Kendimi bildim bileli, vatan mevzusu hep kafamı kurcalamıştır; ait olduğum toprak parçasının üstünde yaşamakta olan halka ne kadar bağlıyım ve bu halkın değerleriyle yoğrulmuş, parçası olduğum bu toprak parçasında ne kadar özgürüm; hakikate ne kadar yakınım; bu benimle benzer hassasiyetleri içselleştirmiş halk için gerektiğinde kendimi feda eder miyim gibi soruların cevaplarını bulmakta hep zorlanmışımdır? Özgür hissettiğimiz yere mi vatan diyoruz, yoksa ait hissettiğimiz yere mi? Özgür değilsek ve yine de ait hissediyorsak, bu bir paradoks mudur? Eğer toprağımız, düşüncelerimiz, sevdiklerimiz, dilimiz, geleceğimiz güvendeyse biz oraya mı vatan diyoruz; vatan demek istiyoruz ve yeri geldiğinde bu inşa ettiğimiz fikir-ki sonuçta vatan da bir fikir sadece-için ölmeyi bile göze alıyoruz? Peki ya bu toprak parçası yoksa; ya oradan oraya savruluyorsak ya da savrulmak zorunda kalıyorsak; o zaman bizim için vatan nedir peki? Belki de o zaman vatan bir toprak parçası değil, taşınabilir bir değerler bütünüdür; belki de böyle bir vatan tek seçeneğimizdir? Bu kavramı ilk duyduğumda hem içinde barındırdığı özgürlükten hem de kök salamamanın ağırlığından ya da hafifliğinden hem oldukça etkilenmiş hem de garip bir şekilde irkilmiştim. Fikir aslında mükemmele yakındı; hayatta kalabilmek için bir metnin kutsallığına ve kelimeye sığınılarak yaratılmış bir diyar-ki taşınabilir vatanın metin ile olan derin bağını da çok daha sonra keşfetmiştim. Yahudilerin yarattığı diğer fikirler gibi, bu da çarpıcı ve sarsıcı bir fikirdi: tek tanrı, bu tanrıyla yapılmış bir kontrat, bu tanrının emirleri, vicdan, seçilmiş insanlar ve bağlantılı diğer fikirler gibi; Tanrının dayanılmaz yokluğu ile bizi baş başa bırakan Yahudilerdi, Hristiyanlığı yaratanlar da, sosyalizm ve komünizmi yaratanlar da, ama vicdan belki de en önemli hediyeleriydi insanlığa ve de bu bağlamda “taşınabilir vatan.” Artık vicdan ile baş başaydık ve bu yola girdiniz mi,bu yolun geri dönüşü yoktu. Evet, Antik Mısır’da ve Antik Yunan’da benzer kavramlar vardı ama vicdanın bireysel bir pusulaya dönüşmesi, bireysel ve ilahi bir sorumluluk haline gelmesi tamamen Yahudilere borçlu olduğumuz bir şeydi. Birey yasaya, dolayısıyla metne karşı doğrudan sorumluydu ve bu yasanın üstünde hiçbir güç yoktu. Vicdan mutlak otoriteyi bile sorgulayabilen bir iç sesti ve bunun üstünde bir otorite yoktu. Adolf Hitler’in lafını hatırlarsınız: “Vicdan bir Yahudi icadıdır ve sünnet gibi bir sakatlamadır.” Bir anlamda Holokost bu vicdanla hesap kesmenin zirve yaptığı noktaydı; Hitler tüm bir ulusun rüzgarıyla bu hesabı kapatmak istedi; aslında tarih boyunca, sayısız hegemonya, benzer bir hesap kesme çabası içinde oldu; sonuca baktığımızda ve bugün Yahudiler artık kutsal topraklarına döndüğüne göre, her ne kadar o topraklar bir sorunlar yumağı olmaya devam ediyor olsa da, bu çabalar beyhude çabalardı diyebiliriz; artık Yahudilerin taşınabilir vatanlarının yanısıra, sınırları çizilmiş bir toprak parçaları da vardı.
