Hakikat Sonrası Çağında Zihin Kuramının Sanattaki Çatışmalı İşlevi -

Hakikat Sonrası Çağında Zihin Kuramının Sanattaki Çatışmalı İşlevi

Öteki bunu nasıl okur?” sorusu çağdaş sanat üretiminin merkezindedir. Aynı şey, küratörler, sanat kurumları ve eleştirmenler için de geçerlidir. Dolayısıyla sanatın kurumsal örgütlenmesi, yoğun bir toplumsal biliş, bir tür zihin okuma temeline dayanır.

/

Zihin kuramı, kısaca, başkalarının inanç, niyet, arzu ve duygularının bizden farklı olduğunu kavrayabilme kapasitemizdir. Hakikat sonrası çağ ise, olgusal doğruları geri plana iterek duygulara ve kişisel inançlara hitap eden, belli çıkarlar doğrultusunda şekillenen kültürel ve siyasal iklimi ifade ediyor. Bu iki kavram, sanatın üretim, dolaşım ve kurumsallaşma biçimlerini derinden etkiliyor.

Sanat, zihinler arasında köprü kurmanın temel bir biçimidir ve nörobilim bize bu köprünün yalnızca metaforik olmadığını da gösteriyor. Bir portredeki mimiklere bakınca, beynimizde, o mimikleri biz yaptığımızda etkinleşen devreler faaliyete geçer; ona bakarak figürün ne hissettiğini anlamaya çalışırız. Eser de aslında, ancak izleyicinin bu zihin okuma ve empati süreciyle “tamamlanmış olur”. Sanatçı, görünür malzemeleri kullanarak duygular ve deneyimler gibi “görünmeyenleri” ötekine aktarır. Bunu yaparken izleyenin beklentisini, önyargılarını, kültürel yapısını öngörmek zorundadır; ya da öyle yaptığını varsayarız. Bir performans sanatçısının izleyicinin rahatsızlık eşiğini, bir video sanatçısının sabır ve dikkati, soyut işler üreten bir sanatçının da izleyicinin kavramsal okuryazarlığını hesaba kattığını düşünürüz. Buna zihin kuramının estetik düzeyde işlemesi diyebiliriz, çünkü “öteki bunu nasıl okur?” sorusu çağdaş sanat üretiminin merkezindedir. Aynı şey, küratörler, sanat kurumları ve eleştirmenler için de geçerlidir. Dolayısıyla sanatın kurumsal örgütlenmesi, yoğun bir toplumsal biliş, bir tür zihin okuma temeline dayanır. Burada kastedilenin, hakikat sonrası çağın manipülasyon araçlarından biri olan kaba “akıl okuma” olmadığının, başkalarının zihninden geçeni anlamaya dönük etik bir yeti olduğunun altını çizmem gerekir.

René Magritte, La Condition Humain (1933).

Hakikat sonrası çağda, sanatın üzerinde yükseldiğini sandığımız “ortak gerçeklik olgusu” epey kırılgan hale geldi. Eskiden sanatın hakikatle ilişkisi daha çok neyi nasıl temsil ettiği ya da ne tür bir eleştiri getirdiği üzerinden tartışılırken, bugün “hangi gerçekliğe sadık kalıyor?” sorusu öne çıkıyor. Artık paralel gerçeklikler söz konusu; her topluluğun bir fanusu, kendi gerçeklik balonu var ve sosyal medya bunları pekiştiren yankı odaları yaratıyor. Genel izleyiciden ziyade algoritmik olarak tanımlanmış mikro-kitlelerin “memnuniyetinin” esas olması tehlikesi var. Buna paralel olarak sanat kurumlarının yapısı da dönüşüyor. Müze ve bienaller kamusal tartışma merkezleri olmaktan çıkıp “markalaşmış deneyim mekânları” haline geliyor. “Instagramable”, selfie çekilebilir enstalasyonlara rağbet, görünüşü içeriğin önüne koyan bu mantığın kurumsal tezahürü oluyor. Beyin bilimleri açısından bakınca bunun beynimizin ödül merkezine de hitap ettiğini, her beğeninin, her paylaşımın küçük bir haz patlaması ürettiğini söyleyebiliriz. Böylece izleyicinin en temel empati ve ödül devreleri, estetik deneyimin derinleşmesinden çok veri toplamak için araçsallaştırılmış hale geliyor. O zaman da hedef anlamak değil Pavlovien anlamda bir manipülasyon oluyor. Zihin kuramını, hedef kitle analizi yapan dar bir pazarlama aracı ya da ötekinin dünyasını ciddiye alan bir etik yeti olarak kullanmak bize kalmış.

