Haziran 2025’te ABD’de görülen Bartz v. Anthropic davasında mahkemenin yayımladığı kayıtlar, yapay zekâ şirketi Anthropic’in dijital bir araştırma kütüphanesi oluşturmak amacıyla milyonlarca basılı kitap satın aldığını ortaya koydu. Mahkeme belgelerine göre şirketin hizmet sağlayıcıları, kitapların ciltlerini ayırıp sayfaları tarayarak metinleri dijital ortama aktardı; tarama işleminin ardından fiziksel nüshaların bir bölümü elden çıkarıldı. Oluşturulan dijital kütüphanedeki kitapların bir kısmı daha sonra Anthropic’in yapay zekâ modellerinin eğitilmesinde kullanıldı.
Son dönemde ikinci el kitap satıcılarının olağandışı toplu alımlara dikkat çekmesi ve bu alımların yapay zekâ şirketleriyle bağlantılı olabileceğine ilişkin haberler de, yapay zekâ sektörünün basılı kitaplara yönelik ilgisi üzerine yeni tartışmalar başlattı. Bu gelişmeler, yapay zekânın kitaplarla ilişkisine dair tartışmalara başka bir soru daha ekliyor: İçinde yaşadığımız çağda kültürel hafıza, bilgi ve sanat, dijital veriye dönüştürülmek üzere kullanılan bir “metaya” mı dönüşüyor?
Aslında bu sorunun kökenini daha eski tarihsel dönüşümlerde aramak mümkün. Teknolojinin sanat ve kültürle kurduğu ilişkiyi modernleşmeyle birlikte düşündüğümüzde, Max Weber’in modernleşmeyi rasyonelleşme ve hesaplanabilirlik üzerinden ele alan yaklaşımı; Karl Marx’ın Kapital kitabında değindiği, kapitalizmde meta, kullanım değeri ve değişim değeri üzerine geliştirdiği eleştiri ve Theodor W. Adorno ile Max Horkheimer’ın Aydınlanmanın Diyalektiği’nde Aydınlanma zihniyetinin fayda odaklı araçsal bir akla dönüşmesine ve kültürün endüstrileşmesine ilişkin düşünceleri bu tarihsel dönüşümü farklı açılardan ele alıyor. Bu perspektiflerden hareketle Aydınlanma’nın akıl, sınıflandırma ve dünyayı sistematik biçimde anlama ideali; Sanayi Devrimi’nin hız, verimlilik ve seri üretim anlayışı; kapitalizmin ise değeri giderek değişim ve üretim ilişkileri üzerinden tanımlayan yapısı, bugün teknolojiyle kurduğumuz ilişkiyi anlamak için önemli bir arka plan sunuyor.
Bu çerçeveden bakıldığında, modernleşmeyle birlikte bir şeyin ne olduğu sorusunun yerini giderek onun ne işe yaradığı sorusunun almaya başladığını söylemek mümkün. Doğa hammaddeye, emek üretim gücüne, zaman verimlilik birimlerine indirgenirken kültür de bu mantığın içerisine çekiliyor. Teknolojik ilerleme de zaman zaman bu düşünme biçimlerinin etkisi altında, sanat ve kültürel üretimin değerini ölçülebilirlik, hız ve işlev üzerinden değerlendiren bir yapıya dönüşebiliyor.
Kaydırma kültürünün, birkaç dakikalık video içeriklerin ve hızlı sonuç veren aktivitelerin öne çıktığı dijital dünyada, yavaşlamayı, düşünmeyi ve odaklanmayı gerektiren okuma gibi pratikler de giderek farklı bir konuma yerleşiyor. Bir sanat eserinin değeri, yalnızca estetik ya da kültürel niteliğiyle değil, görünürlüğü, ürettiği etkileşim veya ölçülebilir karşılığı üzerinden de değerlendirilebiliyor. Anthropic’in kitapları dijitalleştirmek amacıyla fiziksel olarak parçalaması ve oluşturulan metinsel verilerin bir bölümünü yapay zekâ modellerinin eğitiminde kullanması, bu düşünme biçiminin dikkat çekici örneklerinden biri olarak okunabilir.
