Merve Küçüksarp‘ın Aşk Acıtır‘ı (Epsilon Yayınevi, 2026), aşkı idealize edilen bir duygu olmaktan çıkarıp yalnızlık, beklenti ve tekrar eden ilişki örüntüleri üzerinden yeniden düşünmeye çağırıyor. İlk romanlarından bu yana kadın karakterlerin iç dünyasını, tarihsel kırılmaları ve insan psikolojisini merkezine alan Küçüksarp‘ın beşinci romanı, bir aşk hikâyesinin ötesinde duygusal bağların altındaki psikolojik ve toplumsal katmanları görünür kılıyor.
Kırklı yaşlarının sonundaki avukat Azra’nın yirmi yıllık bir evlilikten çıkışını ve kızı Sanem’le arasındaki kırılmayı merkeze alan roman, her açıdan seçenekleri olan kadınların neden kendilerini sevmeyen ilişkilere tutunduğu sorusuyla açılıyor. Narsisizm, toksik ilişkiler, çocukluk travmaları ve kuşaklar boyunca aktarılan davranış kalıpları etrafında örülen anlatı, yalnızca bir evliliğin çözülüşünü değil bireyin sevgi, onay ve aidiyet arayışını da sorguluyor. Küçüksarp’la bu soruyu, çocukluk yaralarının yetişkinlikte nasıl yeniden biçimlendiğini ve bireysel seçimle toplumsal baskı arasındaki gerilimi konuştuk.

Aşk Acıtır’da asıl mesele aşkın kendisi mi, yoksa insanların yalnız kalmamak adına aşka yükledikleri beklentiler mi?
Aşkın tanımı kişiden kişiye göre değişiyor. Birinin zihnindeki aşk tanımı ise karşısından ne beklediği ile meydana geliyor. Kimi aşkta güven veya dostluk arıyor, kimi ayaklarını yerden kesecek denli güçlü bir tutku…Kimi de yol arkadaşına ihtiyaç duyuyor. Yalnız kalmamak için aşık olmak, aşık olmayı özlemek de aşka dahil. Bu bağlamda roman hem aşkı, hem de insanların yalnız kalmamak adına yarattıkları ve adına aşk dedikleri beklentiyi konu alıyor.
Romanınızda erkeklerden çok kadınların seçimlerine ve tekrar eden ilişki döngülerine odaklanıyorsunuz. Yazarken sizi daha çok ilgilendiren şey toksik erkeklik mi yoksa kadınların bu ilişkilerde kalma nedenleri miydi?
Aslında ikisi birbirinden bağımsız konular değil. Evet, bizler günümüzdekarşılaştığımız toksik erkeklik hallerini psikolojik boyutta ele alarak narsisizm ile ilişkilendirsek de bu meselenin sosyolojik boyutunu da konuşmak gerekir. Son otuz yıldır kadın ve erkeklerin rollerindeki değişim, internet ve sosyal medya sonrasında ilişki biçimlerinin hızlı evrimi ve daha pek çok neden tetikledi toksik erkekliği. Ben de bu bağlamda toksik erkeklik konusunuromanda bahsi geçen erkeklerin -İlker, Mahir ve Baran- kadınlarla kurduğu ilişkiler ekseninde ele aldım. Ancak bu romanı yazmaya iten sebep kadınlar tarafında ne olduğuydu. İyi eğitimli, güzel, akıllı ve seçenekleri çok olan kadınların neden toksik ilişkilere tutunmaya çalıştıklarıydı.
Azra ve Sanem’i aynı travmanın farklı sonuçları gibi okuyabiliriz. Kuşaklar arasında değişen şey sizce yaranın kendisi mi yoksa o yarayla kurulan ilişki mi?
Her insan yara alır. Kimi çektiği acıyı yeni bir başlangıç için ala bir sermayeye dönüştürür, kimi tecrübeye, kimi sanata… Kimi de zehir biriktirir içinde. Önce kendini, sonra baktığı her şeyi zehirler. Azra ve Sanem de aldıkları yarayı kendi tabiatlarına göre şekillendiriyorlar. Azra’nın ruh makinesinden hayata dair bir korku, cesaretsizlik ve saklanma isteği çıkıyor. Sanem’inkinden ise öfke, hınç ve saldırganlık.
