovizm gibi akımları kendi diyalektiğinden kopararak yerli olmak endişesiyle Türk köylüsü üzerinde denemiştir. Öz ve biçim arasındaki gerçek ilişkiler ve etkiler bilinmediği için bu da fiyaskoyla sonuçlanmış, Türk köylüsüyle Kübizm birbirini hiç sevmemiş çünkü bu resimlerde acısıyla, çilesiyle, gücüyle insan ele alınmamış fakat yüzeysel, kabataslak şemalar resmedilmiştir. ‘Sefaletin içinde güzelliği bulmak’ gibi romantik ve statükocu endişelerle Anadolu resmi yapayım derken ‘Anadol’dan öteye pek bir şey çıkmamıştır. Kendi gücüyle bu tutumun dışında kalmayı başarabilen sanatçılarımız ancak birkaç tanedir.”

Kortun’un önizlemede vurguladığı, sergide de yer alan bir diğer görselde ise Kabaş’ın koleksiyoner Abby Weed Grey’e ithaf ettiği bir renkli iş öne çıkıyor. Kabaş bu resimde, kendisine “Merhaba, Mrs. Grey, we are just ‘fine.’” derken, bir yandan da tuvaliyle kurukafalı, kızıl kaşkollu bir sanatkâr olarak alaycı ve yılgın alegorisini kuruyor; dönem Avrupa’sını kızıl bir bulamaç olarak fırçasıyla ak tuvale neredeyse kan tükürüyor.
Sergide dikkat çeken bir diğer görselde yine sahne ve gösteri ile performansa yakınlığıyla öne çıkan Mehmet Güleryüz, âdeta bir Osman Hamdi Bey reenkarnasyonu gibi Kabaş’ın atölyesinde belirerek hepimizi acıyla mütebessim ediyor.
Sergide sanatçının 1960’larda ürettiği gravürü Büyük Kaçış’tan 1950–60’lar arası siyah-beyaz ve renkli iç-dış portrelerine; dekor ve kostümlerine de katkıda bulunduğu, Robert Kolej’de sahnelenen Karalar’dan Sevil Berberi ve Bizim Şehir oyununa değin nice detay, âdeta birer vicdani ve etik büyüteçle keşfedilmeyi bekliyor. Hatta Kabaş bu süreçte, 1951’de Cassius rolünde Jül Sezar oyunu projesiyle de karşımıza çıkıyor. Türkiye’den de geçmiş muhalif ABD’li siyahi yazar James Baldwin ile dostluk kurmuş Engin Cezzar, Kabaş’ın deseniyle “Othello” rolüyle göze çarpıyor. Kabaş’ın Robert Kolej’deki öğrencilerinden, fotoğrafçı ve sinemacı Sedat Pakay’ın fotoğrafları ise İstanbul’un sokaklarını, mahallelerini, küçük esnafını ve gündelik hayatını kayda alıyor. Ayrıca Kabaş’ın özgün Boğaziçi Üniversitesi logo tasarımları da keşfedilmek üzere sergide duruyor.

Serginin vurguda bulunduğu unsurlardan biri de sanatçının yine 1960’larda Robert Kolej öğretim üyeliğinin yanı sıra Social Hall’da üstlendiği direktörlük süreci ve burasının ne menem bir sanat merkezi olduğuna ilişkin sanat tarihsel ipuçlarıyla dolup taşması. Sanatçı, bir nevi “dip-küratör” olarak o dönemde Nil Yalter, Oktay Anılanmert, Mehmet Güleryüz, Ara Güler, Ziya Gökçek, Gülsün Karamustafa, Aliye Berger, Kuzgun Acar, Komet ve Saim Bugay gibi nice geç modern Türkiye sanatçısının sergilerini bu çatı altında buluşturuyor. Salt, bu kapsamda “ucu açık bir sanat tarihsellik” anlayışı doğrultusunda sık sık ziyaretçinin de “gözünü kesiyor” ve ilgili potansiyel materyalin kendilerine irtibat ile eriştirilmesini ziyaretçilerden nezaketle rica ediyor.
Serginin bir köşesinde de Kabaş’ın “at arabası” boyacılığına odaklanan fotoğrafları yer alıyor. Diğer katta âdeta bir dip akıntısı gibi teşhir edilen onlarca desen ve tuval ise Kabaş’ın mitologya, deniz, özgürlük, ütopya, distopya ve ötekilik, fantazya gibi nice mefhumla hep aynı tutarlı palette nasıl münazara ettiğini kanıtlayan bir bereket ihtiva ediyor.
Sanatçının Marmara Adası tutkusu ile buralarda giriştiği kültür, sanat ve arkeoloji hamlelerini de yâd eden sergi, Kabaş’ın resimle belgesel araştırmayı nasıl kesiştirdiğini ortaya koyuyor. Metinlerde ifade edildiği gibi, “Kabaş’ın resimlerinde deniz, Akdeniz dünyasının tarihini, mitolojisini ve kültür belleğini görünür kılan temel unsurlardandır. Homeros’tan Anadolu efsanelerine uzanan anlatılar, kıyılar, adalar ve deniz yolculukları, sanatçının resimlerinin düşünsel zeminini oluşturur. Bu coğrafyada tarih ile gündelik yaşam, efsane ile deneyim, aynı belleğin iç içe geçmiş katmanları olarak öne çıkar.”

Kabaş’ın itinayla tasarladığı tekne desenleri de tüm bu bereket içinde gözümüzün önünden geçiyor. Bu tanıklıktaki samimiyet, sanatçının Turner’a, hatta Rothko ile Chagall’a, Mübin’e ya da Aloş’a ve tüm sürrealistlere verdiği selâm, serginin plastik ağırlıklı koridorlarında art arda duyumsanabiliyor. Hâl böyle iken insan, bir “Yeni-Rönesans” figürü olarak ülkesinin kültür, sanat, estetik, etik ve politik zemini için her koşulda var olmaya, anlamaya ve anlaşılmaya ant içmiş bu sanatçısı ve kalkıştığı sonsuzluk denizi adına, Sanat (belki platonik bir deniz) ve Tekhne (Latince adıyla zanaat-sanat) arasındaki semiyolojik akrabalığa da bıyık altından gülmeden kendisini geleceğe yolcu edemiyor.
Bilgi: saltonline.org