Öteki ve azınlık olma hali Yahudilerin peşini tarih boyunca bırakmadı. Bence bu onların hem laneti, hem de şansı oldu. Bilinçaltı ya da bilinçdışı kavramlarının bu öteki olma haliyle sağlam bir bağlantısı olduğu düşünülebilir; çünkü öteki hep neden öteki olduğunu sorgulamak durumundadır. Bu da ister istemez bireyi zihnin karanlık ve bastırılmış taraflarına doğru bir yolculuğa zorunlu kılar. Bu yolculukta, Tevrat ve Talmud gibi kutsal metinlerde satır aralarına sıkışmış gizli anlamları keşfe çalışmak, bilinçaltını kurcalamakta Yahudilere rehberlik etmiş olabilir. Dolayısıyla, bilinçaltını kurcalayarak, bizi varoluşçu “Oedipal” bir bunalımın içine salanların da Yahudiler olduğu söylenebilir. Tabii ki Platon, Plotinus, Schopenhauer, Nietzsche, Schelling gibi düşünürler, zihnin farkında olmadığımız derinliklerinden bahsettiler Yahudilerden önce ama, Yahudi mistisizmi, ve Yahudi düşünce ve analiz disipliniyle, bilinçaltı yepyeni bir boyut kazandı. Sanıyorum ki, tarih boyunca insanlığın Yahudilerle hesabının bitmek bilmemesinin temel nedenlerinden bazıları, hem insanlık kültürüne yaptıkları katkılar, hem dayanıklılıkları, hem inatçılıkları, hem de boyun eğmeyi vatansızlıklarına rağmen bir türlü kabullenmemeleridir demek pek de yanlış olmaz. Tarih boyunca sayısız kez şahit olduğumuz üzere, boyun eğmek yerine ölümü seçtiler; Masada örneğinde olduğu gibi. Peki gerçekten neydi onları farklı kılan? Bence binyıllar boyunca özel olduklarına ve metnin kutsallığına o kadar inandılar ki, sonunda gerçekten özel, ayrıcalıklı bir millete dönüştüler. Eminim bu kadar basit değildir ama söylediğimde bir gerçeklik payı olduğunu da kabul etmek gerekir. Taşınabilir vatan diye adlandırdığımız şey, dil, kutsal metinler ve paylaşılan hikayelerle inşa edildi yüzyıllar boyunca; böylelikle bu kültür ekseninde oluşmuş vatanın vatandaşları, nerede olurlarsa olsunlar, kendilerini özgür ve evlerinde hissettiler ve de kimliklerini ve benliklerini kaybetmeden özgürce dolaşabildiler, sürgünde ve büyük bir baskı altında olduklarında bile. Onlara bu özgürlüğü sağlayan yarattıkları kültürdü. Bu kültür saldırı altındayken, hayatta kalmak için daha çok sarıldılar hem birbirlerine hem de kültürlerine.

Afrikalılar ritmlerini, Yahudiler hikayelerini ve metinlerini, düşünürler fikirlerini oradan oraya taşıyarak özgür olabildiler, vatansız kalsalar bile. Özgür olmadığın yere vatan demek çok da uygun olmaz herhalde; insan özgür olamadığı vatanı ne yapsın diye düşünürüm hep. Taşınabilir vatanın olmazsa olmazı da bu taşınabilir kültür tabii ki; bu kültürü canlı tutmak ve yaşatmak için de konuşman, düşünmen ve yazman lazım. Bunun için de kelime lazım. Kutsal metinlere ve kelime etrafında oluşturulmuş bu kültüre bağlılık da oradan oraya savrulmuşluğun sonucu olsa gerek.
İşte bu yüzden, “başlangıçta kelime vardı” John’un Gospel’ına göre ve kelimenin doğasını anlatmak için de “ışık.” İnsanlığı da, Batı’yı da bugün o “ışık” ve bağlantılı olarak “kelime” aydınlatıyor diye düşünüyorum. Ben de kendimi Goethe gibi ışığa uzananlar kabilesinden addettiğimden, ışığın, dolayısıyla kültürün iyileştirici gücü beni de sarmalar her bunaldığımda. Karanlığı arkada bırakmak aynı değerlere inananlara iyi geliyor; bu yüzden de karanlıkta yaşamayı seçenleri anlamakta zorlanmışımdır hep. Biri, ışık varken, niye karanlığı seçsin?
