İstanbul’dan uzaklaştığınızda yaşamla kurduğunuz ilişki değişti mi? Çeşme size ne kattı?
İstanbul ile severek ayrıldık. Dolayısıyla otuz senenin üzerine dinginlik iyi geldi. Kendime ayırabildiğim zaman arttı; yaptığım diğer işlerde de bu zamanın artmasının etkisi var.
İstanbul’da yaşamanın insanı sürekli bir gerilim hâlinde tuttuğunu düşünüyor musunuz?
Galiba İstanbul’da evden çıktığınız anda bir savaşın içine giriyorsunuz. Yaşamla çok ters bir hâl bu bence. O kadar çok değişken var ki… Otuz yaşında olsaydım, başka bir gayem olsaydı başka şeyler konuşuyor olurduk. Şu an daha rahat bir yerdeyim. Biraz da bazı şeyleri bitirdiğime inandığım için.
Bu dinginlik hâli üretiminizi nasıl etkiledi?
Kendime ayırabildiğim zaman arttı. Zaten yaptığım diğer işlerde de bu zamanın artmasının etkisi var. Televizyon zor bir iş ama artık ona bile daha keyifle gidip geliyorum. Ayağım sürtmeyerek gidiyorum işe.
Sizi televizyonlardan tanıyoruz ama bu sergide kavramsal bir sanatçı olarak karşımıza çıkıyorsunuz. Bu geçiş nasıl oldu? Bu sürecin arkasında nasıl bir düşünme hâli vardı?
Bu aslında şöyle… Bunu yapan ya da böyle düşünen tarafta bir sıkıntı olabilir. “Bu adam yıllardır televizyonda, bunu nasıl yapar?” düşüncesinde bir problem var. Çünkü herkeste her şey olabilir; sadece zamanı gelmemiş olabilir ya da adaptan dolayı ortaya çıkmamış olabilir. Benim durumumda popülarite önemli bir faktördü. Hem popüler olup hem televizyon yapıp hem de sanatla uğraşmak bana popülaritemi kullanıyormuşum gibi geldi. O yüzden hep uzak durdum. Ne zamanki televizyon bitti, altı yedi sene ara verdim, o zaman bu işlere girdim. Zaten bu ilk sergim de değil.
Bu mesafeyi bilinçli olarak mı koydunuz?
Evet. Mesela Vestel’le yaptığımız Filenin Sultanları sergisine bile gitmedim. Kendi sergimin açılışına gitmedim. Tepeden inme görünmemek için. Bu ülkede yıllardır emek veren bu kadar sanatçı varken, ben televizyondan gelmiş gibi algılanmak istemedim. Şimdi İGA İstanbul Havalimanı’ndaki iş benim için çok kıymetli. Onlar için de öyle. Bundan sonra da devam edeceğim bir meşgale oldu.
Popülaritenizi bu noktada bir avantaja dönüştürmek mümkün mü sizce?
Kesinlikle. Ama o dönemde yapsaydım işler başka sohbetlerin içinde eriyip gidebilirdi. Yaptığım işin yarısı uçabilirdi. Güzel Sanatlar okudum, ailem sanatla iç içe, çevrem öyle. Ama o zaman derdimi anlatmak zorunda kalırdım. Şimdi pek anlatmak zorunda kalmadım.
Zamanlama açısından doğru bir yerde olduğunuzu hissediyor musunuz?
Evet. Zamanlama çok önemli. Şimdi daha sakin bir yerdeyim, daha rahatım. Bazı şeyleri bitirdiğime inanıyorum. Bu hâl işin samimiyetine de yansıdı.
İşlerinizi çok kalabalık, kamusal bir alanda sergilemek bir risk mi? Sanatın değerine gölge düşürebilir mi? Böyle bir endişeniz oldu mu?
Size daha garip bir cevap vereyim: Dış hatlar olduğu için korkmadım.
Bu mekânın işlerle bu kadar uyumlu olmasını neye bağlıyorsunuz?