Bu çağın bir diğer özelliği de komplo teorileri, spekülatif anlatılar ve alternatif gerçeklerin estetize edilmesi. Dünya ölçeğindeki kurumsal sergilerde savaş, göç, yoksulluk, afet, ırkçılık gibi konular “şok edici görüntülerle” sunulabiliyor. İzleyenler yoğun bir politik deneyim yaşadıklarını düşünseler de bilgi, bağlam ve eylem sınırlı kalıyor; buna karşılık kurumlar da “bakın biz duyarlıyız” PR’ı yapmış oluyorlar. İzleyici, güvende olduğu bir fanusta başkalarının felaketini sanat nesnesi olarak tecrübe ediyor; hem kurum hem izleyiciler etik ve politik kazanç sağladıklarını hissediyorlar ama asıl sponsorların, fonların, hatta kurumun neoliberal işleyişlerinin ürettiği kazanç hiç sorgulanmıyor. Petro-kimya ya da finans devlerinin iklim veya eşitsizlik sergilerine sponsor olmaları, hakikat sonrası mantığının kurumsal biçimi olarak okunabilir. Bu durumun, sanat için hem bir malzeme hem de bir tuzak olduğunu görmeden çağın getirisini kavramak mümkün değil.

Öte yandan, bu kurumsal estetik, sanatçıları da seçime zorluyor: ya bu dille oynayarak onu ifşa etmek ya da aynı dili yeniden üretme riskini almak. İşte tam burada zihin kuramı devreye giriyor ve izleyicinin bu işler karşısında eleştirel bir mesafe mi kuracağını, yoksa komploya olan inançlarını mı güçlendireceğini öngörmek, sanatçının sorumluluğu haline geliyor. Sanat kolektiflerinin ve bağımsız inisiyatiflerin örgütlenme biçimi de bu bağlamda önemli. Veriler, hakikat sonrası çağda kurumsal otoriteye duyulan güvenin azaldığını; yatay, katılımcı, küçük ölçekli yapılara duyulan güvenin görece arttığını gösteriyor. Bu iyi, ama bu yatay örgütlenmelerin de kendi yankı odalarını üretme riski taşıdığını unutmamak şartıyla.

Rudolph Toma, Franz Xaver Messerschmidt’in Karakter Başları serisinden esinlenilmiş litografi, 1839.

Tüm bu tablo içinde sanatın kritik rolü, başkalarının zihinlerinin yalnızca manipüle edilecek hedefler değil, anlaşılıp ciddiye alınacak özneler olduğu önkabulüyle hareket etmektir. Bu hakikat sonrası çağın temel direniş biçimlerinden birini oluşturabilir. Tüm bu tablo içinde sanatın kritik rolü, başkalarının zihinlerinin yalnızca manipüle edilecek hedefler değil, anlaşılıp ciddiye alınacak özneler olduğu önkabulüyle hareket etmektir. Bu, hakikat sonrası çağın temel direniş biçimlerinden birini oluşturabilir. Sergi mekânları yalnızca gösteri ve tüketim alanları değil, karşılaşma ve çatışma alanları olarak kurgulanabilirse zihin kuramı da yeniden eleştirel bir araç olabilir. İzleyicinin ötekinin deneyimini fark etmesini, anlamasını ve kendini bir anlığına onun yerine koymasını sağlayabilir. Böylece kişininkendi inançlarının ne kadar kırılgan olduğunu da fark etmesine imkân tanır. Sonuç olarak zihin kuramı, hakikat sonrası çağda sanat için hem sorun hem de imkân alanıdır Sorundur, çünkü empati kapasitemiz algoritmalara dayalı manipülasyon ve kutuplaştırmalar yoluyla aşındırılmakta, hatta sömürülmektedir. Öte yandan bir imkândır, çünkü sanat bu kapasiteyi etik biçimde seferber ederek parçalanmış gerçeklikler arasında köprü kurabilir. Böyle bir anlayışla, paralel gerçeklik fanusları arasında diyalogların oluşması hâlâ mümkün görünüyor.

 

Kelime, Işık ve Hakikat

0 0,00