Melis Şamdancı ile Gölge, Beden ve Arada Kalanlar -
Veil. Fotoğraf: Melis Şamdancı.

Melis Şamdancı ile Gölge, Beden ve Arada Kalanlar

İstanbul'da doğan ve hayatını Londra'da sürdüren fotoğrafçı ve yönetmen Melis Şamdancı, bilinçaltı, kadın bedeni ve dönüşüm temalarını temel alan üretim pratiğini anlattı. Sanatçı, eserlerinde görünür olan ve gizlenen arasında kalan alanı kadın bedeni üzerinden araştırıyor.

/

İstanbul’da doğan ve büyüyen, Londra’da sinema eğitimi aldıktan sonra hayatının çoğunu Londra’da sürdüren sanatçının “Swamp Goddess” serisinden fotoğrafları CI Bloom ve Piramid Sanat’ta sergilendi. Melis Şamdancı, üretimlerinde kadın bedenini psikolojik ve düşsel bir anlatının merkezine yerleştiriyor.

Bilinçaltı, bastırılmış duygular ve yüzeyde olanın ardında gizlenen karanlık alanlar, çoğu zaman fark etmeden beden yoluyla açığa çıkıyor. Kırılganlık, saklanma ve özgürleşme arasınki bu dönüşüm ve yolculuk hâli; bakışlarda, kumaşın tenle ilişkisinde, ışık ve gölge arasındaki kırılmalarda görünürleşiyor. Sanatçının görsel bir anlatı olarak kurguladığı “Swamp Goddess” serisinde, bedenin gizlenmekten özgürleşmeye doğru yaşadığı dönüşüm gözlemleniyor.

Çıkışını “Eternal Muse” isimli kısa filmiyle yapan sanatçı BAFTA elemeli Carmarthen Bay Film Festivali’nde ‘Yükselen Yıldız’ ödülüne layık görüldü. Fotoğraf ve sinemayı bir araya getiren sanatçı, Swamp Goddess serisinden Eternal Muse kısa filmine uzanan çalışmalarında, Carl Jung’un “Persona” ve “Gölge” kavramlarından beslenerek, görünür olan ile gizlenen arasındaki gerilimi şiirsel bir görsel dil ile araştırıyor. Sanatçının ilk solo sergisi ise 10 Haziran’da Kiff İstanbul’da başlayacak.

Melis Şamdancı.

Sanatınızda kadın bedeni, çoğu zaman doğrudan bir portre nesnesi olmaktan çıkıp hafıza, saklanma, dönüşüm ve güçlenme gibi duyguların taşıyıcısına dönüşüyor. Kadınlık, beden ve bilinçaltı sizin görsel dünyanızda nasıl bir yere sahip?  

İstanbul Modern 2
İstanbul Modern 2 Mobil

Bu temalar hem filmlerimde hem de fotoğraflarımda tekrar tekrar karşıma çıkan, üretimimin merkezindeki ana fikirler aslında. Psikolojiyle, özellikle de Carl Jung’un ‘Persona’ ve ‘Gölge’ kavramlarıyla tanıştığımdan bu yana bilinçaltı ve bilinçdışı dünyası en büyük ilham kaynaklarımdan biri oldu. İnsanların dünyaya gösterdikleri yüz ile içlerinde sakladıkları daha gizli, kırılgan ya da karanlık taraflar arasındaki gerilim beni çok etkiliyor. Beden; korkuların, arzuların, kırılganlıkların ve güçlenme anlarının görünür olduğu bir alan. Fotoğraflarımda bunu doğrudan açıklamak yerine, ışık, kumaş, hareket ve atmosfer üzerinden hissettirmeye çalışıyorum. Aynı düşsel ve kadın odaklı evren, Berlin Fashion Film Festival kapsamında Voo Space Berlin’de gösterilen The Office from my Childhood Dreams adlı sanat filmimde de hareketli bir forma bürünüyor.

Swamp Goddess adlı fotoğraf serinizde, figürün gizlenmekten özgürleşmeye uzanan bir dönüşüm yaşadığını görüyoruz. Bu seriyi tek tek fotoğraflardan çok, görsel bir anlatı gibi mi kurguladınız?

Kesinlikle. The Swamp Goddess serisini bir dönüşümün kaydı olarak kurguladım. Serinin ilk karesi olan Veil’da, beyaz bir tülün ardına saklanmış çıplak bir kadın bedeni görüyoruz. Figür karanlıkta kalsa da, örtünün gerisindeki bakışlarla gizli bir bağ kurabiliyoruz. Serinin devamında ise kadının yavaş yavaş bedeniyle barıştığını, hatta bir zamanlar saklandığı o tülle dans etmeye başladığını görüyoruz. Bu noktada saklanma güdüsü, yerini özgürlüğe bırakıyor ve kadın, tanrıçamsı bir figüre dönüşüyor. Benim için bu kareler sadece ışık ve gölge oyunları değil; bir kadının saklanmaktan kurtulup özgürleşme sürecinin görsel kaydı. Seri, izleyiciyi doğrusal bir anlatı içinde bilinçaltının daha derin bir alanına götürmeyi amaçlıyor.