Bu iş havalimanının kendi malzemesinden yapılan, kendi malzemesini anlatan bir iş. Bir tarafı heykel gibi, bir tarafı enstalasyon. Havalimanının kendisini çok bağlayan bir şey olduğu için sırıtmadı. İnsanların evden çıkıp bir sergi salonuna gitmek yerine zaten geldikleri mekânda, havalimanının içinde ona ait bir şey görmeleri benim hoşuma giden bir şey oldu. O yüzden biraz yerini bulduğunu düşünüyorum.
Konveyör fikri tam olarak nasıl ortaya çıktı?
Zaten o heykelin bir amacı da şuydu: Konveyörü bozdum. Ama bozarken de kafamda çok fazla valiz koyup, yukarıya, havalimanının tepesine doğru valizleri özgürlüğüne kavuşturmak vardı. Sonra vazgeçtim. Dedim ki bir iki valiz koyayım. Heykeli konumlandırdığımız yer, insanların sabaha kadar dinlendikleri, uyudukları, yattıkları, oturdukları bir yer. Şimdi bana fotoğraflar geliyor; insanlar konveyörün üzerine kendi poşetlerini, çantalarını, valizlerini koyuyorlar. Aslında yapılan iş her gün başka bir heykele dönüşüyor, başka bir renge bürünüyor. Biraz karşılıklı bir şey oldu bu. Yolcularla beraber, iki tarafın da aidiyet duyduğu bir iş. En azından ben öyle hissediyorum.
İşin interaktif bir tarafı da var.
Evet. İnsanların dahil olduğu bir alan oluştu.
Bu arada “konveyör” kelimesini de sizden öğreniyoruz.
Hayatta bir şeyi tanıtma şansım olduysa o da konveyör oldu. Kısmet konveyöreymiş.

Tek Valiz, Unutulma ve Eşyanın Duygusu
Tek başına kalan bavul imgesi çok güçlü. Bu fikir sizde nasıl bir yerden çıktı?
Aslında bu benim hep kafama takılan bir şeydi ama kökü çocukluğuma dayanıyor. Mahallede bir eve haciz gelmişti, eşyalar satılıyordu. Biz o zamanlar on yaşlarında çocuktuk, seviniyorduk pahalıya satıldı diye. Halbuki satılan kendi eşyalarıydı. Seksenlerde televizyon satılıyor, “Ne kadar pahalıya gitti” diyoruz. O eşyalar nereye gitti diye düşünmeye başlamıştım. O günden beri eşyanın hikâyesi fikri bende kaldı.
Daha arabesk bir tabirle söyleyeyim: Eşyaların da canı var. Orada bir sürü şey temsil ediyorlar; yaşanmışlık, dokunduğun, birlikte yaşadığın şeyler. Unutulma hikâyesi de bunun bir parçası.
Havalimanı bu anlamda çok güçlü bir metafor mu sizce?
Evet, çünkü havalimanı dünyanın her tarafından insanların geldiği bir yer. Maçlar var, stadyumlar var, konser alanları var ama oralara genellikle belli bir yerin insanı gider. Havalimanı öyle değil. Özellikle İGA İstanbul Havalimanı.
Ekvadorlu bir kadının çocuğunun biberonuyla Japon bir mühendisin ayakkabısının yan yana durduğu bir yer burası. Depoya girdiğimde zaten bir heykel vardı. Benim yaptığım şey o yapıyı bozma riskiydi.
Depoyu gördüğünüzde ne hissettiniz?
Depoya girince dedim ki benim bir şey yapmama gerek yok. Depo kendi kendine bir heykel ve duygu üretmiş zaten. Yazık olur bunu bozmak. Ama sonra düşündüm; bu eşyaların kaybolmuş hâlde kalmaması gerekiyordu.
Onların ilk kaybolduğu yer konveyör. Dedim ki konveyörü bozarsam düzeni de bozarım. Konveyör o kadar denk geldi ki… Kendi etrafında dönen, hiçbir yere bağlanmayan bir yapı. Günlük hayatın klişesi gibi.
“Atlı karınca da döner ama hiç değilse eğlence vardır.” Konveyörde o da yok. Metal, plastik, sevimsiz bir şey. Bunu sevimli hâle getirmek bir duygu işi.
Metali bu kadar yumuşak bir forma sokmak bilinçli bir tercih miydi?
