Bizim de Müzemiz Var Diyebilmek -
Yahşi Baraz

Bizim de Müzemiz Var Diyebilmek

“‘Gel, bizim müzemizde bir çay içelim’ diyebilmek, karşısındaki en zengin iş insanını bile ezer. Kültür ve sanatla birlikte zenginlik sürdüğü sürece, ‘en zengin’ siz olursunuz” diyen Yahşi Baraz ile, sanatın Batı’dan Körfez’e kayarken nasıl bir güç, prestij ve kırılganlık alanı yarattığını konuştuk.

//

Sanat piyasasının merkezinin Batı’dan Asya ve Körfez coğrafyasına doğru kaymasını nasıl değerlendiriyorsunuz?

Tabii tüm bunlar finans dünyasının para akışı ile alakalı şeyler. Dünyada 20.yüzyıl sonundan itibaren bir değişim oldu. Çin’de bir gelişme yaşandı ve Doğu Asya blokunda bir ilerleme oldu. Dolayısıyla Asya ülkeleri ekonomik olarak Avrupa ve Amerika ile yarışa başladılar. Dünya sermayesinin buraya kayması sanatı da beraberinde taşıdı. Bu durum Amerikalı ve Avrupalı galericiler, Çin’de, Hong Kong’da mekânlar açmaya başladılar. Şimdilerde de bu ilgi Arap ülkelerine kaydı.

Buradaki sistem ise şöyle şekillendi: Katar, Birleşik Arap Emirlikleri ve Suudi Arabistan başta olmak üzere Körfez ülkelerinde dünya çapında mimarların imzasını taşıyan müzeler kurulmaya başlandı. Bu yapılar, bölgenin kısa sürede bir sanat merkezine dönüşmesinde belirleyici rol oynuyor. Büyük müzelerin kurulması, Batılı galerilerin bölgede şube açmasına da zemin hazırladı. Ardından sağlanan muafiyetler, Avrupalı ve Amerikalı galericiler ile koleksiyoncularda çok büyük ilgi uyandırdı. Dolayısıyla bölge, bugün bir sanat merkezine dönüşme eşiğinde.

Bu dönüşümü geçici bir pazar genişlemesi olarak mı görmeliyiz, yoksa Körfez’in gelecek yıllarda kalıcı bir sanat merkezi hâline gelme potansiyelinden mi söz ediyoruz?

Bu sürecin kaç yıl daha devam edeceğini zaman gösterecek; belki 50, belki 70 yıl boyunca insanlar bunu yaşayarak görecek. Ancak şimdiden bölgenin çok büyük bir etki yarattığı gözlemlenebiliyor. Avrupa’da pazarın daralması ve Amerika’daki yavaşlama, sanat ortamında bütün dikkatleri Orta Doğu ülkelerine, buradaki müzelere ve galerilere yöneltti. Böylece bölgede büyük bir pazar oluştu ve bu pazar, dünya sanat ortamının gelişmesine de katkı sağlıyor.

Örneğin, Doha’da açılan müzeler, Birleşik Arap Emirlikleri’ndeki kurumlar, Louvre Abu Dhabi gibi büyük projeler ve İslam sanatını tanıtmaya yönelik müzeler, Körfez’de güçlü bir kültürel yapı yaratıyor. Çin asıllı Amerikalı mimar I. M. Pei ve Jean Nouvel gibi dünyaca ünlü mimarların imzasını taşıyan kültür yapıları ve müze projeleri, bu dönüşümün mimari ve kurumsal yüzünü belirleyen önemli etkenler arasında. Bütün bu gelişmelerin neticesinde, bölgede bugün artık güçlü bir sanat merkezi oluşmuş durumda; ancak bu merkezin nasıl bir yönelim kazanacağı hâlâ dinamik bir süreç olarak şekilleniyor.

Bu süreci, küresel sanat haritasında yeni bir merkezin oluşumu olarak değerlendirmek mümkün mü?

Olabilir de olmayabilir de. Çünkü sanat, plastik sanatlar Avrupa’da doğdu, Amerika’da filizlendi. Ortadoğu ülkelerinin Batı sanatına dönük köklü bir geleneği yok. Elbette hat sanatı, minyatür sanatı ve halı sanatı gibi güçlü gelenekleri var; ancak bunları işin içine katmadığımızda, burada esas olarak yeni bir gelenek inşa edilmeye çalışıldığını görüyoruz. Müze kurarak, galeri açarak ve vergisel desteklerle büyük bir sanat eseri alım-satım ortamı oluşturulmaya çalışılıyor. Sermayeyi göz önüne aldığınızda, yüz milyonlarca doların yatırıldığı bir yerde bu işten kolay kolay vazgeçilmeyeceği açık bir gerçek. Bu nedenle, büyük ihtimalle uzun bir süre bu bölgeler sanat merkezleri niteliği taşımaya devam edecektir.

“30 Yaşında Olsaydım Şansımı Denemek İsterdim”

Bugün genç bir galerici olarak yola çıkıyor olsaydınız, Körfez’deki bu yeni sanat ortamı size nasıl hissettirirdi? Orada yer almak ister miydiniz?

