Dünyayı Başka Canlılarla Birlikte Düşünmek
Şiir, çağdaş sanat, küratörlük, koku, müzecilik ve ekoloji arasında çalışan Nihat Özdal’ın üretiminde farklı disiplinler çoğu zaman aynı sorunun çevresinde buluşuyor, insan, kendisini dünyanın ölçüsü olmaktan çıkarıp yeryüzündeki diğer varlıklarla nasıl ilişki kurabilir?
Ornitolog bu soruyu kuşların ardından giderek büyüten bir roman. İshak’ın Riyad’dan İran’a, Şangay’dan Tinos’a, Adıyaman’dan Mardin’e, Gesi’den Kapadokya’ya uzanan yolculuğunda kuşlar birer edebî simge olmaktan çıkıyor; mimarlığın, tarımın, teknolojinin, sınırların, ekonominin ve gündelik hayatın gerçek aktörlerine dönüşüyor. Kuş pencereleri, güvercin kuleleri, bağlar, göç yolları ve kentler aynı anlatının parçaları haline geliyor. Romanın yayımlandığı dönem de bu bakımdan anlamlı. Sokak köpeklerinin şehirlerden toplanmasının gündelik hayatın ve kamusal tartışmanın parçası olduğu bir zamanda, Ornitolog daha geniş bir soru soruyor: Şehir kimin? Bir kenti insanın güvenliği, dolaşımı, mülkiyeti ve konforu üzerinden tasarladığımızda, orada bizimle birlikte yaşayan canlıların statüsü ne oluyor?
Bu soru hayvan sevgisinin sınırlarını aşar. Mimariye, hukuka, tarıma, teknolojiye, mülkiyete ve kent yönetimine uzanır. Çünkü bir canlının şehirde kalıp kalamayacağı çoğu zaman ona yönelik duygularımızdan çok, kurduğumuz yapıların, yasaların ve ekonomik sistemlerin sonucudur. Ornitolog bu nedenle kuşlar üzerine yazılmış bir romandan daha geniş bir yerde duruyor. İnsanın yeryüzünü nasıl bölüştürdüğünü, hangi canlıları yakınına kabul ettiğini, hangilerini görünmez kıldığını ve hangi yaşam biçimlerini sürdürülebilir saydığını araştırıyor. Romanın kuşların peşinden yaptığı yolculuk, sonunda insana dönüyor, dünyayı başka canlılarla birlikte düşünme yeteneğimiz üzerine bir sorgulamaya.

1. İnsanlık kuşlara yüzyıllar boyunca özgürlük, göç, barış ve aşk gibi anlamlar yükledi. Ornitolog ise kuşu insanın sembolik dünyasından çıkarıp kendi yaşamı ve algısıyla düşünmeye çalışıyor. Edebiyat insan-merkezli bakışın dışına ne ölçüde çıkabilir; başka bir türün dünyasına yaklaşmanın sınırı nerede başlar?
Edebiyatın burada sahip olduğu en önemli imkân, başka bir tür adına konuşmak yerine insan algısının sınırlarını fark ettirebilmesidir. Kuşlara yüklediğimiz anlamların büyük bölümü bizim kültürümüze ait. Güvercinin barışla, kartalın güçle, turnanın sadakatle, göçmen kuşun özgürlükle ilişkilendirilmesi insanın sembolik sisteminin ürünü. Kuşun biyolojik hayatı ise bu anlamlardan bağımsız olarak sürer. Beslenir, eş seçer, yuva kurar, yön bulur, tehlikeyi algılar, iklimsel değişimlere tepki verir. Jakob von Uexküll’ün Umwelt kavramı burada çok açıklayıcı. Her canlı, yaşadığı çevreden kendi duyusal donanımının erişebildiği bir dünya kurar. İnsan ile kuş aynı ovada bulunabilir; fakat deneyimledikleri çevre aynı değildir. Göçmen bir kuş için manyetik alan, ışığın açısı, rüzgâr, sıcaklık ve topoğrafya bizim çoğu zaman fark etmediğimiz bir bilgi ağı oluşturur.
Bu düşünce edebiyata önemli bir sınır da koyuyor. Başka bir türün bilincine bütünüyle eriştiğimizi varsaydığımız anda, onu yeniden insan dilinin içine kapatırız. Thomas Nagel’in yarasa üzerine sorduğu meşhur soru da aynı epistemolojik probleme dokunur: Başka bir canlının dünyasının bizim için erişilemeyen bir tarafı her zaman kalacaktır. Ben bu erişilemezliği bir eksiklik olarak görmüyorum. Tam tersine, edebiyat için çok değerli bir mesafe yaratıyor. Kuşun zihnini sahiplenmek yerine onun kendine ait bir algı alanı bulunduğunu kabul etmek, insanın dünyadaki konumunu daha ölçülü hale getiriyor. Ornitolog’un peşine düştüğü şey de biraz bu mesafe. Kuşu insana benzediği ölçüde değerli kılan bir anlatı yerine, farklılığını koruyarak yakınlaşmanın imkânını araştırıyor.