Azra gibi güçlü bir karakterin yirmi yıl boyunca böyle bir ilişkide kalmasını psikolojik bir düzlemde kurmayı tercih etmenizin nedeni neydi? Bunu toplumsal bir okuma yerine bireysel bir zeminde düşünmek neyi değiştiriyor?
Yazdığım bir roman olduğu için, ideolojik bir yapıt olmadığı için orada bireyi inceledim, onunla sınırlı kaldım ancak diğer yandan böyle bir misyonu olmasa da Azra bir grup kadını temsil ediyor. Çocukluklarında “Sen kız çocuğusun, böyle davran! Şunu yap! Şunu yapma!” diye kusursuz yetiştirilmeye çalışılan, her şeyi mükemmel kılmak için kendinden veren ve işler sarpa sardığında bunu kendi kabahati gibi gören, her daim kendini bir başkasının gözünden seyreden, başkalarından onay bekleyen kadınları… Hepimizin içinde bir nebze var olan Azra’ları… Evet, Azra’nın değişmesi onun kendi sorumluluğunda ama başka Azra’ların var olmaması için kız çocuklarımızı nasıl yetiştirdiğimizi sorgulamamız gerekir.
Metin boyunca çocukluk deneyimlerinin ve aile içi dinamiklerin yetişkinlik ilişkilerine ve seçimlerine sızdığını görüyoruz. Bu çerçevede gerçek bir özgür seçim mümkün mü?
Geçmişimiz, yaralarımız, tecrübelerimiz bugünkü kimliğimizi meydana getiriyor. Kimlikler prangadır. Biz kendimiz üzerine dürüstçe çalıştığımız, neyi niye yaptığımızı irdelediğimizde prangalarımızdan olabildiğince azade kalabiliriz. Ancak bu farkındalık seviyesine gelene dek, çocukluk deneyimlerimiz ve aldığımız yaralar ne yazık ki seçimlerimizi ve hayatımızı etkileyebiliyor. Keza çocukluğumuzda karşılıksız onay ve sevgi alamadıysak, onay alamadığımız insanlara doğru çekiliyoruz.
Romanın sonunda önerilen “önce kendini değiştir” fikri, sorumluluğu yeniden bireyin, özellikle de kadının üzerine yüklemiyor mu?
Her şeyi bireyin üzerine yüklemek çağımızın en büyük sorunu. “Hayatın iyiyse bu senin eserin, berbatsa da bu senin kabahatin!” Bu kolaycılığa kapılmamalıyız. Kadınların uğradığı fiziksel veya psikolojik şiddet elbette onların suçu değil, sorumluluğu değil. Ancak yalnız kalma korkusundan, mahalle baskısından buna tahammül etmek, sınır çizememek, değmeyecek ilişkiler için hayatını, imkanlarını heba etmek bu kadınların elinde. Ve değişim için bir yerden başlamak gerekir.
Salah karakteri bir psikolog olmasına rağmen kesin cevaplar veren bir figür değil. Onu bir “iyileştirici” olarak mı, yoksa karakterlerin kendileriyle yüzleşmesini sağlayan bir ayna olarak mı kurguladınız?
Salah önce bir terapist, sonra dost olarak giriyor hayatlarına. Azra ve Sanem ile kişisel ilişki kursa da, terapist tavrını tümüyle terk etmiyor. Mutlak cevaplar vermek yerine, bir terapist gibi doğru soruları soruyor, yıllanmış yaraları ortaya çıkarıyor veya söylediğiniz gibi ayna tutuyor.
Romanın sonunda İlker’in sesine de yer veriyorsunuz. Okuru narsist bir karakterin zihnine doğrudan sokma fikri sizin için neyi mümkün kılıyor?
İlker’in kendini anlattığı bölümle narsist bir bireyin kendi kalın duvarları arasında yaşadığını, o duvarlar arasında kadınları nasıl anlamlandırdığını ve son kertede bir kadın ne yaparsa yapsın o duvarların arasına temas edemeyeceğini göstermek istedim.
Tarihsel romanlarınızda da, son romanınızda da güçlü kadın karakterler var. Azra’yı bu karakterler hattında nereye yerleştirirsiniz?
