Perili Köşk’ü Hayaletler “ele geçirirse” -
Teamlab Universe of Water Particles, 2013

Perili Köşk’ü Hayaletler “ele geçirirse”

Perili Köşk’ü bu sefer geçmişin hayaletleri değil, teknolojinin görünmez varlıkları ele geçiriyor. Borusan Contemporary’nin yeni koleksiyon sergisi Perili’yi küratörü Kumru Eren’le, Perili Köşk’ün bu kez tam olarak kimler tarafından “ele geçirildiğini” konuştuk.

/

Yapay zekâ, veri teknolojileri ve dijital kültür çağında bir koleksiyon geçmişe dönüp baktığında ne görür? Borusan Contemporary’nin yeni koleksiyon sergisi Perili insan figürünün silinip yeniden belirdiği Kemal Önsoy desenlerinden, yapay zekânın doğayı yeniden kurduğu Memo Akten işlerine uzanırken, teknolojinin yalnızca yeni imgeler üretmediğini; gerçeklik, bellek ve insanın dünyadaki yerini yeniden tarif ettiğini söylüyor. Küratörü Kumru Eren’le, Perili Köşk’ün bu kez tam olarak kimler tarafından “ele geçirildiğini” konuştuk.

Borusan Contemporary’nin koleksiyonu 800’ün üzerinde esere ulaşmış durumda ve yeni medya, video, yazılım, ışık gibi alanlarda güçlü bir birikime sahip. Bu sergiyi hazırlarken koleksiyonun kendisi hakkında yeni fark ettiğiniz bir şey oldu mu?

Bu sergi benim için başlı başına bir keşif süreciydi. 90’lı yıllardan bu yana koleksiyonun nasıl bir düşünsel izleğe yaslandığını görmek ve eserler arasındaki ilişkileri yeni bir bakışla okumak; miras ile nispeten yakın bir tarihte örülmeye başlayan yeni medya ve veri teknolojisi hattının kesiştiği ortak anlatılar üzerine düşünmek, benim kadar tüm ekibin de koleksiyona bakışını tazeledi.

Bu süreçte koleksiyonu yeni bir düşünme hattı üzerinden ele almaya başladığımızı fark ettik. Medyumdan bağımsız olarak Borusan Çağdaş Sanat Koleksiyonu’nun, son otuz yılda değişim ivmesi artan ifade biçimlerine tanıklık ederek dünyayı görme ve algılama biçimlerimiz üzerine güçlü bir bellek sunduğunu söyleyebilirim.

Mid Akbank
Mid Akbank Mobil

Kemal Önsoy çok farklı bir üretim pratiğine sahip bir sanatçı. Önsoy’un işleri sizin kurduğunuz anlatıda neyi mümkün kılıyor?

Kemal Önsoy’un sergi kapsamında yer verdiğimiz eserleri, Borusan Çağdaş Sanat Koleksiyonu’nun en eski bileşenlerinden. Serginin temel anlatısı, medyumdan bağımsız olarak insan sonrasını konuştuğumuz bir dünyanın estetik önermeleri içinde, yine insanı aramaktı.

Dolayısıyla izleyicinin sergiyi öncelikle pratiklerden bağımsız olarak ele almasını, herhangi bir medyumu kahramanlaştırmadan, desen gibi en temel pratiklerden biri üzerinden görme biçimleri aracılığıyla sergiye yaklaşmasını istedim. Diğer taraftan, Kemal Önsoy’un genel pratiğinden de farklılaşan ve sergide yer alan diğer tüm eserlerde karşımıza çıkmayan öğe olan “insan” ile başlamak; yeni temsil biçimleri içinde izleyicinin varlığının da serginin bir öğesi olarak düşünülmesi gerektiği kurgusuyla tasarladım.

Kemal Önsoy’un sergi içerisinde yer verdiğimiz desen çalışmaları oldukça erken dönemine, 1979 ila 1984 yılları arasına, hatta Akademi Dönemi’ne uzanıyor. Figür ile soyutlama arasında gidip gelen, figürlerin yer yer silindiği, bozulduğu ya da geride kalan biçimlerin yeni yüzeylerde varlığını sürdürdüğü kâğıt işlerinde, geçmişten bugüne taşınan hayaletler gibi kaybolmayan figürlerin varlığına tanıklık ediyoruz.

Desenler ile başlayan yolculuk, sergi boyunca birbirinden farklı medyum ve tekniklerle imgelerin değiştiği ama izlerin kaybolmadığı bir dünyaya açılarak, günümüzün görme, algılama ve anımsama biçimleri üzerine düşünmeye davet ediyor.

Sergi Borusan Contemporary’nin koleksiyonundan oluşuyor. Küratör olarak önce bir fikir oluşturup koleksiyondan buna karşılık gelen işleri mi seçtiniz, yoksa koleksiyondaki işler sizi bu serginin fikrine mi götürdü?

Aslında Möbius şeridi gibi birbirine dönüşen bir süreçten söz edebiliriz. Öncelikle sergi kurgusunu etkileyen en önemli unsur sergi mekânıydı.

Borusan Contemporary’deki hibrit yapımızda genellikle koleksiyon sergilerine ofis ve Perili Köşk’ün ortak alanlarında yer veriyorduk. Ancak bu kez farklı olarak, galeri alanlarına yayılan, tüm sunum ve mimari öğeleriyle mekânı yeniden yorumlayan kapsayıcı bir deneyim alanı yaratmak fikrinden yola çıktık. Biçim ve içerik, eşzamanlı olarak birbirini besleyerek gelişti.

