Bir Başkasının Gözüyle -
İsimsiz (Weltschmerz) 2019–2026 Fotoğraf: Orhan Cem Çetin- Eflâtun Derin Çetin

Bir Başkasının Gözüyle

Tayfun Erdoğmuş’un Atlas 1/137,035999 sergisi, bitkiler, mineraller ve farklı yüzeylerden yola çıkarak doğanın hafızasını, zamanını ve dönüşümünü araştırıyor. Nihat Özdal, Erdoğmuş’un malzemelerle kurduğu deneysel dünyaya kendi çocukluk hafızasından bakarak, bitkilerin taşıdığı izler üzerinden başka bir görme biçiminin peşine düşüyor.

Gözün görmekle hiçbir ilgisinin olmadığı bir yer var.

Botanikte göz, henüz gerçekleşmemiş bir daldır. Yaprağın koltuğunda, kabuğun altında bekleyen birkaç milimetrelik doku; uygun koşullarda sürgüne, dala, çiçeğe, sonunda meyveye dönüşebilecek sıkıştırılmış bir gelecek taşır. Aşıcı bu gözü bir bedenden çıkarıp diğerine yerleştirir. Göz tutarsa iki ayrı bitkisel zaman aynı organizmada işlemeye başlar, topraktan suyu ve minerali taşıyan kök bir ağacın geçmişine, birkaç yıl sonra meyve verecek dal başka bir ağacın geçmişine aittir.

Bahçeden çıkıp insan dilinden/gözünden bakarken, başkasının gözüyle bakmak, perspektif değiştirmekten daha karmaşık bir deneyime dönüşüyor. Görmek, görüntünün gözün önünde bulunanın retinaya düşmesinden mi ibaret? Neyi ayırt ettiğimiz, neyin yanından geçtiğimiz, neyi yabani saydığımız, neyi toplamaya değer bulduğumuz; çocukluktan, dilden, bilgiden ve daha önce dokunduğumuz şeylerden yapılmış bir görme rejimine ait değil mi? İnsan bir başkasının gözüyle baktığında kendi bedenine başka bir hayatın görme biçimini aşılamaya çalışır.

Aşıdaki “göz” ile bakıştaki “göz”, birinde başka bir organizmadan alınmış gelecek bedene eklenirken; diğerinde başka bir geçmiş bakışa… İkisinde de mesele, bir başkasından gelen parçanın kendi sürekliliğimiz içinde yaşamaya başlaması…

Tayfun Erdoğmuş’un bitkilerinin karşısına kendi çocukluğumdan kalma böyle bir gözle geldiğimi fark ettim. Haksız değilim sanırım çünkü Erdoğmuş’un işleri bitkiler üzerine düşünmeye onların görüntülerinden önce, biyografilerinden başlıyor.

Benim bitkilerle ilişkim de görüntüden önce başladı sanırım. Nehir kıyısında bir bergamot bahçesinde doğunca, manzara, karşısında durup seyredilen bir şey olarak kurulamıyor. Bahçe sekileri kıyıya paralel ilerlerdi. Suyun dolaylarında, sekilerin arasında, bahçe tümseklerinde yetişen ve çok sevmesem de genel bir adla “yabani” denilen pek çok bitki vardı. Kültüre alınmış olanla kendiliğinden çıkan, ekonomik değeri bulunanla yalnızca orada yaşamayı seçmiş olan aynı bahçenin içinde ben, büyük aile, kuşlar, balıklar, diğer hayvanlar ve başka pek çok şey birlikte büyürdü.

Bugün geriye dönüp baktığımda, manzarayı izlemek yerine onun parçası olmaya, içine girmeye, hatta onu büyütmeye duyduğum ısrarın köklerini biraz da orada görüyorum.

Bergamot bahçesi diyorum; ama evin ekonomik hayatında asıl ağırlığı erik sekileri taşırdı. Tonlarla ifade edilen bir üretimden söz ediyorum. Erik çekirdekleri toprağa düşer, bazıları filizlenir, bir süre sonra sekilerin arasında yeni fidanlar belirirdi. O fidanların hepsi kendi haline bırakılmazdı. Zamanı geldiğinde aşılanmaları gerekirdi.

Yaklaşık sekiz yaşımdan itibaren ağaç aşılamaya başladım.

Aşının çok sayıda yöntemi vardır. Benim öğrendiğim boru aşısıydı. Babam önceden gözleri hazırlardı; ben onları alır, gözüme kestirdiğim genç fidanlara takardım. Çocuklukta bu hareketin içerdiği tuhaf ontolojiyi elbette böyle tarif etmiyordum, bir ağacın geleceğine başka bir ağacın gözünü yerleştiriyorsunuz. Bir bedenin sürekliliğini kesmeden ona başka bir olasılık ekliyorsunuz.

Sonra bekliyorsunuz…

Göz tutacak mı?

Yeni dal çıkacak mı?

