Eser; sanatçı Hayri Karay’ın İsimsiz / Untitled başlıklı manifestosunda belirttiği üzere, Anadolu’nun kültürel çeşitliliğini ve etnografik katmanlılığını hareket ve dönüşüm üzerinden yeniden üretiyor. ‘Sabit bir biçim’ yerine ‘sürekli devinimi’ temsil eden eser,bu sayede havalimanının her bir misafiri için farklı ve kişisel yorumlamaya olanak sağlıyor. Dinamik yapısıyla, izleyenleri estetik bir yolculuğa davet eden kinetik heykel, izleyicinin konumu ve hareketiyle sürekli dönüşen ve yaşayan bir olgu olarak tarif ediliyor. Yapıtın aynalı yüzeyleri, terminalin dinamizmini yansıtarak sonsuz bir perspektif yaratırken; ışık ve gölge ilişkisi, yapının temel kurucu unsuru olarak işlev görüyor.
2023 yılında 172 proje arasından yükselerek yarışmayı kazanan eser sanatçı tarafından Cumhuriyetimizin 100. yılına ithaf edilmiş. “Bu heykel, izleyiciyle kurduğu ilişki doğrultusunda farklılaşan bir yapıdır. Sabit bir anlamdan ziyade çoğul okumalara açık, sürekli değişen ve izleyiciyle birlikte yeniden kurulan bir süreci tanımlar” diyen 1952 yılı Balıkesir doğumlu Karay ile konuştuk. Heykel Sanatında Geometri adlı araştırma kitabını yazan Karay’ın çalışmalarını, eşiyle beraber kurduğu Karay Dekorasyon İstanbul’da sürdürdüğünü ve 2016 yılından bu yana heykel eğitimleri verdiğini de not düşelim.

Eser “sürekli devinim” fikrine dayanıyor. Sizce bu hareket, daha çok fiziksel bir deneyim mi, yoksa izleyicide zihinsel bir süreç mi başlatmayı amaçlıyor?
Hareketi yalnızca fiziksel bir olgu olarak düşünmüyorum. Devinim burada bedenin mekân içindeki dolaşımıyla başlıyor; ama asıl olarak algıda devam ediyor. İzleyici yürüdükçe eser değişiyor, ışık kırılıyor, yansımalar çoğalıyor; hiçbir görüntü sabit kalmıyor. Bu durum bence zihinsel bir farkındalık alanı yaratıyor. Çünkü insan hareket ettikçe sadece eseri değil, kendi konumunu da yeniden algılamaya başlıyor.
Havalimanı gibi geçiş odaklı bir mekânda yer alan bir iş için üretmek, izleyiciyle kurulan ilişkiyi nasıl etkiliyor?
Havalimanı çok özel bir mekân. İnsanlar orada sürekli bir eşikte bulunuyor; bir yere varmanın ya da bir yerden ayrılmanın psikolojisi içindeler. Böyle bir alanda sanatın rolü de değişiyor. İzleyicinin uzun süre karşısında duracağı bir nesne üretmekten çok, onun akışına eşlik eden bir deneyim kurmak gerekiyor. Bu nedenle eser, tek bir bakışta tüketilen bir yapı değil; geçiş anlarında farklı katmanları açılan bir karşılaşma olarak düşünüldü.
Aynalı yüzeyler ve ışık kullanımı, izleyiciyi eserin bir parçası haline getiriyor. Bu ilişkiyi kurarken daha çok yansıma mı, yoksa dönüşüm fikri mi belirleyici oldu?
Yansıma başlangıç noktasıydı ama asıl mesele dönüşümdü. Çünkü aynada gördüğümüz şey hiçbir zaman yalnızca kendimiz değildir; bulunduğumuz mekân, ışık, hareket ve zaman da görüntüyü dönüştürür. İzleyici eserin içine dahil olduğunda, kendi varlığı da kompozisyonun değişken bir parçasına dönüşüyor. Bu yüzden iş, sabit bir görüntü üretmek yerine sürekli dö- nüşen ilişkiler üretmeye çalışıyor.