Okurlar arasında Azra’nın yıllar boyu eşini terk edememesini bir tür zaaf olarak değerlendirenler çıkabilir ancak ben yine de Azra’nın güçlü bir kadın olduğunu düşünüyorum. Azra, İlker’e iflah olmaz bir takıntıyla bağlı olduğu için değil, onun değişeceğine dair umut beslediği için evliliğinde direniyor, savaşıyor. Hem terk edip etmemek arasında salınım yapan düşünceleriyle savaşıyor , hem İlker’in sevgisizliğiyle, hem de kızının öfkesiyle. Sonunda yenilse de, savaşı bırakmıyor. Onun bu tavrına övgü düzmüyorum elbette, insanın gerçekçi olmasından, hayatını heba etmemesinden yanayım. Ancak yalnız başına yürüttüğü bu mücadele Azra’yı güçlü kılıyor. Tıpkı tarihi romanlarımda mücadelesini yalnız yürüten diğer kadın karakterlerim gibi…
“Hazan Vakti”nde bir şehrin, “Yasaklar Şehrinde Aşk”ta bir dönemin çözülüşünü anlatıyorsunuz, “Aşk Acıtır”da ise bir evlilik ve aile çözülüyor. Ölçek değişse de yazdığınız temel meselenin hep bir kayıp ve tutunma hali olduğunu söyleyebilir miyiz?
Kesinlikle söyleyebiliriz. Ancak her birimizin kişisel hikayesi de öyle değil mi? Doğum anneden kopuşun yarattığı travmatik bir kayıptır. Ve hikayemiz bu kayıpla başlıyor Hayat dediğimiz şey de zaten bu kayıptan sonra gelen tutunma mücadelesidir.
Bu kitabı yazarken nasıl bir araştırma süreci yürüttünüz? Yararlandığınız kuramsal kaynaklar, takip ettiğiniz literatür, görüştüğünüz uzmanlar ya da özellikle araştırdığınız konu başlıkları oldu mu?
Romanda terapi odasındaki konuşmalara yer vermediysem de, terapi odasında ne olup bittiğini anlatan roman ve anlatıları okudum. Bunun dışında insan ruhunun karanlık dehlizlerini ve kadın erkek ilişkilerinin psikolojik ahvalini bana anlatabilecek olabildiğince kitaptan yararlandığımı söyleyebilirim.
Aşk Acıtır’ın yıllar içinde zihninizde biriken gözlemlerden ve çevrenizdeki “kusursuza yakın” kadın hikayelerinden beslendiğini söylüyorsunuz. Bu biriktirme ve hikayeleştirme pratiğinde etik sınırları nasıl belirliyorsunuz?
Başkalarını gözlemek bir yazarlık alışkanlığı ve onların hikayelerini aşırmak da mesleki deformasyon. Ancak ben bir kişiyi gözüme kestirip onun hikayesini anlatmıyorum. Yıllarca yaptığım gözlemler zihnimde birikiyor ve bir karakter belki onlarca kadında gördüğüm bazı özellikleri kendisinde taşıyor. Nitekim bu romanda Azra, yalnızca benim değil, her birimizin çevresinde bulunan, hatta kendisinde de bir nebze var olabilen bir kadın. Mahalle baskısından, aile ve ekonomik baskılardan azade olmasına ve önünden seçenekleri olmasına rağmen bir erkeğin değiştirmesini beklerken yıllarını vakfeden kadınlardan…
Son dönemde sizi en çok etkileyen roman ya da romanlar neler?
Eskiden bir romanı sonuna kadar okumayı görev biliyordum, artık sevmediğim bir romanı yarıda bırakabiliyorum. Okuduğum bütün romanlar bu kategoriye giriyor. Ancak sorunuza cevap olarak, son yıllarda beni en çok derinden sarsan yazar Javier Marias oldu, diyebilirim. Onun insan ruhuna dair anlattıkları beni etkiledi. Onun külliyatı harici Sandor Marai’nin “İşin Aslı Judit ve Sonrası” ve Ariana Harwicz’in “Geber Aşkım” isimli romanlarını da son dönemde okuyup sevdiğim romanlar arasında sayabilirim.