Biz okurlar için bir kitabın değeri yalnızca üzerinde basılı olan sözcüklerden ibaret değil. Yazarın kimliği, kullanılan dil, hikâye, kitabın bize hissettirdikleri ve ait olduğu tarihsel bağlam birleşerek kitabı yalnızca bir nesne olmaktan çıkarıp kültürel hafızanın taşıyıcısına dönüştürüyor. Bir yapay zekâ modelinin eğitimi bağlamında ise kitap, bu maddi ve tarihsel özelliklerinden bağımsız olarak, işlenebilir metinsel verinin elde edilebileceği bir kaynak olarak kullanılabiliyor. Cildi kesilip sayfaları tarandığında gerçekleşen şey bu nedenle yalnızca fiziksel bir tahribat olarak değil, kitabın taşıdığı değerin yeniden tanımlanması olarak da görülebilir. Kitap, bu açıdan kültürel bir nesneden işlenebilir veriye dönüşüyor.
Ancak kitabın hammaddeye dönüşmesi yapay zekâyla birlikte başladı demek de doğru olmaz. Dijital çağ çok daha öncesinden kültürel üretimleri ortak bir kategori altında toplamaya başlamıştı: “içerik”. Bugün bir roman, bir film, bir beste, bir resim ya da bir sanat eseri, dijital platformların dünyasında tüketilecek, paylaşılacak, ölçülecek ve kullanıcı etkileşimi yaratacak içeriklere dönüşebiliyor. Birbirinden tamamen farklı tarihsel ve estetik bağlamlara sahip üretimlerin aynı “içerik” kategorisi altında buluşması, onların özgün bağlamlarını ve maddi özelliklerini ikinci plana itebiliyor. David Nieborg ve Thomas Poell de 2018 tarihli The Platformization of Cultural Production başlıklı makalesinde, dijital platformların kültürel içeriğin üretim, dağıtım ve dolaşım biçimlerini dönüştürdüğünü; kültürel ürünlerin kullanıcı verileri doğrultusunda sürekli yeniden düzenlenebilen ve yeniden paketlenebilen metalar hâline geldiğini söylüyor.
Yapay zekâ ise bu dönüşümü bir adım daha ileri taşıyor. Kitabı yalnızca tüketilecek bir “içerik” olarak değil, içerisindeki metinsel örüntülerin işlenebileceği büyük bir veri kümesinin parçası olarak ele alıyor. Böylece kitap, bir kültürel nesne olmanın yanında, makinelerin öğrenme süreçlerinde kullanılabilecek bir veri kaynağına da dönüşüyor.
Bu noktada yapay zekâyı kültürün karşısına yerleştirip teknolojiyi başlı başına bir tehdit olarak görmek ise meseleyi basitleştirmek olur. Teknoloji ile kitap arasındaki ilişki her zaman yıkıcı değildi. Örneğin, çeşitli araştırmalarda Johannes Gutenberg’in 15. yüzyılın ortalarında Avrupa’da geliştirdiği matbaa teknolojisinin, metinlerin daha hızlı ve daha düşük maliyetlerle çoğaltılmasını mümkün kılarak kitapların dolaşımını ve erişimini büyük ölçüde genişlettiği ortaya konmuştur.
Bugün de kütüphane ve arşivlerin yürüttüğü dijitalleştirme projeleri, özellikle kırılgan ve nadir materyallerin dijital kopyalarının oluşturulmasını sağlayarak hem koruma hem de erişim açısından yeni imkânlar sunuyor. Örneğin ABD Kongre Kütüphanesi Alice Harikalar Diyarı romanının yazarı Lewis Carroll‘un defterlerini ve Oxford Üniversitesi Bodleian Kütüphanesi de Jane Austen‘ın el yazısıyla yazdığı romanları gibi değerli eserleri dijital ortama aktararak bu materyallerin araştırmacılar ve daha geniş bir kamuoyu tarafından erişilebilir olmasına katkıda bulunuyor.

Dolayısıyla mesele yalnızca teknolojinin kültür ve sanatla nasıl etkileşime girdiği değil, onu hangi düşünce sistemleri ve hangi değerlerle birlikte kullandığımız. Aynı dijitalleştirme teknolojisi bir kültürel miras eserini gelecek kuşaklar için korumanın aracı da olabilir, onu yalnızca işlenebilir veriye indirgeyen bir sürecin parçası da.
Belki de bugün asıl sormamız gereken soru şu: Bir kitabı dijitalleştirdiğimizde gerçekten yalnızca içindeki kelimeleri mi koruyoruz? Yoksa kitabı kitap yapan maddi, tarihsel ve kültürel bağlamın bir bölümünü geride mi bırakıyoruz?