Dal büyüyecek mi?

Birkaç yıl sonra ilk çiçek görülecek mi?

Meyve verecek mi?

Bir ağacın yıllar sonra meyveye dönüştüreceği dalın başlangıcına kendi elinizle dokunmuş olmak, manzaraya dahil olmanın en somut biçimlerinden biri olabilir.

Erdoğmuş’un bitkilerine bakarken kendi geçmişimden gelen bu göz de dahil oldu. Çünkü Arter’de, Eda Berkmen küratörlüğünde, bitkinin görüntüsü ile hayatı arasındaki mesafe ustaca bir hazırlık ile toprağa/salona kazılıp, girişten itibaren büyüyerek sürüyordu.

Sergi bitince de süren bir hal demek daha doğru olur sanırım, çünkü odalardan birinde kokular da sergiye dahil olunca, asansörde gül kokusu taşıdığımı söyledim Süreyyya Evren’e, haklısın dedi.

Hayalet Herbaryum, 2000–2026. Fotoğraf: Orhan Cem Çetin-Eflâtun Derin Çetin

Gülün, karanfilin, lilyumun, orkidenin, daturanın, gülibrişimin, çobançantasının, hindibanın aynı estetik alana girmesi kendi başına tuhaf bir bahçe yaratıyor. Bahçenin aristokratı ile yol kenarının otu, zehir taşıyanla kokusu için yetiştirilen, kültüre alınanla kendiliğinden çıkan aynı yüzeyde yan yana geliyor. Linnaeusçu taksonominin hiyerarşisi onları familyalara, cinslere ve türlere ayırır; Erdoğmuş’un tasnifi başka yakınlıklar üretiyor elbette; biçim, tekrar, kırılganlık, renk kaybı, temas ve yüzeyde kaplanan yer.

Bitkilerin geçmişinden söz etmek, uzun süre insan dilinin onlara ödünç verdiği şiirsel bir özellik gibi anlaşılmış olabilir. Günümüz bitki fizyolojisi ve bitki felsefesi bu düşünceyi başka bir düzleme taşıdı. Bir bitkinin biçimi, yaşadığı çevrenin maddi tarihidir. Işık yönelimi gövdesine, su rejimi dokularına, dokunma büyümesine, stres metabolizmasına, mevsim çiçeklenme zamanına girer. Michael Marder’ın bitkisel hafıza üzerine geliştirdiği düşüncede geçmiş, zihinde saklanan bir temsilden ziyade organizmada sürmekte olan maddi bir kayıt olarak belirir. Sanırım bitkinin geçmişi büyümesinin içinde taşınır, demek yanlış olmaz.

Buradan Erdoğmuş’un kurumuş yapraklarına bakınca, kurutulmuş bitki, yaşamını geride bırakmış bir biçim olmuyor. Yaşamının başından geçenlerin yoğunlaştırılmış maddeler olarak karşılıyor bakanı, bazı kısımlarda koklayanı da…

Yaprağın eğriliği, çiçeğin asimetrisi, sapın yönü, böcek izi, yırtık, kahverengileşmiş kenar, pigment kaybı, hepsi olaya dahil. İnsan biyografisinin yara, kırışıklık, alışkanlık, aksan ve beden duruşunda birikmesi gibi bitkisel biyografi de biçime çöker.

Aşılanmış bir ağaca bakarken de bu yüzden o dalın nereden geldiğini bilirim/bilirsiniz. Bedeninde başka bir geçmiş taşır. Bir kökün üzerinde başka bir ağacın gözü büyür. Meyve yıllar sonra ortaya çıktığında onun öncesini de görürsünüz. Kendi aşıladıklarımdan biliyorum, meyvenin içinde çocukken yapılmış bir müdahalenin zamanı vardır.

Belki bitkilerin geçmişini anlamak için en güzel örneklerden biri de bu, bir bitkinin bedeninde birden fazla zamanın birlikte yaşaması.

Erdoğmuş bu biyografiye presleyerek müdahale ediyor. Basınç bitkinin üç boyutlu varlığını yüzeye doğru zorluyor. Hacim azalıyor. Organizmadan kalan şey giderek bir işaretin inceliğini kazanıyor.

Hepimiz çocukluğumuzda çiçekler, yapraklar kurutmuşuzdur. On altıncı yüzyıldan itibaren sistematik hale gelen kurutulmuş bitki koleksiyonları, botanik bilgi açısından olağanüstü bir teknoloji geliştirdi. Kökü nedeniyle mekâna bağlı bulunan canlı, kurutulduğu anda dolaşabilir hale geldi. Mevsimden çıkarıldı, gemiye bindirildi, dolaba yerleştirildi, başka kıtalara taşındı, yüzyıllar sonra yeniden incelendi. Bitkinin zamansal varoluşuyla bilginin zamanı birbirinden ayrıldı.