Olabilirdi. Ancak yaşım gereği ben daha çok Avrupa ve Amerika’da bulundum. Galeriyi açtığım 50 yıl önce orada dikkat çekici bir durum yoktu. Aldığım eğitim doğrultusunda İtalyan, Fransız, Alman, İngiliz ve Amerikan sanatı üzerine çalıştık; bütün merkezimiz Avrupa sanatıydı. Müzeler, yayınlanan kitaplar, koleksiyoncuların hayatları ve açık artırma merkezleri hep Avrupa ve Amerika’da yoğunlaşıyordu. Bu nedenle hiçbir zaman böyle bir açılımı düşünmedim. Ama 30 yaşında olsaydım, belki bir şansımı denemek isterdim. Peki bu şans nasıl denenebilirdi? Sadece Türk sanatıyla mı, yoksa uluslararası sanata yönelerek mi? Açıkçası sadece Türk sanatıyla biraz zor olurdu. Belki dünya çapındaki sanatçılarla birlikte orada bir merkez oluşturmaya çalışabilirdim. Tabii bu çok ütopik bir şey şu an için. Çok romantik bir konuşma oldu bu…

Peki bu yeni merkezin sizce en kırılgan noktası nedir?

Daha öncede belirttiğim gibi burada her şey sermayeyle alakalı. Arap ülkelerinin petrol ve doğal gaz rezervlerinin de sınırlı bir ömrü var. Bölgedeki ekonomik yapı, büyük ölçüde küresel finans sistemine ve Batı merkezli sermaye akışına bağlı. Yani herhangi bir geriye düşmede, ekonomik bir krizde her şeylerini kaybedebilirler. Benim görüşüm bu. Çünkü Bu Arap ülkelerinin hiçbirinin savaş birikimleri yok; ağır sanayisi yok. Yani olası bir durumda savaşacak bir konumda değiller. Aldıkları silahlıların hepsi Amerika’dan ve dolayısıyla buraya bağlılar. Bugün Amerika istese bu gücünü istediği gibi kullanabilir. Nitekim dünyanın en zengin ülkesi sayılan Suudi Arabistan da aynı durumda.

Wall Street Gölgesi: Körfez Ekonomisinin Bağımlı Yapısı

Bugün Wall Street’te iki kişi “Katar’ı bırakalım” dese, Katar bir günde biter. Katar’da kazanılan bütün petrol ve doğal gaz gelirleri Wall Street merkezli küresel finans sisteminin içinde dolaşıyor. O para akışı durdurulduğu anda sistem çöker. Bu, Körfez ülkeleri için her zaman bir şüphe ve kırılganlık alanıdır.

Evet bugün için iyi bir konumdalar ama dünyanın önümüzdeki günlerde nereye doğru gideceğini bilemiyoruz. Şu an o petrolün çıkması, bütün sanatın oraya kayması, vergi muafiyetleri birçok kişiyi heyecanlandırıyor. Oralarda inşaatlar kuruluyor, yatırımlar yapılıyor ama bu kaç sene devam edecektir onu bugünden bilmemiz biraz zor.

Bu yeni sanat ortamının nasıl bir yöne evrileceğini öngörmek mümkün mü sizce?

Merkez hâlâ Amerika ve Avrupa. Ama Uzak Doğu’da örneğin Güney Kore önemli bir aşama kaydetti. Tabii buraları izlemek ve denemek lazım. Tüm bunların yanında sermaye dediğimiz şey kaypak bir şeydir; dünyada devamlı yer değiştirir. Nerede para varsa oraya gider, orada çoğalır, sonra tekrar geri gelebilir. Savaş şartları, ekonomik krizler, doğal afetler; bunların hepsi de kuşkusuz belirleyici faktörler. Hiçbir şey yerinde durmamaktadır… Bu nedenle Ortadoğu’da elli yıl, yüz yıl her şey çok iyi gidebilir; daha sonra merkez başka bir yere kayabilir. Şu durumda bir öngörü olarak hiçbir şeyin garanti olmadığını söyleyebilirim.

Bu bölgede, zamanla kendine ait bir sanat tarihi yazılabileceğini düşünüyor musunuz?

Mutlaka. Her ülkenin bir sanat tarihi serüveni vardır. Son 30–40 yıl içinde çok büyük yatırımlar yapıldı; milyarlarca dolarlık yatırımlar söz konusu. Bunun sanat tarihinde kitapları yazılacak, filmleri çekilecek, açılan sergiler ve müzelere giren eserlerin hepsi kataloglanacak. Dolayısıyla Orta Doğu’dan da mutlaka bir sanat tarihi çıkacaktır.

Peki, oluşan bu yeni sanat ortamında Türkiye’yi nasıl bir yerde konumlandırıyorsunuz?

Oradaki her ülkenin kendi sanatçıları var ama çoğu dünya çapında tanınmış sanatçılar değil; daha çok kendi ülkelerinde biliniyorlar. Müzeler ve galeriler ise ağırlıklı olarak Batı’da doğmuş, pasaportlu Avrupalı ve Amerikalı sanatçıları sergiliyor ya da koleksiyonlarına alıyor. Bu nedenle Türkiye ile bağ kurmak bugün için biraz zor. Yine de Sevil Dolmacı’nın Dubai’de sergi mekânı açması çok sevindirici ve önemli; çünkü bir ilke imza attı.