Metin deyince de benim aklıma, Pentateuch ve de Homer’in iki kitabı gelir, birçoğumuz gibi. Doğrudur, Homer’in yaşayıp yaşamadığını dahi bilmiyoruz ve bu iki kitabı incelediğimizde, farklı iki yazarın elinden çıkmış olma ihtimali de yüksek gibi duruyor; hatta iki yüzyıl arayla yazılmış olma ihtimali bile yabana atılmayacak cinsten bir ihtimal; ancak önemli olan bu iki kitap ve de Pentateuch’un varlığı ve Batı dediğimiz fikirler toplamı ve değerleri için ne anlama geldikleri. Bu kitaplar olmadan Goethe’yi de anlamak zor, Virgil’i de, Shakespeare’i de, St. Augustine’i de, Dante’yi de, Cervantes’i de. Batı için Homer’in kitapları da, Pentateuch kadar kutsal sayılabilir. Öylesine içiçe geçmiş katmanlı bir organizma ki bu Batı dediğimiz şey, Leopold Bloom da buradan hayat buluyor, Charles Swann da; Virgil Homer’den çıkıp cehennemde Dante’nin rehberi oluveriyor, James Joyce da Ulysses’e yeniden hayat veriyor. Tabii ki iş bu iki kitapla bitmiyor; bir de bu iki kitapla birlikte, iki de son yemek var Batı’nın inşasının harcı olarak: biri Socrates’in son yemeği, diğeri de Nazareth’li İsa’nın. Buradan da suçluluk duygusu ve vicdanla ilişkisini yapılandırıyoruz Batı’nın, hep kelime etrafında.

Bir yerden başlamak gerektiğinde de, işe kelimeyle başlamak herhalde en doğrusu diye düşünüyoruz; zaten, istesek de istemesek de kelimeyle başlamak zorundayız. Kültür ve sanat dediğimiz şeyin merkezinde de kelime var; kelimeler, işaretler ve de semboller. Bunlar vasıtasıyla anlaşmaya, kendimizi ifade etmeye çalışıyoruz; bunu becerdiğimizde de bir iç huzura kavuşuyoruz. Ancak yine de genellikle bizim için, klişede olduğu gibi “kelimeler kifayetsiz kalıyor,” “söyleyecek söz bulamıyoruz.” Zaten biz toplum olarak genelde pek söyleyecek söz bulamıyor, başladığımız cümleleri bitiremiyor, kendimizi ifade etmekte hep zorlanıyoruz gibi geliyor bana. Hep yüzümüzde performatif anksiyeteden kaynaklanan donuk bir ifade, dilimizde boğucu bir atonalite, üstümüzde de anlayamadığımız ve anlamlandıramadığımız bir savrulmuşluğun ağırlığı. Biz böyleyiz; hayatı anlamlandıramıyor ve bir türlü aydınlığa çıkamıyor, bu mahkûm olduğumuz karanlıktan kurtulamıyoruz; ışığa uzananların kabilesinden olamıyoruz bir türlü. Hamasete de bu yüzden bayılıyoruz sanırım; demagoglara da. Eğer kuvvetli bir hatip bulursak kırk yılda bir, ona bir baba gibi sarılıp bir türlü bırakamıyoruz ve ona sahip olmaktan çok uzak olduğu değerler atfedip, bir uyuşturucu müptelası gibi sarılıyoruz da sarılıyoruz bırakmamacasına. Çünkü o, bizim bir türlü söyleyemediklerimizi söyleyip, bizi rahatlatıyor; bu da az buz bir şey değil aslına bakarsanız. Hep sözün ağırlığı karşısında ezilmeye alışık olduğumuzdan, birinin bizde olmayan cevapları bizim adımıza vermesi, bizim adımıza sağa sola posta atması çok hoşumuza gidiyor. Çünkü onda bizde olmayan bir şey var; sahip olmadığımıza sahip olanı yüceltiyoruz ve onu içselleştiriyoruz ki, ezikliğimiz bizi daha da boğmasın. Ama, işin özü hep kelime, kelimeyi oluşturan işaretler ve onların nasıl kullanıldığı, nasıl ses verdiği ve de kelime etrafında oluşturulmuş kültür. Bizi biz yapan şey bu kelime kültürü. Bütün savaş kelimenin gücüne sahip olmak için ve bu gücü kalıcı kılmak için. Ama biz hep “sözün bittiği yerdeyiz.” Bayılıyoruz bu klişeye; daha doğrusu tüm klişelere. Aslında bu sözün