Evet. Sert bir malzemeyi yumuşatmak istedim. Yaklaşık bir “S” harfi formuna getirmeye çalıştım. Metali yumuşatmak, o gerginliği yumuşatmak da başlı başına bir duygu işi.
Hareket fikri nasıl gelişti?
Şekli düşünürken dedim ki bu bir yere doğru gitsin, kırılsın ama nasıl bir hareket çeksin? Havalimanıyla bağlantılı bir hareket olmalı. Havalimanı görüntülerini tepeden çeken kameraları izledik. Görüntüleri elli, yüz kat hızlandırınca insanlar kayboldu, çizgisel hareketler kaldı.
Depo, Valizler ve Eşyaların Hikâyeleri
Depodaki eşyalarla çalışırken nasıl bir süreç izlediniz? Valizlerin içi açıldı mı?
Valizleri açtık ama şöyle açtık: İçlerinde bize ait renkli bir obje ya da herhangi bir şey var mı diye baktık. Elbise kullanmadık. Zaten valizler havalimanı tarafından daha önce açılmış oluyor, bir denetimden geçiyor. Bizim işimiz valizlerin içiyle değil, dışıyla ve anlattıklarıyla.
Depoyu gezdiğinizde zaten görüyorsunuz; kitaplar var, açıkta defterler var, şemsiyeler, takılar var… İnanılmaz bir istif durumu söz konusu. Harika bir düzen var. Bir de her dönemin eşyasını kullanamıyorsunuz. Üzerinden üç sene geçmiş olması gerekiyor bir şey alabilmek için.
Depodan her istediğinizi alabiliyor muydunuz?
Bize denildi ki, belli dönemler ve aralıklar var; yasal süreleri geçmiş olan ürünler verilebiliyor. O yüzden her istediğimizi alamadık. Öyle sınırsız bir durum yoktu.
Depoda sizi en çok etkileyen ne oldu?
Bir kızın babasına yazdığı bir not vardı mesela. “Baba sen bunu okuduğunda ben üniversiteyi kazanmış olacağım” diye başlıyordu. Bir ressamın defteri vardı; onu Gidiş Valizi / Dönüş Valizi adlı işte kullandım, kemanın hemen altında duruyor. Tabii hâlâ duruyor mu emin değilim, çünkü işler dokunulabilir.
Neden “dokunmayın” gibi bir uyarı yok?
Sahibi gelirse alsın diye. Bir bakıma amme hizmeti bu.
Bu işin çoğalmasını, bir seri hâline gelmesini ister misiniz?
Tabii, tabii.
Kamusal alanda, dokunulabilir iş üretmek bir risk değil mi?
Bizim halk biraz meraklıdır; orasını burasını kurcalamayı sever. Ama interaktif bir iş olduğu için ve kamu alanında olduğu için bunu da göze aldık. Kırılabilir, zarar görebilir; bunların hepsi ihtimal dahilindeydi.
Bu sergi baştan planlı mıydı, yoksa süreç içinde mi gelişti?
Benim ana işim aslında İGA İstanbul Havalimanı’yla dışarıdaki büyük heykel üzerineydi. İçerideki sergi biraz eşyaları kıyamayıp, onları da paylaşmak istememden çıktı.
Eşyanın Özel Hayatı, Mizah ve Televizyonun İzi
İçerideki işlerden biri önce “Magazin” adını taşıyordu, sonra “Eşyanın Özel Hayatı”na dönüştü. Bu fikir nasıl ortaya çıktı?
Ben güzel sanatları bitirdiğimde kafam bu işlere bu kadar çalışmıyordu. Televizyon ve hayat öyle bir yere getirdi ki, nasıl bir şey yapacağımı düşünmeye başladığımda elli bin tane şey çıktı. Kendime şaşırdım. Yirmi beş sene boyunca her hafta Beyaz Show’da insanlara kendimi sınattım. Her hafta farklı bir şey yapmaya çalıştım. O “farklı bir şey yapma” hâli kafayı sürekli çalıştırmış. Heykele geçince de kafa hemen o tarafa geçti. Ama ne oldu? Benim karakterim ve mizacım heykele yansıdı. Bir tık esprili bir iş çıktı. Espri de bir duygu olduğu için söylüyorum; komik bir şey yapmaya çalışmadım.
