İnsan, hayatının sonuna ulaşınca, koynuna girip yatacağı toprak “doyduğu” yer midir, binlerce kilometre uzakta, köklerinin olduğu yer mi? Volkan Üce’nin üçüncü belgeseli 2 m2, genel hatlarıyla bu sorunun peşinden gidiyor. Üce’nin Belçika’nın Genk şehrindeki cenaze levazımatçısı Tayfun Arslano’yu takip eden belgeseli, düşündürücü, hassas ve konunun ağırlığından hiç beklenmeyecek şekilde derinlemesine komik. Dünya prömiyerinin yapıldığı Uluslararası Rotterdam Film Festivali’nde tüm gösterimleri kapalı gişe gerçekleşen filmin Belçika prömiyeri de Şubat ayının ilk haftasında Oostende Film Festivali’nde gerçekleşti.
Belçika-Türkiye-Almanya ortak yapımı belgeseli uluslararası izleyici için bu kadar çekici kılan şeylerden biri, “kültüre uyum”la ilgili, daha önce hiç düşünülmemiş bir yerden, duyarlı bir soru soruyor olması; ki o soru da şu: Avrupa’da yaşayan, hayatını burada kurmuş ve ömrünü o hayata adamış insanlar neden hâlâ anavatanlarına gömülmek istiyor?

Üce belgeseldeki konular üzerine düşünmeye ilk defa pandemi sırasında başlamış. Filmin IFFR’daki ikinci gösterminin soru-cevap kısmında o günleri şöyle hatırlıyor: “Haberlerde sürekli Belçika’da üç-dört büyük cenaze evi olduğu ve o dönemki talebe yetişemedikleri konuşuluyordu. O sıralar Tayfun da bu işe yeni yeni başlıyordu.” Üce, belgeselin ana karakteri Tayfun Arslano’yu ilk defa Belçika’da Türkçe yayın yapan bir TV kanalının YouTube sayfasında gördükten sonra kendisiyle iletişime geçmiş. Kayseri kökenli girişimci Arslano ilk konuşmalarında Üce’nin kendisinin belgeselini çekeceğine inanmasa da, yönetmenin ikinci belgeseli Her Şey Dahil’i izledikten sonra ikna olmuş. Sonuçta belgeseli bu kadar ilgi çekici kılan bir diğer etmen, cenaze levazımatçısı (ve aile babası) Tayfun Bey’in doğal karizması ve gittiği her yere götürdüğü sahne ışığı.
Türkiye yapımcılığını Vildan Erşen’in üstlendiği, kurgu koltuğunda Eytan İpeker’in oturduğu ve MUBİ’nin destek verdiği belgeselin Türkiye’deki gösterim tarihleri ilerleyen aylarda belli olacak. Yönetmen Volkan Üce’yle, 2 m2’nin dünya prömiyerinin hemen ardından, Rotterdam’da konuştuk.
Az önce çıktığımız soru-cevapta göç ve entegrasyona dair çok önemli bir şey söylediniz ve dediniz ki, “Belçika’da göçmenlik öyküsü olan ailelerde ölen insanların yüzde doksanı öldükten sonra köklerinin olduğu ülkeye gömülmek istiyor.” Bu da bize “bu insanlar hayattayken kendilerini yaşadıkları ülkeye ne kadar ait hissedebildi?” sorusunu sorduruyor.
Evet, benim fokusum o, yani entegrasyon. Biz buraya ne kadar kök salmışız ki yani? Belçika için söyleyeyim, buraya göçmüş insanları elli sene boyunca sokakta gördük ama televizyonda hiç görmedik. Şimdi korkunç bir brown washing (Editörün notu: kültür endüstrisinin kendini “göçmen dostu” gibi konumlandırması) var. Ama bu çeşitlilik (diversity) ya da dahil etme (inclusion) değil, sadece bir pazarlama stratejisi. “Aa bak ne güzel, bizim şirketimizde girişte başörtülü bir kadın oturuyor,” diyebilmek için. Film sektöründe de bu böyle, yirmi yıldır kendi entel, beyaz dünyasında kalmış insanlar aniden böyle bir renk arayışına girdi.