bittiği yer kulağa çok da iyi geliyor. Sanki orada bir kifayetsizlikten ziyade, huzur varmış gibi. Tabii ki kelimelerin olmadığı yerde, bir iç huzurundan bahsedilebilir. Çünkü kelimelerin olmadığı yerde düşüncelerden arınmaya başlayabiliriz, bu da beraberinde bir iç arınma getirebilir. Ama biz bu dili hakkıyla hiç kullanamadığımız için hep sözün bittiği yerdeyiz. Aslında bu bir anlamda “bardağın taştığı yer.” Peki bardak neden taşıyor? Çünkü bardak aslında hep dolu; içine depolananı boşaltacak mekanizmalar çok ilkel ya da yok. Dışarı çıkmak için bir yol bulamayan birikmiş toksik yük, kontrol edilmesi güç, patlamanın eşiğinde bir iç basınca dönüşüyor haliyle; bunlara hassasiyetlerimiz diyoruz. Toplum olarak hassas olduğumuz noktalara dokunulduğu zaman da bardak hemen taşıveriyor ve kendimizi sözün bittiği yerde buluveriyoruz. Yani aslında sözün bittiği yerde, bizim için sadece isyan var. O kadar doluyuz ki, hassasiyetlerimize gerekli özen gösterilmediği anda, isyan bayrağını çekiveriyoruz. Aslında isyan bayrağını çekmemizin temel nedeni, kelimeler, sesler ve metinlerle ilişkisi zayıf bir toplum olmamız olabilir mi? Üstüne düşünülmesi gereken bir konu bana soracak olursanız.
Dilin basit bir araç olduğunu düşünmek hata olur herhalde. Dil her şeyden önce kültürel bir sembol değil mi? Bir kültürün ruhunu ve dünya görüşünü, dünyaya bakışını dışa vurur dil. Dil vasıtasıyla insan kendi içindeki hakikati keşfetmez mi? Ya da keşfetmeye yaklaşmaz mı? Dil sayesinde kültür, din, felsefe, sanat gibi işine yarayan şeyler yaratıyor insanoğlu.
Peki bu Heidegger’in bahsettiği türden bir savrulmuşlukla kelime ve dil ve de kültür arasında bir ilişki var mı gerçekten? Bir de bu savrulmuşluk olarak adlandırdığımız durum aslında nedir? İsteğimiz dışında ve şans eseri kendimizi burada bulduğumuzu biliyoruz çoğumuz diye düşünüyorum; buraya kendi isteğimizle gelmedik ve her birimiz bu diyarı yok olarak terk edeceğimizi biliyoruz. Yokluktan geldiğimiz gibi yokluğa geri dönüyoruz. Bütün çabamız da bu iki yokluk arasını anlamlandırmak. Kolay bir iş olmadığı gibi, nerdeyse imkânsız olduğu bile düşünülebilir. Bu anlamlandırma işini felsefeyle, dinle, sanatla, kısaca bunlar vasıtasıyla oluşturduğumuz kültürle yapıyoruz. Peki kültürün, sanatın merkezinde kelimenin olduğunu söylemek çok mu hatalı olur? Maddi ve manevi oluşturduğumuz değerlerin inşasında ve aktarılmasında hep dili ve kelimeyi kullanmışız ve kullanmaya devam ediyoruz. Sanatın kavramsal çerçevesini de kelimeyle ve dille çiziyoruz. Kabul etmek gerekir ki, dille çizdiğimiz bu çerçeve, bizi sözün bittiği yere taşıyor ve ötesini ifade etmek için başka araçlara gerek duyuyoruz. O araçlar vasıtasıyla da, anlamlandırmaya çalıştığımız şey hakkında ipuçları, kriptik mesajlar verebiliyoruz. Bu mesajların güçle asimetrik bir ilişkisi var ki bu da çok doğal. İçinde hem mesajı veren için, hem mesajın harekete geçirdikleri için, hem de mesajın hedef aldığı güç için bir tehlike barındırıyor. Moliere ya da Shakespeare örneğinde olduğu gibi hegemon gücün elinde birkaç seçenek bulunuyor: mesajı yok saymak, mesaja tepki vermek, mesajı doğduğu anda yok etmek gibi. Hegemon güçler, içinde bulundukları döngünün evrilmekte olduğu noktaya göre sübliminal nitelikli mesajları bile birer tehdit olarak algılayabiliyorlar; bu da doğal aslında.