“Eşyanın Özel Hayatı” fikrini biraz açar mısınız?
İçeride bir eşya yığını var, hafifçe insanı andırıyor. Elinde bir kumanda var, karşısında da bir valizin içinden taşmış eşyalar… Bir de televizyon var. Günlük hayatta ne yapıyoruz? Herkesin içini dışını merak ediyoruz. Magazin izliyoruz, diziler izliyoruz, haberler izliyoruz. Burada da eşyalar diğer eşyaların içini merak ediyor. İzledikleri şey ise X-ray cihazı. Yani eşyaların da bir röntgenciliği var.
“Gidiş Valizi” ve “Dönüş Valizi” işleri de çok güçlü metaforlar içeriyor.
Gidiş valizi neredeyse krokilendirilmiş. Ayakkabının, saatin, kulağın yeri belli. Dönüş valizi ise darmadağın, patlamak üzere. İstersen buna aşk de, istersen başka bir şey. Girerkenki düzenle çıkarkenki düzen aynı olmuyor. Bir de tekerlekli sandalye var. Sadece adımlar koydum. Çünkü bir insan tekerlekli sandalyesini unutuyorsa bunun bir sebebi vardır. Belki yürüyerek gitti.
Serginin sonunda Beyaz Show koltuğunu görmek izleyici için de sürpriz oluyor.
Evet. Yirmi beş senelik koltuğu koydum. Arkaya da dünyaca ünlü konukların videosunu yerleştirdim. Ama bu sergide onore edilen konuklar değil, koltuk. Eşyaları onore etmek istedim. Koltuğun üstüne de depodan çıkan en şık, allı pullu eşyaları koyduk.
Eşya meselesi Orhan Pamuk’un yazı pratiğinde de çok güçlü bir yerde duruyor. Siz bu bağı nasıl kuruyorsunuz?
Beni etkileyen bir film vardır, The Violin. Bir kemanın 1600’lerden başlayarak yıllar boyunca el değiştirip nerelere gittiğini, nelere tanıklık ettiğini anlatır. Eşya üzerinden bir hikâye kurar. Çok sevdiğim, beni etkileyen bir filmdir.
Kendi hayatınızda da eşyalara karşı böyle bir ilginiz var mı?
Ben çok eskici biriyim. Yeniye çok adapte olan bir adam değilim. Beyaz Show dekorlarına bakın, yıllardır retrodur. Arkada duvarlarda eski saatler, eski tablolar vardır. Giyinirken de ikinci el yerlerden alışveriş yapmayı severim. Bu sadece eşya meselesi de değil. Elli sekiz yaşındayım artık; bir şeylerin değişmesi gerekiyordu belki ama ben o treni kaçırmışım. Hâlâ Beatles’cıyımdır, Simon & Garfunkel’cıyımdır, Leonard Cohen’ciyim, Bob Dylan’cıyım, Joan Baez’ciyim. Hâlâ Timur Selçuk, Ortaçgil, Kızılok dinlerim. O eskici ruh her yerde var. Bu biraz geçmişe duyulan bir minnet duygusu. Ya saklayarak ya da bugün başımıza gelebilecek sıkıntılara karşı geçmişten yanımıza aldığımız bir iz gibi. Bir hafıza taşıma hâli.
Bu ilgi biraz da ölüme meydan okumak gibi mi?
Olabilir. Yıllarca televizyonda insanları rahatlatan bir persona yarattım. Bu sergi de bana göre benzer bir yerden geliyor. Bana da iyi geldi.
Bu kadar uzun süre görünür kalmayı nasıl başardınız?
Beyaz Show 1996’da başladı. Yirmi iki yıl sürdü. Üzerine O Ses Türkiye, yeni programlar derken otuz yılı doldurdum. İnsanlara her hafta kendimi sınattım. Her hafta başka bir şey yapmaya çalıştım. O “başka bir şey yapma” hâli insanın kafasını sürekli çalıştırıyor. Bir de şunu düşündüm: İlk tanınmaya başladığımda gençler beni çok seviyordu. Ben de onlara şunu dedim: “Madem beni seviyorsunuz, o zaman bir Türk Halk Müziği bilin. Neşet Ertaş bilin, Hacı Taşan bilin.” Bunun için bir albüm yaptım. Yıllar sonra karşılaştığımda “Türk Halk Müziğini senin sayende sevdik” diyorlar. Bu da işin başka bir tarafı.