Eserin Anadolu’nun katmanlı kültürel yapısına referans verdiği belirtiliyor. Bu referans sizin için daha çok kişisel bir hafızaya mı dayanıyor, yoksa kolektif bir anlatıya mı?
İkisi birbirinden tamamen ayrılmıyor. Kişisel hafıza dediğimiz şey de aslında yaşadığımız coğrafyanın kolektif belleğiyle şekilleniyor. Anadolu’nun katmanlı yapısı; mimariden za- naata, ritimlerden ışık kullanımına kadar gündelik hayatın içinde hissedilen bir miras taşı-yor. Ben bu referansı doğrudan temsil etmeye çalışmadım. Daha çok, o kültürel sürekliliğin bıraktığı izleri çağdaş bir dil içinde yeniden düşünmek istedim.
Bu ölçekte ve kamusal bir alanda üretmek, stüdyo pratiğinizden nasıl ayrıştı?
Stüdyoda daha içe dönük bir düşünme alanı vardır; zaman size aittir. Kamusal ölçekte ise iş, mimariyle, mühendislikle, insan akışıyla ve teknik sınırlarla birlikte düşünülmek zorun-da. Bu proje bana sanat üretiminin aynı zamanda kolektif bir organizasyon olduğunu yeniden hatırlattı. Ölçek büyüdükçe, kararların etkisi de büyüyor. Dolayısıyla burada yalnızca estetik değil; dayanıklılık, ritim, görüş açıları ve mekânsal deneyim de üretimin bir parçası hâline geldi.
Eserin “sabit bir anlamdan kaçındığı” vurgulanıyor. Siz yine de izleyicinin özellikle fark etmesini istediğiniz bir şey bırakıyor musunuz?
Tek bir anlam önermek istemiyorum ama izleyicinin kendi varlığını eserin içinde fark etme-sini önemsiyorum. Çünkü bu iş, ancak biri onun içinden geçtiğinde tamamlanıyor. Belki özellikle hissedilmesini istediğim şey, hiçbir görüntünün ve hiçbir deneyimin tamamen sabit olmadığıdır. İnsan, mekân ve zaman arasındaki ilişki sürekli yeniden kuruluyor. Bu eser izleyiciyle birlikte “yeniden kurulan” bir yapı olarak tarif ediliyor.
Sizin için bu yeniden kurulum daha çok algısal bir değişim mi, yoksa zamana yayılan bir deneyim mi?
Bence ikisi aynı anda gerçekleşiyor. İlk karşılaşmada algısal bir kırılma yaşanıyor; izleyici kendi hareketiyle görüntünün değiştiğini fark ediyor. Ama zaman içinde, aynı eserin farklı saatlerde, farklı ışıklarda ve farklı yoğunluklarda başka deneyimler üretmesi de önemliydi.Dolayısıyla iş, yalnızca mekân içinde değil, zaman içinde de yeniden kurulan bir yapıya sahip.
Bu ölçekte bir iş üretmek, ister istemez mimariyle güçlü bir ilişki kuruyor. Bu projede mimariyle ilişkiniz daha çok uyum üzerine mi, yoksa gerilim üzerine mi kuruldu?
Ben bunu tamamen bir uyum ilişkisi olarak görmüyorum. Bir miktar gerilim her zaman ge-rekli. Çünkü sanatın mimarinin içinde görünmez hâle gelmesini istemem. Aynı zamanda mimariyi bastıran bir tavır da kurmak istemedim. Buradaki ilişki daha çok karşılıklı bir diya-log gibiydi. Eser, mekânın ritmini takip ediyor ama aynı zamanda o ritmi kesintiye uğratarakyeni bir algı alanı açıyor.
Eserin Cumhuriyet’in 100. yılına ithaf edilmesi önemli bir çerçeve sunuyor. Bu referans sizin için daha çok kişisel bir anlam taşıyan bir jest mi, yoksa eserin kavramsal yapısının merkezinde yer alan bir düşünce mi?