Ayrıca şunu da düşünüyorum, bir Belçikalı öldüğünde şöyle şeyler konuşulmaya başlıyor: “Cenazede hangi şarkıları dinletelim, kim bir şeyler okumak istiyor? Sekiz gün sonra kilisede buluşuruz.” Çok güzel bir merasimin organizasyonu başlıyor. Ama Belçika’da kökleri Türkiye’de olan birisi ölünce ilk soru şu: “Bir sonraki uçak kaçta? Yirmi dört saate yetişir miyiz? Konsolosluk açık mı? Eee, belediye kaçta açılıyor? Hay Allah, haftasonu.” Zamanla bir yarışa giriliyor. Bana bunlar sağlıklı gelmiyor ve buraya ait değilmişim gibi hissettiriyor. Covid zamanı “bu herkes için böyle,” diyorlardı. Ama göçmenler için hep Covid zamanı gibi.
“Buraya mı gömülmeli, oraya mı” konusuna üçüncü kuşak bir “göçmen” olarak nasıl bakıyorsunuz?
Hrant Dink öldürülmeden birkaç hafta önce e-mailleşmiştik; ben onunla tanışmıştım. Fransa’dan gelip Sivas’taki köyünü ziyaret ederken hayata gözlerini yuman ve Sivas’a gömülen Ermeni bir kadın, Beatris Hanım için “Evet, toprağınızda gözümüz var ama dibine girip yatmak için,” demişti. Aynısını düşünüyordum bugün. Şu anda altmış yıl önce buraya gelen birinin, Belçika’da gömülmek istemesi çok güzel bir şey, kök salmak bu, kelime anlamıyla kök salmak. Bunun daha fazla olması sağlıklı olur.
Belgeselde ölüme çok yakın çalışan insanları, ana karakterin Tayfun’u ya da Kayseri’deki gasilhanede çalışan gassalları günlük hayatın içinde, Fenerbahçe’nin bu seneki performansını konuşurken ya da kendi evlilik planlarını paylaşırken görüyoruz. Sizce ölüme bu kadar yakın çalışmak, hayatın bu gerçeğini her gün deneyimlemek onların konuya bakış açılarını değiştiriyor mu?
Bence hayatın her an bitebileceği, çabucak geçtiği ve hepimizin öleceği bilgisiyle, hayattan daha çok zevk almayı öğreniyorlar. Ana karakter Tayfun, bu mesleğe ilk başladığında çok daha fazla etkileniyormuş. Zaman içinde bir insanı ya da hayvanı ölü görmenin ağır etkisi mecburen azalıyor. Yoksa bu işi yapamazsın.

Projeye başlarken aklınıza bile gelmeyen ama süreç içinde sizi çok şaşırtan bir şey oldu mu?
Kayseri’yi ve Kayserilileri bu kadar seveceğimi tahmin etmemiştim. Ben de Nevşehirliyim, oraya her gittiğimizde Kayseri’ye uçuyoruz. Biraz tutucu bir yer diye önyargılarım vardı. Belgeseldeki karakterlerden Kemal Abi’den çekiniyordum; sert mizaçlı bir adamdı. Projenin sonunda beraber yemek yiyip ailesiyle görüntülü konuşur olduk.
Etik olarak, belgeseli yayınlamadan önce çektiğim herkese gösteriyorum, kötü karma istemiyorum. Kayseri’de gasilhaneye gittim ve herkesi laptopumla bir ilk gösterime davet ettim. Herkes eşleri, çocuklarıyla geldi ve çok hoşlarına gitti. Bu kadar sıcak karşılanmayı beklemiyordum, bu da benim önyargım olsun.
Aslında filmlerimde zaten başkalarının önyargılarını kırmayı seviyorum, bu Her Şey Dahil’de de vardı. İzledikten sonra bir gazeteci dedi ki “Türkiye’nin rivierasında, tuhaf bir her şey dahil otelde, aquaparkta bekleyen Hakan gibi bir insanın varlığından haberdar değildim. Öyle güzel ruhlu birinin varlığından haberdar olmak dünyamı güzelleştirdi.” Kendi önyargılarıyla yüzleşmişti yani. Burada da öyle bir şey deniyorum, Batılı izleyicinin hikâyesini anlattığım insanlarla empati kurmasını istedim.