Güzel Sanatlar okumak sizin için baştan beri istediğiniz bir şey miydi? Ailenizin bu tercihe yaklaşımı nasıldı?
Benim çok istediğim bir şeydi. Çünkü abim çok iyi resim yapar. Ailede esas o yetenekliydi; annem de yapar ama esas abim. O heves bana zaten oradan geçmişti. Lise yıllarımda da çok ödül aldım, resim yarışmalarına katıldım. Seramik okudum Eskişehir Anadolu Üniversitesi’nde. O dönem bölüm, Mimar Sinan ya da Marmara gibi değildi; daha çok endüstriyel tarafı öndeydi çünkü Kütahya Porselen yakındı. Ben de seramik diye girdim ama dört sene boyunca heykelle uğraştım. Ona devam edebilirdim ama televizyon ve özel radyolar başladı. Bir seçim yapmak zorunda kaldım. Hem popülerlik hem televizyon bu işleri yapmama ket vurdu. Aslında ben kendim ket vurdum; hoş bir durum olmaz diye düşündüm. Ama içeride duruyordu. Bunlar giden şeyler değil nihayetinde.
Bu süreçte üretmeye tamamen ara mı verdiniz, yoksa arka planda devam etti mi?
Heykel de yaptım ama daha çok kömür kalem çalıştım. Belki onunla ilgili bir şeyler de yaparım; yüzlerce, binlerce oldu onlardan. Bir de sulu boya çalışıyorum. Sergide de sulu boyalardan koydum. Yani yapıyordum.
Bu tekniklerin hepsi zor teknikler. Sizce hangisi en zoru?
Sulu boya bence resim teknikleri içinde en zoru. Çok çabuk yapıp bitirmeniz gerekir. Kağıdı ıslattığınız anda, kurumadan resmi bitirmiş olmanız lazım. Hız isteyen, riskli bir şey. Ben de hızlı bir adamım. Heykel o kadar hızlı ilerlemiyor tabii. Bu heykel yaklaşık dört–beş ay sürdü. Ama düşünme kısmı yapım kısmından bin kat daha zevkli. Yapmak, malzeme denemek müthiş bir haz ama düşünme kısmı çok eğlenceli. Sabah kalkıyorum, gidecek bir atölyem var. Ayağımı sürterek gitmiyorum. Büyük bir hevesle gidiyorum.
Heykelin üretim süresi ne kadardı?
Beş–altı ay sürdü. Düşüncesi de üç ay. Toplamda sekiz ay diyebiliriz. İGA İstanbul Havalimanı’yla konuşmaya Mart sonu–Nisan başı başlamıştık. Ocak ortası gibi bitti.
Heykeli nerede ürettiniz?
Çeşme’de. Atölyem Çeşme’de. Eski atölyem Eskişehir Sanayi Mahallesi’ndeydi; orası çok eğlenceliydi ama burada yaşamaya başlayınca buraya taşıdım. Eski bir uçak planör hangarını birkaç ortak arkadaşla kiraladık. Onlar da heykel çalışıyor. İyi bir ekiple yaptık.
Heykeli üçe böldük çünkü yaklaşık bir ton ağırlığında. Dört metre yüksekliğinde, iki metreye yakın eni var. Havalimanında taşınması zor olduğu için parça parça getirdik, bir gece monte ettik.

Bu heykel İGA Art bünyesinde bir jüri sürecinden de geçti. O süreç nasıl ilerledi?
Bu heykel bir jüriden geçti. Yaklaşık bir buçuk–iki ay boyunca İGA İstanbul Havalimanı’nın sanat jürisi ve üst kurullarıyla görüştük. Ben işi götürdüm, üzerine tartıştık; sonra tekrar götürdüm, yine tartıştık. Beş altı kere havalimanına gittim.
Jüride Gülveli Hoca vardı, Marcus Graf vardı, Seçkin Pirim vardı, Mehmet Ali Güveli vardı, bir de Türkiye Tasarım Vakfı’ndan Fehmi Bilge vardı. Yani ciddi bir kuruldan geçti bu iş.