Veil, serinin en çok ilgi çeken fotoğrafı oldu. Kumaş ile ten arasındaki etkileşim, Rönesans heykellerindeki ‘wet drapery’ etkisini hatırlatıyor. Dijital bir karede bu etkiyi yaratmanız, teknik pratiğinde özgün bir yerde duruyor. Bu süreci nasıl kurdunuz?

Bu heykelimsi görüntüyü elde etmek için stüdyoda oldukça deneysel ve fiziksel bir süreç yürüttük. Kumaşın hem akışkan hem de vücutla bir bütün gibi görünmesini sağlamak için beyaz tülü hafifçe ıslattık. Tülün tene yapışması sadece formu belirginleştirmekle kalmadı; kumaş üzerinde izleyicilerin bazen bir yazıya, bazen de bir dövmeye benzettiği organik dokular ve kıvrımlar yarattı. Burada kumaşın nerede vücuda yapışacağı, nerede serbest kalacağı gibi kararlar benim için kritikti; çünkü omurga ve kalça hattının kumaşın altından net bir şekilde seçilmesi, ‘saklanma ile görünme’ arasındaki o ince eşiği yansıtıyor. Işığın kumaşın arkasından ve yanlarından geliş biçimi, figürü sert gölgelerden arındırarak esere o temel ‘düşsel’ havayı veriyor. Doğru ışık yerleşimiyle figürün dış hatlarında (özellikle kolların ve omuzların üst kısmında) oluşturduğum parlama, arka plan ile özne arasında derinlik yarattı. Bu ışık tercihiyle figürü yüksek kontrastlı bir silüetle ele verirken, dıştaki örtüyle onu saklamaya devam ettim. Bu rüyamsı hissi pekiştirmek için düşük bir diyafram değeriyle çalışarak, odağın dışında kalan alanlarda yumuşak bir bulanıklık elde ettim. Kompozisyonun gizli detayı ise zeminde kullandığımız aynaydı. Model, yerdeki büyük bir aynanın üzerinde konumlandı. Aynayı da aynı şekilde ıslatarak, serinin ismi olan Swamp Goddess’a atıfta bulunan o ‘sonsuz aşağı’ etkisini ve yansımayı yarattım.

Aynı zamanda sanat filmleri yönetiyorsunuz. İngilterede Eternal Museadlı bir kısa film çektiniz ve bu film Carmarthen Bay Film Festival (CBFF)de size Yükselen Yıldız’ ödülünü getirdi. Bu filmde, kimlik kavramını ve insan psikolojisini sinema yoluyla keşfe çıkıyorsunuz. Bu fikir nasıl doğdu ve fotoğraf pratiğinizle nasıl kesişiyor?

‘Eternal Muse’un temelinde, kendi sanatına saplantılı hale gelmiş ve başlangıçtaki yaratım motivasyonundan zamanla kopmuş bir sanatçının hikâyesi yatıyor. Bu noktada ilhamım, her sanatçının hissedebileceği, kendini ifade etme dürtüsü ile kusursuzluk tutkusunun çatışmasından geldi. Filmdeki temel motivasyon aslında hepimiz için evrensel: Kaybedilen bir şeye tutunmak. Bir anı yakalamak, korumak ve imkânsızlığına rağmen onu ölümsüzleştirmek… Bu tutkunun ne zaman bir kontrol çabasına dönüştüğünü ve sanatçının perspektifinin gerçeği nasıl yeniden şekillendirdiğini sorgulamak istedim. Hikâyeyi, nesnel gerçeklik ile öznel yorum arasındaki o köklü ikilem üzerine kurguladım. Özellikle farklı ülkelerde yabancıların portrelerini çektiğim fotoğraf serilerimde bu hep aklımdaydı: Birinin en otantik halini yakalamaya çalışırken bile o an kurduğumuz —ya da kuramadığımız— bağ, kaçınılmaz olarak eserin tüm ruhunu şekillendiriyordu. Senaryoyu da bu kişisel sorgulamayla besledim: Biz sanatçılar olarak gerçeği yansıtabiliyor muyuz, yoksa perspektifimizi kaçınılmaz bir şekilde anlatıya dahil mi ediyoruz? Öyle ki, çekim süreci de ironik bir şekilde ekipçe uykusuz kalarak karakterin obsesyonunu bizzat yaşadığımız bir aynalama sürecine dönüştü. Film bir ressamı anlatsa da, aslında işine tutkuyla bağlı olan her üreticinin ortak deneyiminden yola çıkıyor.

Son fotoğraflarınız CI Bloomda Piramid Sanatta, ardından da Stüdyo Karaköyde sergilendi. Sinema ve fotoğraf arasında, bir sanatçı olarak kendinizi nerede görüyorsunuz? Yoksa böyle bir ayrım yapmaya gerek yok mu?