Bizim de kültür sanat alanımız ve gücümüz kelimeliyle inşa ediliyor haliyle. Bireyin kendisini savunmasız hissettiği bir dünya da, ister istemez, bireyin kelimeyle inşa ettiği kültür sanat alanı da darbelere dayanıklılığını yitiriyor. Kültürle özgürlük arasında çok belirgin bir ilişkiden söz edilebilir herhalde. Kültür ve sanat hep ifadenin özgürce dolaşabildiği yerlerde, ışığın olduğu yerlerde sağlıklı filizlenebiliyor. Bizim gibi Doğulu ülkelerde ise açık bir kırılganlıktan söz etmek mümkün. Entelektüel sınıfın da bu alanla nasıl bir ilişki kurduğu da çok önemli tabiatıyla. Bana soracak olursanız, ben bugüne kadar bizim entelektüel sınıfımızla hem kültür sanat hem de politika alanında hep mesafeli bir ilişki gördüm; buna kabaca daha çok “suya sabuna dokunmayan” bir ilişki diyebiliriz. Biliyoruz ki, sanat ve kültür ya devlet desteğiyle ya da sermaye gruplarının desteğiyle kendine bir ifade alanı bulabiliyor. Politik ve ekonomik türbülanslarda da hep kendini rotanın dışına savrulmuş, farklı bir yörüngede bulabiliyor bu yüzden. Kısacası yine bir savrulmuşluktan söz etmek mümkün. Bireyin varoluşsal savrulmuşluğuna, bu savrulmuşluğu anlamlandırmaya çalışan kültür ve sanat alanının savrulmuşluğu eklenince, kendimizi “tadından yenmez” bir diyarda buluveriyoruz. Bu da politikaların kişilere ve dönemlere göre değiştiği bir ortam hazırlıyor. Kültür ve sanat belli bir kesimin lüksü olarak algılanmaya devam ettikçe de bu durum değişmeyecek sanırım. De Gaulle’ün “Sartre, c’est la France.” dediği bilinir; bizde ise Nazım Hikmet’in nasıl bir vatansızlığa mahkum edildiği. Nazım Hikmet’in taşınabilir bir vatanı var mıydı bilemiyorum açıkçası; hep bir özlemle yaşadığı bilinir.
Ülkemizde, birçok başka diyarda olduğu gibi, kültür ve sanat hep ötekilerin işi; böyle oldukça da kültür, sanat ve özgürlük arasındaki doğal bağ geniş kitleler tarafından benimsenemiyor ve hegemon güçler tarafından bu alan saldırıya uğradığında, savunmasız bir köşeye sıkıştırılmışlık psikolojisinde buluyor kendini. Tıpkı Yahudilerin tarih boyunca maruz kaldığı gibi. İşte bu yüzden, hayatta kalabilmek için, saldırı altındayken, yarattığımız kültüre ve ışığına daha çok sahip çıkmamız gerekiyor diye düşünüyorum.