“Oradaki Sistem Farklı”

Ama sorunuza cevabım “biraz dışında kalıyor” olacak. Çünkü oradaki sistem farklı işliyor. Mesela Suudi Arabistan diyorsunuz; belediye başkanı Oxford mezunu çıkıyor. Eğitimleri başka bir yerde duruyor; tabii burada uzun süre koloni olmuş olmanın etkisi var. Osmanlı ise hiç koloni olmamış, daha içe kapalı bir toplum.

Sizce Türkiye’nin bugün bu haritada daha sınırlı bir yerde durmasının başlıca nedenleri neler?

Türkiye’de yabancı dil bilen insan sayısı da görece az. Eğitim sistemimiz şu an bunu karşılayabilecek durumda değil; zayıf. Batı’yla temaslarda bazı zorlanmalar oluyor; bunu kabul etmemiz lazım. Onların diğer büyük şansları; hatta en büyük şansı milli gelirleri. Mesela Katar’da kişi başına düşen milli gelir 135 bin dolar civarında. Bizde 10 bin dolar. Bu şartlarda Katar’la rekabet etmek mümkün değil. Suudi Arabistan yüz bin dolar milli gelire sahip. Elbette onların da fakiri, orta hallisi, zengini var ama bizimki kadar değil hem eğitim düzeyi hem de gelir dağılımı olarak durumları başka bir yerde duruyor. Onların şansı bence daha fazla. Bu yüzden Türkiye kendi kabuğunda devam edecektir; benim görüşüm bu.

Ben bunu yirmi–otuz senedir yazdığım yazılarda da vurguluyorum: Dünya sanat haritasına baktığınızda Avrupa var, Amerika var; sonra bir bakıyorsunuz Viyana’dan sonra iş direkt Uzak Doğu’ya atlıyor. Çin var, Güney Kore var, Japonya var; buralar hep Batı ile entegre oldular. Arabistan daha yeni çıktı. Türkiye de yirmi–otuz sene önce bir sanat merkezi olma ihtimaline sahipti ama destek görmedi; ne devletten ne de özel sektörden.

“Dünyanın En Büyük Müzesi İstanbul’da Olurdu”

Örneğin İstanbul Modern 2004–2006 civarında kuruldu. Çok yeni bir müze. Bir müzenin tanınmış hâle gelmesi için otuz–kırk seneye ihtiyacı var. Sergiler açılacak, konferanslar yapılacak, çocuk yetiştirilecek — bu çok uzun bir süreçtir. Türkiye’nin mutlaka bir merkez olma yolunda ilerlemesi gerekirdi. Çünkü bizim de yüz senelik bir Cumhuriyet tarihimiz, daha da geriye giden Osmanlı geçmişimiz var. Kaç yüzyıldır Avrupa’ya sefirler gidip geliyor. Ama dini nedenlerle Avrupa’dan hiç sanat eseri girişi olmamış olması çok büyük bir kayıptır. O baskılar olmasaydı bir Rembrandt, bir El Greco, bir Van Gogh Türkiye’ye girebilirdi. Belki bugün dünyanın en büyük müzesi İstanbul’da olurdu; ama dini sebeplerle bunu kaçırmışız.

Bu ivmenin zaman içinde nasıl bir yöne evrileceğini düşünüyorsunuz?

Dünyanın akışına göre her şey değişebilir. Yeni bir enerji kaynağı bulunabilir, petrole ve doğal gaza bağlı olmayan daha ucuz ve yaygın bir enerji sistemi çıkabilir. O zaman bu gelirlerin hiçbir önemi kalmayabilir.

Peki sizce burada yaşanan bu sanatsal hareketlenmeyi yalnızca ekonomik güçle açıklamak yeterli mi? Bu dönüşümün arkasında başka hangi ihtiyaçlar veya motivasyonlar var?

Çünkü zenginlik sadece maddi şeylerle ilgili değildir. Dünyadaki en pahalı şey sanat eseridir; onlara sahip olmaktır. Aynı zamanda müze sahibi olmaktır. “Benim müzem var” dediğinizde, en zengin insan siz sayılırsınız; bunun maddi bir karşılığı bile olmayabilir.

Bugün Baron Heinrich von Thyssen’ı, Nelson Rockefeller’ı düşünün. Topladıkları sanat eserleri, karşısındaki en zengin iş adamını bile ezer. “Gel, bizim müzede bir çay içelim” der; Rembrandt’ı gösterir, El Greco’yu gösterir; adam ezilir gider. Bunu bildikleri için Körfez ülkeleri bunu çok iyi bir koz olarak kullanıyor. “Bizim de müzemiz var” diyorlar. Louvre Abu Dhabi’yi yoktan var ettiler. Kültür ve sanatla birlikte zenginlik sürdüğü sürece, işte o zaman “en zengin” siz oluyorsunuz.

 

Yeni Pazarda Kim, Ne Yapıyor?

0 0,00