Sanatta Ruhsal Bir Kendine Dönüş Hali -
Spawn, Juul Kraijer, Metamorphoses sergisi, Rijksmuseum. Juul Kraijer studio izniyle

Sanatta Ruhsal Bir Kendine Dönüş Hali

2026’daki birçok büyük sergi, yalnızca “sanat objesi” göstermiyor; sanatın yeniden bir tür ritüel, bilinç alanı veya kolektif şifa alanı olabileceği fikrine yaklaşıyor.

Rebecca Solnit,  “Karanlıkta Umut: Anlatılmayan Hikâyeler, Muhteşem Olanaklar” kitabında, toplumların zorluklar yaşadıkları zamanlarda bu toplumların mensubu insanların da içgüdüsel olarak kendilerine döndüklerini ifade eder.

“Ama insanlar, durum gerektirdiğinde sanki içgüdüsel olarak o benliklere, kendiliğinden örgütlenme yollarına geri döner. Böylece, bir felaket, bozulma ve doğaçlama açısından devrime çok benzer; yeni roller ve ürkütücü ya da heyecan verici bir şekilde “artık her şey mümkün” hissini uyandırır,’’ yazıyor Solnit.  Bugün baktığımızda, görüyoruz: Bu öyle bir histir ki insanların bir arada hareket etme ihtiyaçlarını uyandırır. Solnit tüm bunları aslında aktivizm için söyler. Toplumlardaki felaket durumlarında aktivizmin arttığını anlatır. Ancak, günümüzde bu durumun artık büyük bir içe dönüş ile ruhsal alanda, özellikle de sanatta ortaya çıkışına tanık oluyoruz.

İçinde bulunduğumuz ve insanlığın her türlü ağır sonuçlarına katlandığı ve katlanmaya da devam edeceği bu döneme Hint mitolojisinde Kali Yuga adı veriliyor. Kali Yuga, Hindu kozmolojisinde 432.000 yıl süren, cehalet, ahlaki yozlaşma, materyalizm ve çatışmalarla karakterize edilen, döngüsel zamanın dördüncü ve en karanlık çağıdır. MÖ 3102’de Krişna’nın dünyadan ayrılmasıyla başladığına inanılan bu “Kötülük Çağı”, insan erdemlerinin en aza indiği dönem olarak kabul edilir. Bu dönemde doğruluk ve merhametin dünyada azaldığı görülür.

Bu tür zamanlarda yine insanların daha çok kendi içlerine ve benliklerine döndükleri ve bu dönüşün bazen sanat aracılığıyla olduğuna şahitlik ediyoruz. Artık ruhsallık ve ruhsal olarak içe dönme ve yenilenme ihtiyacı her zamankinden daha fazla ve şu an dünyada gerçekleşen birçok sergide bunu görüyoruz. Hatta birçok sanatçı daha çok ruhsallığı öne çıkaran eserler üretiyorlar.

İstanbul Modern 2
İstanbul Modern 2 Mobil

Tabita Rezaire, Omo Elu, 2024, i‘In Minor Keys’, La Biennale di Venezia, 2026. Venedik Bienali izniyle. Fotoğraf: Marco Zorzanello

 

Venedik Bienali ve parçalanmış bir düyada kendine dönmek

Bunlara örnek olarak baktığımızda, 61. Venedik Bienali’nden bahsetmek mümkün. Sergi, sanatta yakınlık, içe dönüş ve spiritüellik temalarına odaklanıyor. 110 katılımcının yer aldığı bienal, gösterişten ziyade dinleme, ritüel ve duygusal rezonansı öne çıkaran, daha “yavaş tempolu” bir deneyim sunuyor. Diğer yandan, Sergi, “ritüelden ilham alan ifade biçimleriyle” çalışan sanatçıları öne çıkarır ve izleyici için “meditatif bir geçiş/alayı” deneyimi yaratırken, yüksek sesli ve devasa yerleştirmeler yerine daha sessiz, kişisel ve derinden etkileyici işlere odaklanıyor.

Aslında bienal, parçalanmış bir dünyada yeniden bağ kurmak için sanatı kullanan, “birlikte olmanın getirdiği canlı bir kolektiviteyi” vurgularken; pratiği doğrudan toplumsal yaşamla ilişki kuran sanatçılara yer veriyor. Koyo Kouoh, “fısıltılara düşük bir sesle kulak vermeyi” amaçlayarak, ruh ve zihin üzerinde derin etkiler yaratan sanat eserlerini öne çıkarıyor. Tüm bu eserler bir araya gelirken ve bir bakış açısı sunarken, bu durum şu an içinde bulunduğumuz karanlık zamanlardan sanatla nasıl çıkabileceğimizin ya da sanatsal bakış açısıyla burayı nasıl farklılaştırabileceğimizi anlatmayı amaçlıyor. Ancak unutulmaması gereken önemli bir konu da ruhsallık demek, her şeyin harikalarla bezendiği bir dünyada yaşamak demek değil. Aksine, büyük bir gölge ve uyanışla savaşmak ve tüm yükü omuzlamak demek.

Venedik Bienali sırasında meydana gelen protestolar  karanlık zamanların çözülme ihtiyacının bir parçası.

