Robert Montgomery’nin işleri bugün en çok geceleri parlayan büyük harflerle, romantik ve melankolik cümlelerle tanınıyor. Ancak sanatçının pratiğinin başlangıcında ışık değil, öfke vardı.
Montgomery’nin şiirlerini reklam panolarına yerleştirmeye başladığı yıllar, Irak Savaşı’na karşı milyonlarca insanın katıldığı protestoların sonuçsuz kaldığı dönemdi. Sanatçı, The Guardian’a verdiği bir söyleşide, savaşın protestolara rağmen başlamasının yarattığı hayal kırıklığının onu geceleri tek başına sokaklara çıkıp ilk billboard şiirlerini yerleştirmeye yönelttiğini anlatıyordu. Reklamın kamusal diliyle kaplanmış şehirde, bir anda şiirle karşılaşmak Montgomery için yalnızca estetik bir müdahale değildi. Reklam panosu, tüketim için ayrılmış bir yüzeydi. Montgomery o yüzeyi kısa, beyaz harflerle yazılmış şiirlerle işgal etti.
Bu nedenle onun işi başından itibaren yalnızca “şiiri kamusal alana taşımak” olarak tanımlanamaz. Asıl mesele, kamusal alanda kimin konuştuğuydu. Reklam ve haber medyasının topluma hâkim dilinin insanları öncelikle tüketici ve istatistik olarak gördüğünü söyleyen Montgomery, billboardu tam da bu baskın dile karşı kullandı. Şehirde reklam için ayrılmış bir alanı, başka türlü bir cümle kurmak için geri aldı.
Bu köken, 23 Eylül 2026’da ISTANBUL’74 Arnavutköy’de açılacak JAMES BALDWIN’S BALCONY IN ISTANBUL and OTHER WORKS sergisini okumak için önemli bir başlangıç noktası oluşturuyor. Çünkü Montgomery bu kez İstanbul’a yalnızca bir şiir yerleştirmek için değil, şehirle kurduğu uzun ilişkinin ardından ortaya çıkan yeni bir resim dizisiyle dönüyor.

Bir şehir için yazılan şiirden şairlerin şehirlerine
Montgomery’nin İstanbul’la ilişkisi yeni değil. Poem for the City of Istanbul, 2011 İstanbul Bienali sırasında bir ay boyunca İstanbul’da dolaştırılmışt. Dolayısıyla bugünkü serginin “İstanbul’a dönüş”ü, yaklaşık on beş yıla yayılan bir ilişkinin yeni aşaması.
Bu kez serginin merkezinde Montgomery’nin yeni Poets in the Cities serisinden resimler bulunuyor. James Baldwin ve Edip Cansever’in de yer aldığı çalışmalar, sanatçının pratiğinde önemli bir yön değişimini işaret ediyor. Montgomery’nin billboardlarında metin doğrudan izleyiciye seslenir, bir cümle, sokaktan geçen birinin karşısına çıkarken yeni resimlerde şehir, yazar ve hafıza aynı yüzeyde buluşuyor. Burada soru artık yalnızca bir şiirin şehirde nasıl görüneceği değil; bir şairin ya da yazarın bir şehirde nasıl hatırlandığı.
Bu değişim, Montgomery’nin kamusal alanla ilişkisini terk ettiği anlamına gelmiyor. Daha çok, onun şehir fikrini başka bir mecrada araştırmaya başlaması gibi görünüyor. Bir billboardın karşısında tesadüfen duran izleyicinin yerini, bir resmin içindeki şehir ve kültürel hafıza alıyor.

James Baldwin neden İstanbul?
Serginin başlığındaki James Baldwin, bu nedenle yalnızca güçlü bir edebî isim değil. Baldwin’in İstanbul’la ilişkisi, yazarın hayatındaki önemli dönemlerden birini oluşturuyor. 1960’larda İstanbul’da yaşayan Baldwin, şehirde geçirdiği yıllarda hem kişisel hem sanatsal pratiği açısından önemli bir dönem yaşadı. Fotoğrafçı ve yönetmen Sedat Pakay’ın Baldwin’i İstanbul’da çektiği fotoğraflar ise bugün bu dönemin en önemli görsel kayıtları arasında yer alıyor.
Montgomery’nin James Baldwin’s Balcony in Istanbul başlığını seçmesi, bu tarihsel ilişkiyi doğrudan bir biyografi olarak yeniden anlatmaktan çok, şehirle yazarlık arasındaki görünmez bağa yöneliyor. Bir balkon burada özellikle ilginç bir imge. Ne tamamen kamusal alan ne de bütünüyle özel bir iç mekân. Sokaktan kopuk değil ama sokağın içinde de değil. Montgomery’nin kariyerine bakıldığında, kamusal ve kişisel olan arasındaki bu sınır hattı zaten uzun süredir işlerinin merkezinde.
Sanatçı, yine The Guardian’a konuşurken sanatını kategoriler arasındaki “awkward space” içinde konumlandırdığını söylemişti. Onun pratiği de yıllardır tam bu aralıkta dolaşıyor: şiir ama şiir kitabı değil; billboard ama reklam değil; ışık ama yalnızca heykel değil; kamusal ama son derece kişisel.
James Baldwin’s Balcony in Istanbul da Montgomery’nin pratiğindeki bu eski soruyu yeni bir biçimde sürdürüyor: Bir şehir, bir yazarın hayatında ne kadar yer kaplar ve bir sanatçı, başka bir sanatçının bir şehirle kurduğu ilişkiyi nasıl yeniden düşünebilir?

İstanbul’u temsil etmek değil, yeniden hatırlamak
Montgomery’nin yeni sergisi bu açıdan İstanbul manzarası vaat etmiyor. İstanbul burada siluetiyle temsil edilen bir şehirden çok, yazarlar, şiirler ve kişisel hatıralar üzerinden yeniden kurulan bir yer. Bu yaklaşım, sanatçının eski billboard şiirleriyle görünenden daha güçlü bir bağ taşıyor. Montgomery yıllardır şehirlerin insanlara sürekli olarak ne söylemesi gerektiği sorusuyla ilgileniyor. İlk billboardlarında reklam dilinin yerine şiiri koydu. Daha sonra ışık ve ateş işlerinde metni fiziksel ve geçici bir deneyime dönüştürdü.
Şimdi ise metnin yerini bütünüyle resim almıyor. Poets in the Cities, daha karmaşık bir ilişki kuruyor: Şairin kendisi, onun sözleri, şehir ve sanatçının kendi hafızası aynı resimsel alanda karşılaşıyor. Bu nedenle İstanbul’daki yeni sergi, Montgomery’nin daha önce yaptığı işlerin yalnızca yeni bir versiyonu değil. Onun pratiğinde metnin kamusal yüzeyden resmin içine doğru hareket ettiği yeni bir aşamaya işaret ediyor. Montgomery’nin sanatının gücü belki de burada yatıyor. Şiiri “güzel bir cümle” olarak sunmak yerine, onu bulunduğu yerle ilişkilendiriyor. Shoreditch’te bir billboardda savaşın yarattığı hayal kırıklığına dönüşen cümle, İstanbul’da bir şairin ve bir yazarın şehirle kurduğu hafızaya dönüşüyor. Sergide Montgomery’nin yeni Poets in the Cities serisinden resimler ile yeni ışık işleri yer alıyor.