Erdoğmuş, yıllar boyunca doğadan topladığı bitkileri biçimlerine ve türlerine göre sınıflandırıp büyük defterlerde kuruturken onları “sözcük dağarcığının kelimeleri” olarak tarif ediyor. İşlere bakarken beklenmedik ölçüde somutlaştığını da fark ediyorum, uzaktan bir metin, bir şiir gibi geliyor yaklaştıkça, satırlara ya da dizelere bölünmüş bitkileri, onların lekelerini ve gölgelerini görüyorum.

Işıyan Fragmanlar 2024–2026 Fotoğraf: Orhan Cem Çetin-Eflâtun Derin Çetin

Burada “bitkilerin dili” gibi romantik bir düşünceden daha maddi bir durum var tabi. Dil, kompozisyonun fiziksel örgütlenmesinde görünür hale geliyor. İnsan yazısı önce bir işaret sistemi icat eder, sonra dünyayı o sistemle kaydeder. Erdoğmuş’un alfabeleri dünyadan hazır işaretler topluyor. Harfleri çizmiyor, koparıyor! Bitkisel yazıda kusursuz tekrarın ne kadar imkânsız olduğu da büyük salondaki duvarlardaki eserlerde daha çok hissediliyor. Aynı türden yüz yaprak ya da bin çiçek yan yana getirildiğinde ilk bakışta birlik, ikinci bakışta yüz ayrı sapma görülüyor.

Taksonomi tek bir örneğe bakarak tür hakkında konuşur. Herbaryumdaki tek yaprak, milyonlarca bireyin dahil olduğu bir taksonun temsilcisi olabilir. Bireysel beden genelin kanıtına dönüşür. Erdoğmuş ise aynı bedeni yeniden tekilleştiriyor. Onlarca benzer çiçeği yan yana getirerek “tür”ün içine gizlenmiş farklılıkları geri çağırıyor.

Bitkiler eser üzerinde temas ettikleri şeyi de değiştiriyorlar. Özsu, pigment, nem, kimyasal reaksiyon, asit ve basınç yüzeye geçiyor. Çiçek ile tuval arasındaki sınır geçirgenleşiyor. Bir noktadan sonra bitkinin nerede bittiği, resmin nerede başladığı belirsizleşiyor…

Aşı da aslında bu geçirgenliğin insan eliyle kurulmuş biçimlerinden biri. Bir bitkinin dokusu başka bir bitkinin dokusunu kabul eder. Kambiyum katmanları birbirine değdirilir; yara dokusu oluşur; iki ayrı biyolojik geçmiş ortak bir dolaşıma girer. Bir süre sonra sınırın tam olarak nerede olduğunu görmek güçleşir. Gövde başka, göz başka bir geçmişten gelir; ağacın geleceği ikisinin birlikte kurduğu yeni bedende gerçekleşir.

William Henry Fox Talbot, 1834’ten itibaren bitkileri ışığa duyarlı kâğıdın üzerine doğrudan yerleştirerek “photogenic drawing” adını verdiği görüntüler üretmeye başladığında, birkaç yıl sonra yöntemini olağanüstü bir ifadeyle tarif edecekti, doğal nesnelerin, “sanatçının kalemine ihtiyaç duymadan kendilerini çizmesi.” Erken deneylerinde eğreltiler, yapraklar, otlar ve başka botanik örnekler önemli bir yer tutuyordu. Bitki duyarlı kâğıda doğrudan temas ediyor, güneş ışığını kestiği yerde kâğıdın kararmasını engelliyor ve kendi biçimini yüzeyde ışığın ürettiği bir iz olarak bırakıyordu.

Bu tarih Erdoğmuş’un işleriyle şaşırtıcı bir akrabalık taşıyor. Burada da görüntünün bir kısmını sanatçının eli yerine temasın kendisi üretiyor.

Sanat eserine bakarken insan kendi görme tarihini de yanında getiriyor. Bu yüzden eserlerin başlangıç noktası atölyelerden daha uzakta bir yerde başlar, yani ben oralara bakmayı seviyorum. Bu sebeple belki sergideki yüzeyleri okumaya çalışırken gözüm sürekli iki zaman arasındaydı; bitkinin burada olduğu an ile başka bir yerde olduğu zaman.

Benim için o “başka yer”in görüntüsü oldukça belirgin:

Nehre paralel bahçe sekileri.

Bergamotlar.

Tonlarca erik.

Toprağa düşüp yeniden başlayan çekirdekler.

Ve bir ağacın gövdesinde yıllar sonra meyveye dönüşecek küçücük bir göz.

Toprak, bu resimlerin görünmeyen ilk yüzeyidir.

Manzaraya dahil olmak tam burada mı başlıyor? Ona bakarken kendi izini bırakmak ve onun sende bıraktığı izin yıllar sonra başka bir yerde yeniden görünmesine izin vermek…

 

Toprağın Altında 80 Sanat Eseri

0 0,00