Bu nedenle, bienal sırasında meydana gelen protestoların da bu karanlık zamanların çözülme ihtiyacının bir parçası olarak değerlendirilebilir. Bu protestolarda savaş ve işgal politikalarına karşı bazı ülke pavyonları hedef alınıyor. Sanatçı grupları ve aktivistler, bienalin “tarafsız kültürel alan” iddiasını sorgulayan açıklamalar yapıyor. Bu bağlamdan bakınca, yeniden Solnit’in Karanlıkta Umut adlı kitabındaki argümanlara dönüyoruz. İnsanlar zor zamanlarda bir araya gelerek daha iyi bir dünya kurmak için çaba gösteriyor. Bienal ise sadece bir alan açıyor ve toplumun dönüşümünü ve değişimini anlatıyor.

Sergilerle Ruhsal Uyanış

2026’daki birçok büyük sergi, yalnızca “sanat objesi” göstermiyor; sanatın yeniden bir tür ritüel, bilinç alanı veya kolektif şifa alanı olabileceği fikrine yaklaşıyor.

Örneğin, Paris’te Musée du Luxembourg’da gerçekleşen Leonora Carrington sergisi sanatçının spiritüalizm, ezoterizm ve okültizmle kurduğu derin ilişkiyi öne çıkarıyor. Fransa’da bu ölçekte gerçekleştirilen ilk sergi olan bu seçki, resimler, heykeller ve çizimler dâhil olmak üzere 126 eseri bir araya getirerek, Carrington’ın mistik, dişil ve fantastik bir dünya yaratımını inceliyordu. Sergi, sanatçının büyü, simya ve ezoterik literatürle kurduğu ilişkiyi ortaya koyuyordu. Diğer yandan, Carrington’ın yaşam boyu süren mistik olana, İrlanda/Kelt folkloruna ve okültizme duyduğu ilgiyi ele alıyordu.

Leonora Carrington, The House Opposite, 1945

Bu bağlamda öne çıkan Metamorphoses, Rijksmuseum’da, dönüşümü yalnızca mitolojik bir tema olarak değil, varoluşun ruhsal bir hareketi olarak ele alıyor. Caravaggio, René Magritte ve Louise Bourgeois gibi sanatçıların eserleri, Metamorphoses’in izinde, insan ile ilahi olan arasındaki geçirgenliği görünür kılıyor. Sergide yer alan Auguste Rodin’in ‘Pygmalion ve Galatea’ heykeli ile Jean-Léon Gérôme’un aynı miti ele alan resmi, dönüşümü bir “canlanma anı” olarak, yani maddenin ruhla temas ettiği eşik olarak düşündürüyor. Bu anlamda sergi, formun değişimine değil, varlığın içsel dönüşümüne ve bir tür ruhsal uyanışa bir alan açıyor.

Transforming Energy, Marina Abramović’in Gallerie dell’Accademia’da gerçekleşiyor. Sanatçının zaten ruhsal konulara ve mistisizme olan ilgisi biliniyor. Özellikle de ölümü yakından incelemeyi seven Abramovic sergisi bu defa , kristaller, beden ritüelleri ve “enerji dönüşümü” fikri etrafında şekilleniyor. İzleyiciyi teknoloji detoksuna ve meditatif bir deneyime çağırıyor.

Marina Abromovic, Transforming Energies sergisinden, Marina Abromovic ve Gallerie dell Accademia zniyle

Magical Women Sergisi, Draiflessen Collection’da gerçekleşiyor ve sergi, sanat, büyü ve feminist perspektiflerin kesişim noktasını ele alıyor. 20. ve 21. Yüzyıldan eserleri bir araya getiren sergi, okült olanı, spiritüel pratikleri ve cadı ya da kâhin gibi geleneksel figürleri yeniden düşünmeye davet ediyor. Sergi, 13 uluslararası sanatçının büyüyü bir güçlenme ve toplumsal eleştiri aracı olarak nasıl kullandığını ortaya koyuyor. Sanatçıların büyüsel, okült ve spiritüel temaları kullanarak toplumsal cinsiyet temelli güç yapılarını, sosyal normları ve patriyarkal sistemleri nasıl sorguladıklarını inceliyor.

Floransa’da gerçekleşen Mark Rothko retrospektifi, Rothko’nun resimlerindeki meditatif ve neredeyse dinsel sessizliği merkeze alıyor. Sergi sanatçının içsel karanlık, tefekkür ve ruhsal yoğunluk arayışını öne çıkarıyor.

Tüm bu sergilerle birlikte aslında ruhsal alanı bir tür kolektif bilinç akışı olarak okuyoruz. Sanat üretimi hiçbir zaman sadece tek bir ‘şeye’ hizmet etmiyor. Bilinenin aksine, sanat üretimi sanatçının kendi bilişsel alanından çıkarak, yaratıcılık enerjisiyle ruhsal bir alanda yeniden hayat buluyor.

Joseph Campbell’in kitabı Saf Mutluluk (Pathways to Bliss) adlı kitabında tüm mitolojik ritüelleri incelersek, okura iletmek istediği mesaj bu şekilde yeni bir anlam buluyor. İnsan aslında her zaman derin bir anlam arayışı içinde ve yok olmalar, yeniden var olmalar, yaşamın yeniden inşa edilme süreçleri toplumsal olarak yeni ritüelleri ve bir aradalıkları beraberinde getiriyor. Sanatsal üretim ve izleyiciyi bu bağlamda içine alan yaratım ise bizlere bir kez daha içe dönüşün hikâyesini anlatıyor.

Space 5. Yılında Zorlu PSM’de

Bir Direnç Provası: Geldiysen Cama Taş At!

0 0,00