Bu belgeseli yapmak ve ölüme bu kadar yaklaşmak ölüm korkunuzu nasıl etkiledi?
“Alıştım şimdi hiç sorun değil,” demek isterdim. Ama çekimin sonlarına doğru, bir gün Tayfun’u morgda çekerken cenazeyi orada bırakıp bırakmadığından emin olamadığını söyledi ve sesçiyi kameranın arkasında bırakıp kendimi otomatik olarak biraz geri attım. Yani hâlâ ölmek istemiyorum, ölü görmek istemiyorum, sevdiklerimin ölmesini istemiyorum. Hani o kabullenme, “ölüm de hayatın bir parçasıdır” ruh hâline giremedim maalesef.
Soru-cevapta kurguda Eytan İpeker’le (Kurak Günler, Dargeçit) çalıştığınız için kendini çok şanslı hissettiğinizi söylediniz. Kurgu süreci hakkında birkaç şey söyleyebilir misiniz?
Eytan, 2022’de, Özcan Vardar’la beraber Kurak Günler’le European Film Academy’nin “en iyi kurgu” ödülünü kazandı. Çok iyi bir kurgucu. Şunu da söylemek istiyorum: Belgeselin kurgusu çok zor. Başı belli değil, ortası belli değil, sonu belli değil. 2 m² kurgusu çok titizlikle yapılmış bir iş ve süreç hiç kolay değildi. Eytan yeni bir ödülü çoktan hak etti, tekrar bir ödül almasını çok istiyorum.

Belgeseldeki konulardan biri “ebedi istirahat hakkı” (Felemenkçe “eeuwige rust”), zira Belçika’da (ayrıca Almanya ve Yunanistan’da da) yakınınız gömüldükten birkaç sene sonra belediye sizden kira için çok yüksek bir rakam talep ediyor, vermezseniz kalıntıları toplu bir mezara defnediliyor. Belgeselde ana karakter Tayfun’un bunun değişmesi için politikacılara dilekçe yazdığını görüyoruz. Bu konuda herhangi bir gelişme oldu mu?
Biz bu belgeseli çekmeye başladığımızda Tayfun bana ne dedi biliyor musun? “Volkan, bu filmin sonunda Avrupa’da iki metrekare ebedi istirahat olur mu? Başarır mıyım ben sence?” Ben dedim ki “Umarım başarırsın ama yüzde sıfır virgül sıfır sıfır bir ihtimal veriyorum, Tayfun.” Bu noktada dilekçelerine geri dönen bir makam olmadı.
Dürüst olmak gerekirse, siyasi anlamda aşırı pesimistim. Sadece Belçika değil, tüm Avrupa, ABD, Türkiye, her yer böyle aşırı sağa gitti. Belçika’da Sosyalist Parti’nin başkanının Roman halkı hakkında ırkçı açıklamalar yaptığı videolar çıktı, bu güya sol görüşlü bir partinin başkanı. Hiçbir parti demez ki “Arkadaşlar, Müslümanlara ebedi istirahat verelim ya, parasıyla değil mi? Yirmi yıllık para isteyeceğimize yüz yıllık isteyelim.”
Sanatçı Camille Henrot’nun iklim krizi özelinde söylediği, bana çok dokunan bir şey var, diyor ki “iklim krizi aslında bir çocuk hakları krizidir, zira krizin asıl etkilerini şu anda çocuk yaşta olanlar göğüsleyecek, ama kimsenin umurunda değil çünkü çocukların yaptırım gücü yok.” Ölüler de öyle, oy desen vermez, para desen vermez. Ama bence bu belgesel Tayfun’un mektup gönderdiği makamlar tarafından fark edilmesini sağlayacak bir güç taşıyor.
Değişecek mi diyorsun bakış açıları? İnşallah. Yani belgesel yapmamın nedenlerinden biri bu; dünyayı biraz değiştirme isteği var bende. Bütün dünyayı, bütün ülkeyi değiştirmese bile bazı insanların bakış açısını değiştirebileceğine inanıyorum.