Peki ama şu da düşünmemiz gereken meselelerden biri değil mi: bu ötekilerden (kültürü mesken edinmiş olanlar) bazıları, arkalarına büyük bir dalga almış olsalar da, ya özgürlüklerinin önemini kavrayamıyorlar; ya da kavrasalar bile konfor alanlılarını kaybetmemek asıl meseleri oluveriyor basınç altında; sarılamıyorlar kelimenin ve kültürün gücüne. Sanat ve kültür dediğiniz şeyin hep bir meselesi vardır; ya da bana öyle gelmiş de olabilir. Bu mesele, yapılan işin ve çabanın dinamosudur. Eğer mesele, transformasyona uğrayıp, kendini ve kendinden olanı ve de statükoyu korumaya dönüşürse, bir anlamda sanatçı ve dolayısıyla onun işi teslim olmuş demektir. Şimdi durduk yerde kahramanlığın hali yok hissiyatını hemen benimseyiveriyorlar bu ötekilerin çoğu; yani bize mi kaldı vatanı kurtarmak istasyonunda iniveriyorlar trenden. Belki de zannettiğimiz kadar “öteki” olmadıkları sonucunu da çıkarabiliriz buradan. Sanata ve kültüre, bir hakikat arayışı olarak yaklaştığımızda, kimin hakikat ve ışık peşinde yürüdüğü, kimin ayak sürdüğü çok net görülüyor kanımca ve de hakikat ve özgürlük uğruna kimin neyi göze alabildiği. Mesele hakikat ile ışık arasındaki bağa kadar uzanıyor sanırım; ve de hakikat ile kültür ve sanat arasındaki ilişkiye. Bu hakikat arayışı, kültür ve sanat alanlarının temel meselesi olmuştur tarih boyunca diye düşünmek çok da yanlış olmaz herhalde. Sanat kültürel bir bağlamdan doğup, hakikati yansıtabilmek için kendine bir mecra arar ve bu mecra çerçevesinde oluşturduğu dille bu hakikat arayışını dışa vurur demek de pek yanlış olmaz sanırım. Sanat eserleri ve sanat oluşumları, hareketleri, çevrenin, kültürel birtakım değerlerin, tarihin ve inançların sonucu olduğuna göre, kolektif bir bellek eşliğinde hakikate doğru bir ışık tutar. Bu arada, mevcut kültürün sorgusuz sualsiz kabullendiklerini de sorgular. Sorgusuz sualsiz bir hakikat arayışı olamayacağına göre, bu sorgulama hem düzeni hem de yerleşik değerleri sarsabileceği için sanat ve sanat eserlerinin ve sanat kurumlarının, genelde otorite ile hep bir sorunu vardır. Çünkü hakikatin uzlaşmacı bir tavrı olamaz. Bir şey ya gerçektir, ya da değildir. Buna ulaşma doğrultusundaki çaba da ya samimidir ya da değildir. Sonuç olarak, hakikat yoluyla ulaşılabilecek bir özgürlük yolu olduğundan, birey de özgür olduğu sürece, hakikat arayışına daha yoğun yönelebileceğinden, bu doğrultu eksenindeki çaba, ister istemez bir kabileleşmeye neden olur diye düşünülebilir. Bizim kabilemizden, yani yarattığımız kültürü, kelimeyi korumaya sevdalı olanlar ve de başka bir kabileden olanlar. Gerçeğin peşinde koşma çabaları ve de özgürlük ve hakikat için nelerin feda edilecebileceği, bu doğrultuda nasıl cepheler kurulacağı tahayyül edilebilir bu bağlamda. Kültür kaleleri, hakikatin peşinden koşarak inşa edildiğinden, Masada örneğinde olduğu gibi, ancak bizim için değerli şeyleri feda ederek korunabilir, konfor alanlarımıza yaslanarak değil, çünkü yarattığımız şey hepimize ve geleceğimize aittir. Metafizik olarak mutlak olanı kavramaya ve hissetmeye çabaladığımızda, ister istemez tarafımızı seçmiş oluruz. Ben şahsen ışığın tarafında olmayı seçiyorum ve de eğer illa bir savaş verilecekse, bu savaş kelime ve kelimenin gücünü ve ışığını korumak için olmalı diyorum. Zorlukla inşa edilen kültüre sarılmak iyidir ve herkese iyi gelecektir.