Cumhuriyet’in 100. yılı yalnızca tarihsel bir dönüm noktası değil; aynı zamanda geleceğe dair düşünme biçimimizi de etkileyen bir eşik. Bu nedenle benim için yalnızca sembolik bir jest değil. Eserin hareket, çoğulluk, dönüşüm ve birlikte var olma fikriyle kurduğu ilişki, Cumhuriyet’in sürekli yeniden inşa edilen bir düşünce alanı olmasıyla da örtüşüyor.
Cumhuriyet gibi güçlü bir tarihsel referansla çalışmak, eserin yorumlanma biçimini sizce sınırlar mı, yoksa yeni okuma alanları mı açar?
Ben yeni okuma alanları açtığını düşünüyorum. Güçlü tarihsel referanslar bazen izleyiciyi tekbir yoruma yönlendirebilir ama sanatın görevi o alanı çoğaltmaktır. Cumhuriyet fikri de benim için donmuş bir temsil değil; sürekli tartışılan, dönüşen ve yeniden üretilen bir yapı. Bu yüzden eserle kurduğu ilişkiyi de açık uçlu bir düşünme alanı olarak görüyorum.
SÖYLEYECEK SÖZÜMÜZ VAR
İGA ART Yürütme Kurulu Başkanı. Prof. Dr. Gülveli Kaya’ya sorduk; havalimanında sanat deneyimlemenin anlamını ve İGA ART’ın sanat projelerini sorduk.
Havalimanı gibi yüksek tempolu bir ortamda sanatın varlığı sizce daha çok bir “duraklama” alanı mı yaratıyor, yoksa mevcut akışın bir parçası mı oluyor?
Gülveli Kaya: Havalimanı gibi, insan hareketliliğinin zamana bağlı olarak devam ettiği özel mekânlarda, sanat eserinin nereye konumlandırıldığı çok önemli. İnsanlar, özellikle yolcular, bekleme ya da yetişme arasında kalan bir programa dahiller. Ancak bu tür mekânlar insanlara sadece formal bir seyahat planı sunmaz, içerde geçireceği zamanı da planlar. Mekâna özgü sanat eserleri de bunun en önemli parçasıdır. Bu nedenle izleyicide yaratacağı etki her iki durumu da kapsamakta. Havalimanları, ortak hedefleri bir yerlere varmak olan farklı kültürler, inançlar ve yaşamların yolcularının birbirlerinden habersizce buluştuğu, çatışmasız alanlardır. İGA İstanbul Havalimanı da yoğun insan trafiğini mutlu etmeye çalışırken sanatın devreye girmesiyle bu ilişkiye estetik bir boyut kazandırıyor. Sanatın iyileştirici ve barışçıl gücüyle yolcuları buluşturuyor…
İGA’nın sanat projelerinde yerel referanslarla uluslararası dil arasında nasıl bir denge kuruluyor?
G.K: Havalimanlarının uluslararası bir temsiliyeti vardır. Uçaktan inen bir yolcu, ben bu ülkeye geldim der. Dolayısıyla bu temsil ilk temasta ev sahibine önemli bir sorumluluk yüklüyor. Türkiye’nin havalimanı olmak da, doğal olarak bu kültüre ait referansların görünürlüğünü artırmayı gerektiriyor. Başka bir medeniyete ait olanı ya da başka bir yerde görüneni tekrardan burada görünür kılmak ne kadar mantıklı olabilir? Ancak kendi toplumumuzu, tarihimizi, modernleşme tecrübemizi kendi kavramlarımızla ve evrensel bir dille ifade etmeye çalıştığımızda, bizim de söyleyecek bir sözümüzün olduğu, bunun özgün olduğu ve dünya sanatına ve insanlığa böylece katkımız olduğunu göstermiş oluruz. O nedenle İstanbul Havalimanı’nın sanat platformu İGA ART’ta İstanbul’un ve Anadolu’nun kültürel belleğinin, çağa ait enerjisinin en üst düzeyde paylaşılması üzerine projeler yürütüyoruz.





