Çalışmalarınızda kütüphaneler, arşivler ve bilgi birikim mekanları merkezi bir rol oynuyor. Bu ilgi nasıl ortaya çıktı?
Başkalarının hayat hikâyelerine duyduğum ilgiden kaynaklanıyor; bu hikâyeler genellikle kitapçıların raflarında ve masalarında titizlikle dizilmiş halde karşımıza çıkıyor. O kitap sırtlarının ardında kaç kader, kaç hayal ve arzunun saklı olduğunu bir düşünün.
Tarih ve bilgiyle dolu bir şehir olan Floransa’da yaşamak, bu yöneliminizi etkiledi mi?
Özellikle değil. Floransa, perspektif açısından mekan kullanımının rasyonelliği konusunda beni etkiledi. Düşünürseniz, kitaplıklarımdaki kaos her zaman perspektif kafesler içinde hapsolur.
Günümüzde bilgiye erişim her zamankinden daha kolay, ama aynı zamanda daha yüzeysel görünüyor. Sizce bilgi gerçekten artıyor mu, yoksa sadece çoğalıyor mu?
Bilgi yatay, eşzamanlı bir şekilde çoğalıyor; tarihin dikey deneyimini, yani diyakroniyi geride bırakan, yelpaze şeklinde bir gelişme gösteriyor.
Çalışmalarınızda kitaplar var, ama okunabilir değiller: başlıklar kayboluyor, metinler yok oluyor. Bu ‘okunamazlık’ sizin için ne ifade ediyor?
Tekrar ediyorum: tarih ve içinde barındırdığı kaderler çok çeşitlidir, bunları didaktik hale getirip belirtmeye hiç gerek yok, herkes içine istediği hikayeyi sığdırabilir.
Resimlerinizde insan figürü yok, ama yine de güçlü bir varlık hissediliyor. Bu bilinçli bir seçim mi?
Evet, öyle ama bazen bulanıklaşıp hızla kaybolan varlıklar beliriyor ve yerini kalıcı ve ikonik olana bırakıyor.
Resmettiğiniz kütüphaneler gerçek mi? Belki de hafızanızdaki yerler ya da terk edilmiş mekanlar mı? Bu mekanlar geçmişe mi ait, yoksa zamanın dışında mı?Hepsi bir arada, yani zaman içinde ziyaret ettiğim ve nesnelliği içinde ölümsüzleştirdiğim mekanlar. Bazen sadece Bergsoncu anlamıyla ‘hafıza’nın eklemeleridir.

Kütüphaneler genellikle düzenin mekanları olarak görülür. Oysa sizin çalışmalarınızda bu düzen bazen bozuluyor, kaosa yaklaşıyor…
Kütüphanelere hem gerçek hem de mecazi anlamda adanmışlıkla ve parmak uçlarında giriyorum. Sonra uzaklaşırken mekanla samimiyet kuruyorum ve benim açımdan bir yeniden işleme süreci başlıyor, bazen mekanın yıkımına kadar varıyor; bu süreçte 18. yüzyıl Venedik ‘Capricci’ resimlerinden biraz ilham alıyorum.
Sizce bugün en büyük sorun bilgi eksikliği mi, yoksa anlam eksikliği mi?
Dürüst olmak gerekirse ben daha çok gösterene ilgi duyuyorum, anlamı ise çalışmalarımı izleyenlere bırakıyorum ve bu anlam her zaman onların bilgisine bağlı olacaktır.
Çalışmalarınızın yüzeyleri çok yoğun, malzeme katmanlarıyla oluşturulmuş. Bunu nasıl elde ediyorsunuz? Bu birikimin kavramsal bir anlamı da var mı?Bunu, pigment ve yağın yoğun bir şekilde kullanılmasıyla elde ediyorum; bu, geleneklerin izinden giden çok eski bir tekniktir ve arabulucu madde veya hazırlık yapılmamış saf keten tuval üzerine uygulanır. Geleneklerin ortodoksluğuna ait olmayan ve dolayısıyla kavramsal hale gelen şey, figüratif unsurları son derece gayri resmi bir teknikle temsil etme zorluğudur. Resmin yüzyıllar boyunca nasıl yapıldığı üzerine geliştiğini, neyin temsil edildiği üzerine değil, unutmayalım.
Eserlerinize yaklaştıkça görüntü dağılırken, uzaktan yeniden birleşiyor. Bu mesafe sizin için ne anlama geliyor?
Bu, resimde çok sık kullanılan bir denklemdir, örneğin izlenimci ve bölücü tarzlara bakın. Ben buna farklı bir şey eklemek istedim, yani fiziksel hareket açısından daha içgüdüsel ve çılgın bir resimsel magma, her zaman “ne” değil, “nasıl” sorusunun zorluğunda kalarak.
Ve son olarak: sizce bilgi gelecekte daha kalıcı mı olacak, yoksa tamamen akışkan mı?
Akışkan olacağını düşünüyorum, kalıcı olanı ise o totemlerde, kitapçılar ve kütüphaneler gibi bilginin katedrallerinde aramalısınız; ben de bunları resmetmeyi çok seviyorum.
Massimo Giannoni’nin “Post Sapere” başlıklı kişisel sergisi, 17 Nisan – 2 Haziran 2026 tarihleri arasında İstanbul’daki Muse Contemporary’de izlenebilir.