Benim için sinema ve fotoğraf arasında keskin bir sınır yok; bu iki disiplin birbirini besleyen ve tamamlayan yolculuklar. Sinemadan önce hayatımda hep fotoğrafçılık vardı. Annemden gelen merakla, çok küçük yaşta kamera tutmayı ve dünyayı bir vizörün arkasından görmeyi öğrendim. Zamanla o dondurduğum anlara hareketi, sesi ve zamanın akışını da dahil etme isteği beni sinemaya yönlendirdi. Dolayısıyla sinemaya olan tutkum, doğrudan fotoğrafçılığın içinden doğdu. İngiltere’deki sinema eğitimim süresince de bu iki alan hep yan yanaydı; bir yandan filmler çekerken bir yandan fotoğraf üretmeye devam ettim. Bugünlerde bir sonraki filmimin senaryosu üzerinde çalışırken fotoğraf serileri üretmeyi de sürdürüyorum. Bir film fikrinin senaryodan post-prodüksiyona uzanan o aylar, bazen yıllar süren yolculuğuna kıyasla; fotoğraf bana daha anlık bir üretim alanı sunuyor. Zihnimdeki görsel bir fikri birkaç gün içinde hayata geçirebilmek, özellikle evde senaryo yazarak geçen durağan günlerin ardından yaratıcılığımı dinamik tutuyor. Bu iç içe geçmişlik sergilerime de yansıyor. CI Bloom’da sergilediğim Veil, Within the Field ve In the Quiet Spell of Ferns gibi kurgu odaklı eserlerime aslında birer film gibi yaklaştım; kostümler, karakterler ve hikâyelerle bütünleşti. Stüdyo Karaköy’de ise henüz 16 yaşındayken çektiğim Red Movement ve Waiting in White gibi erken dönem işlerimi yeni eserlerimle yan yana görmek benim için çok heyecan vericiydi. Teknik becerilerim gelişse de görsel dilimin o günlerden bu yana tutarlı kaldığını görmek çok değerli.

Önünüzde hangi projeler var? Sergi, festival?

Önümde beni çok heyecanlandıran bir proje var: 10 Haziran 2026 tarihinde başlayacak olan ilk solo sergim. Kiff İstanbul’da gerçekleşecek sergi, daha önce Stüdyo Karaköy’deki Affordable Art Market İstanbul’da birlikte çalıştığımız Nilay Yerebasmaz küratörlüğünde düzenlenecek. Bu sergide, ilk kez CI Bloom’da izleyiciyle buluşan bazı eserlerim yer alacak; daha önce hiçbir yerde sergilenmemiş yeni fotoğraflarımı da ilk defa gün yüzüne çıkaracağız.

İşlerinizde hem İstanbulun kültürel derinliği, hem de Londranın çok kültürlü enerjisi var. İstanbulda doğup büyümek ve bugün Londrada üretmek, görsel dilinizi nasıl dönüştürdü? Kendi kültürel arka planınızla Londranın sanat ortamı arasında nasıl bir bağ kuruyorsunuz?

İstanbul’un kaotik, çok katmanlı yapısı, görsel dilimi çok besliyor. Genç yaşta sokaklarda mimari detayların, gölge oyunlarının ve insan portrelerinin peşinden giderken aslında kendi görsel dilimi kurmaya başlamıştım. Londra’ya taşınmak ise bu dili başka bir düzleme taşıdı. Konfor alanımdan çıkmak, sanatçı kimliğimi daha iyi tanımamı sağladı; aynı zamanda Londra’nın çok kültürlü yapısı işlerime yeni perspektifler kazandırdı. Örneğin CI Bloom’da sergilenen Bound to Earth serimde, Afrika kökenli bir tasarımcıyla çalıştım ve Mauritius’tan gelen desenleri tanıma şansım oldu. Serinin In the Quiet Spell of Ferns isimli fotoğrafında, figürün mavi göz makyajı ile arka plandaki sarı geometrik örtü arasındaki kontrast, alışılmışın dışında bir görsel katman kazandırdı. Bu tür karşılaşmalar, benim için yalnızca estetik bir seçim değil; farklı kültürel hafızaların aynı kare içinde bir araya gelmesi anlamına geliyor. Türk edebiyatındaki şiirsellik, melankoli ve güçlü hikâye anlatıcılığı üretimimi çok etkiliyor. Kısa filmim Eternal Muse’un temelinde de Metin Erksan’ın Sevmek Zamanı filmindeki surete âşık olma fikrinin izleri var. Çalışmalarım, İstanbul’un şiirsel ve melankolik hafızası ile Londra’nın çok kültürlü çağdaş enerjisi arasında kurulan bir görsel alan gibi şekilleniyor. İki şehirden de beslenen; sahnelenmiş, psikolojik ve düşsel bir fotoğraf dili kurmaya çalışıyorum.

Yolcuları Karşılayan Dev Heykel İGA Havalimanı’nda

0 0,00