İGA Art’ın bu sürece ciddi emek verdiği biliniyor.
Evet, gerçekten öyle. Nurçin sağ olsun, her şeyi onunla hallettik. Binlerce telefon konuşması yapmış olabiliriz. İGA İstanbul Havalimanı çok kurumsal bir yapı; dünyanın her yerinden insanlar geliyor, böyle de olması gerekiyor. Bir şey aksadığında ciddi sorunlar çıkabiliyor.
Biz iki farklı konsepti aynı anda yürütmeye çalıştık; hem dışarıdaki büyük heykel hem içerideki sergi. Bu anlamda Nurçin beni çok rahatlattı, işler tıkır tıkır ilerledi.
Marcus Graf küratörlüğünü yaptı. Benim için müthiş bir deneyimdi. Çeşme’ye geldi, orada kaldı. Gülveli Hoca da geldi. Atölyede yapılan işleri birlikte değerlendirdik, konuştuk. Yani onlar da bu sürecin içindeydi, dışarıdan bakan bir kurul değillerdi.
Bu süreç üretiminizi nasıl etkiledi?
Besleyici oldu. Tartışmak, tekrar düşünmek, işi savunmak… Bunların hepsi üretimin bir parçası hâline geldi. Tek başına yapılan bir iş değildi bu; kolektif bir akıl da devreye girdi.
Bu işten sonra üretiminizin yönü nereye evrilecek?
Ben havalimanları, stadyumlar, belki konser alanları ve tren garları üzerine gitmeyi düşünüyorum. Ama ilk etapta havalimanları üzerine ilerleyeceğim. Bu işin sadece İGA İstanbul Havalimanı’nda kalmasını istemiyorum. Dünya çapında başka havalimanlarında da olmasını isterim.
Çünkü eşya her yerde unutuluyor, insan her yerden geçiyor, duygular her yerde yaşanıyor. Ama her havalimanının kendine özgü bir folkloru var; ahlaki yapısı, gündelik hayatı, ritmi başka. Bunları işin içine katmak istiyorum.
Bu fikri biraz daha somutlaştırabilir misiniz?
Mesela Rize ya da Artvin Havalimanı’nda yaptığımı düşünün. Kafamda şöyle bir fikir var: O bölgedeki balık restoranlarına haber verip bir senelik balık kılçıklarını toplatmak. O kılçıkları kimyasal bir süreçten geçirip sıkıştırarak sütunlar hâline getirmek. Sonra unutulan eşyalarla birlikte kullanmak. Yani hem havalimanının kendi malzemesi hem de o yörenin malzemesi bir araya gelsin istiyorum. Belirli havalimanları için yapılabilecek işler bunlar.
Stadyumlar da bu anlamda ilginç bir alan olabilir mi?
Kesinlikle. Binlerce insan geliyor, bir sürü şey unutuluyor. Bir sezon boyunca unutulan eşyaları toplasanız, oradan çok güçlü bir enstalasyon çıkar. Kalabalıkların olduğu yerler bu anlatım için çok uygun.
Kıbrıs’taki Maraş’ı gördünüz mü?
Gitmedim ama çok iyi biliyorum. Çok belgesel izledim.
Orası sizi etkileyebilecek bir yer gibi geliyor mu?
Evet, büyük ihtimalle çok etkilenirdim.
Benim merak ettiklerim bu kadar. Eklemek istediğiniz bir şey var mı?
Bence doyurucu oldu. Teşekkür ediyorum. İnşallah bu ilk ve son görüşmemiz olmaz.
Son olarak şunu eklemek isterim: Çok karanlık bir dönemdeyiz. Sizin bu üretimle görünür olmanız bana umut verdi. Belki birileri bir sergiye gider, bir şeye dokunur…
Çok önemli bir konu bu. Eğer “Bu adamı seviyoruz, bir de böyle bir şey yapmış” dedirtebiliyorsam ve oradan biri bir kıvılcım alıyorsa ne mutlu bana.

Basılı dergi siparişiniz 5-7 iş günü içerisinde adresinize teslim edilir.
Dijital sayı siparişiniz ise e-posta adresinize PDF olarak gönderilir.