Kumru Eren

Perili Köşk’ün fiziksel ve tarihsel karakteri serginin başlığıyla çok doğrudan ilişki kuruyor. Sergiyi başka bir binada yapıyor olsaydınız aynı sergiyi kurar mıydınız, yoksa Perili Köşk’ün kendisi serginin düşüncesini değiştirdi mi?

Sergi yapmak, fiziksel mekân içerisinde bir hikâye anlatımı biçimidir. Mekânın kendisi, elbette Yusuf Ziya Paşa Köşkü gibi kendine ait belleği olan bir yapı olduğunda, içerisinde kurgulanan öyküyü şekillendirmediğini söyleyemeyiz.

Binaya yakıştırılan hayalet söylencesi, elbette farklı bir düşünsel kapıyı araladı. Kavramsal çerçevede başvurduğumuz Jacques Derrida’nın hauntology kavramında “hayaletin yalnızca geri dönen değil, henüz gelmemiş olan” şeklindeki tanımlaması, günümüz yapay zekâ teknolojisinin tekinsizliği ile harikulade şekilde örtüştü.

Teknolojinin bize musallat olduğu fikri, binaya dair tekinsiz öyküyle iç içe geçti. Bu nedenle bu sergi farklı bir mekânda kurulsaydı aynı düşünsel katmanları yakalayamazdı diye düşünüyorum.

Memo Akten’in Dalgalar 2.0: Toprak işinde yapay zekâ, doğaya ait görüntüleri yeniden kurarken aynı zamanda kendi görme biçimini de ortaya koyuyor. Bu işi serginin ana bütünlüğü içinde nereye konumlandırıyorsunuz?

Koleksiyonumuzun yeni alımları arasında yer alan Memo Akten’in yapay zekâ aracılığıyla ürettiği Dalgalar serisinden Dalgalar 2.0: Toprak video yerleştirmesini, Perili | Haunted kapsamında sergileyebilmek son derece sevindirici.

Serginin galeri alanlarındaki yerleşimine baktığınızda, bu enstalasyonun geniş mekânsal çerçevede yer aldığı ikinci kat galerilerinin daha ziyade doğa temsillerini içerdiğini; dolayısıyla izleyici için de adeta bir doğa-insan-teknoloji korelasyonuna yönelik önermeler sunduğunu görebilirsiniz.

Memo Akten, bu serisinde okyanuslar üzerine yaptığı araştırmayı zamanla metaforik bir bağlama çekerek farklı bir temsil ilişkisi yaratıyor. Sergide yer alan yerleştirmelerin çoğunun böyle bir izlekte yer alması da dolayısıyla sürpriz değil.

MoMA’nın 27 Eylül’de açacağı Full Disclosure: The Edge of Information Design, veri, algoritmalar, makine öğrenmesi ve yapay zekânın dünyayı nasıl görme ve anlamlandırma biçimimizi değiştirdiğine odaklanıyor. “Haunted”ı bu yeni uluslararası sergi hattının içinde nereye yerleştiriyorsunuz; sizin serginizin bu tartışmaya getirdiği özgün bakış ne?

Sergiyi izlemek henüz mümkün değil, ancak araştırabildiğim kadarıyla Full Disclosure: The Edge of Information Design, MoMA’nın Mimarlık ve Tasarım Departmanı tarafından düzenleniyor. Bu ipucu, serginin enformasyon tasarımı objelerinin sergilenmesinin ötesinde, daha işlevsel bir doğası olduğunu düşündürüyor.

Materyal anlamda, iki serginin kesişim noktasını analog ve dijital işlerin bir arada sunulması olarak görebiliriz. Haunted’da Kemal Önsoy’un figüratif betimleme ile soyutlama arasında gidip gelen eskizleriyle, 21. yüzyılın önde gelen yeni medya sanatçıları ve sanatçı kolektiflerinden dijital bir seçkiyi bir araya getiriyoruz.

Teknoloji tabanlı tasarım ve sanat üretiminin, soyutlamanın yeni bir biçimi olduğu fikrinde hemfikir olduğumuzu söyleyebilirim.

Düşünsel olarak ise Haunted, insan odaklı Batı sanat tarihinden insan-sonrası estetiğe uzanırken geçmişi de tümüyle silemediğimizin altını çiziyor. MoMA’daki sergide insan merkezli yaklaşım ile veri odaklı işler daha net ayrışırken, biz tam da bu “gri” alanda yeni bir söylemle tartışmaya katılıyoruz.

Bu gri alanın temelinde, bilgiyi haritalama pratiğinin, sergi metninde de bahsedildiği üzere kozmolojik haritalardan mağara çizimlerine kadar uzanan geçmişiyle, soyut düşünce kadar eski olması fikri yatıyor.

Bugün görüntü üretmek hiç olmadığı kadar kolay; ama o görüntünün arkasındaki veri, algoritma ve seçimleri görmek hiç olmadığı kadar zor. Perili’yi kurarken bu çelişkiyi serginin merkezine koydunuz mu?

Perili, sergi içerisinde fısıltılarını duyabileceğiniz bir “ele geçirilme” hadisesini anlatıyor. Bu ele geçirilme hâli, sanatçının üretirken girdiği vecd hâlini olduğu kadar, teknoloji aracılığıyla üretilen sanatın “ampirik” durumunun aslında teknoloji tarafından ele geçirilmiş oluşumuzla ilişkisine bakmayı öneriyor.

Hâlihazırda tekinsizlik ile aşkınlık, esrime ile deney, görüntü ile iz ve yokluk ile mevcudiyet arasında gelişen gerilimli bir alanı işaret ederken; Antik Yunan’dan bugüne Batı düşünce ve tarihinin merkezine insanı alan bakışın, yapay zekâ aracılığıyla kırılabileceği tartışmasını da gündeme getiriyor.

Kültürü Kim Korur?

0 0,00₺