2. Roman boyunca kuş pencereleri, güvercin kuleleri, tağalar, bağlardaki yapılar ve kayaya oyulmuş güvercinlikler farklı kültürlerde karşımıza çıkıyor. Mimarlığın tarihini, insanların barınma tarihinin yanında başka türlerle kurulan mekânsal ilişkilerin tarihi olarak da okumak mümkün mü?
Mimarlık tarihi çoğunlukla insan ihtiyaçları üzerinden yazıldı, barınma, savunma, ibadet, üretim, iktidar, estetik. Oysa yapıların yüzeylerine biraz daha dikkatle baktığımızda, başka canlıların da bu tarihin içinde bulunduğunu görürüz. Kuş penceresi, tağa, güvercin kulesi ya da kayaya oyulmuş bir güvercinlik bu açıdan küçük ayrıntılar sayılmaz. Bunlar bir yapının kabuğunun başka bir türe karşı geçirgen olduğu yerlerdir.
Ben burada “geçirgenlik” kavramını önemsiyorum. Modern mimari uzun süre iyi yapıyı dış dünyadan mümkün olduğunca yalıtılmış, kontrollü ve işlevleri kesin biçimde tanımlanmış bir sistem olarak düşündü. Pürüzsüz cephe, kapatılmış çatı, iklimlendirilmiş iç mekân bu anlayışın sonuçları. Oysa eski yapılarda gördüğümüz oyuklar, saçaklar, nişler ve açıklıklar yapıyı çevresindeki hayatla daha geçirgen bir ilişkiye sokuyordu. Elbette bu yapıları kusursuz bir ekolojik geçmişin kanıtı gibi okumuyorum. Güvercin kulelerinin ardında tarımsal üretim ve guano ekonomisi vardı. Kuş ile insan arasındaki ilişki yarar, emek ve karşılıklılık içeriyordu. Belki de tam da bu yüzden önemliler, insan ile başka bir tür arasında mekânsal bir alışverişin mimarisini gösteriyorlar.
Bugünün kentleri açısından soru daha güncel hale geliyor. Yapı yönetmelikleri, malzeme tercihleri ve standartlaştırılmış cepheler yalnızca mimari estetiği belirlemiyor; hangi canlıların şehirde barınabileceğini de etkiliyor. Bir duvardaki birkaç santimetrelik açıklık bir mimar için detay, bir kuş veya yarasa için yaşam alanı olabilir.
3. İshak ülkeler, kentler ve kıtalar arasında ilerlerken kuşların hareketi siyasi sınırları aşan başka güzergâhlar izliyor. Ornitolog, sınır fikrini kuşların hareketi üzerinden nasıl yeniden düşünmeye açıyor?
Sınır bana her şeyden önce bir doğa olgusundan çok bir egemenlik teknolojisi olarak görünür. Çerçeve, Harita, Mülkiyet Fikri gibi kitaplarımda etraflıca üzerine çok düşündüm/yazdım. İnsan dünyasında sınır; hukuk üretir, mülkiyeti tanımlar, hareketi denetler, vatandaşlık verir, geçiş izni ister. Haritadaki çizgi kâğıt üzerinde ince olabilir; gündelik hayatta pasaport, vize, gümrük, duvar, kontrol noktası ve yasak bölge olarak son derece maddi hale gelir. İshak da seyahat ederken bu rejimin içinden geçer. Havaalanları, belgeler ve siyasi coğrafyalar onun hareketinin koşullarıdır.
Göçmen kuşun coğrafyası başka değişkenlerle kuruludur. Üreme alanı, beslenme noktası, rüzgâr koridoru, su kaynağı ve mevsimsel sıcaklık onun güzergâhını belirler. Bu nedenle kuş rotaları siyasi haritanın üzerinde ikinci bir coğrafya oluşturur. Bugün koruma biyolojisinde kullanılan “flyway”, yani göç yolu kavramı bu açıdan çok öğretici. Bir kuş türünü korumak tek bir ülkenin sınırları içinde çözülebilecek bir mesele değil. Kuzeydeki üreme alanıyla güneydeki kışlama bölgesi arasındaki yüzlerce durak aynı yaşam döngüsünün parçaları. Zincirin herhangi bir noktasındaki kayıp bütün rotayı etkileyebilir.
Burada siyasi coğrafya ile ekolojik coğrafya arasındaki ölçek farkı ortaya çıkıyor. Devlet sınırları kesintili alanlar yaratırken nehir havzaları, iklim sistemleri ve göç koridorları süreklilik gösteriyor. Bu bana sınırların önemsiz olduğunu söylemiyor; tam tersine, sınırların insan hayatı üzerindeki gerçek gücünü daha görünür kılıyor. Kuşun geçebildiği bir çizginin insan için neden bu kadar ağır sonuçlar üretebildiğini düşünmeye başlıyoruz.
Ornitolog bu anlamda bir tür karşı-harita kuruyor. Ülkelerin yanına göç rotalarını, idari bölgelerin yanına su havzalarını, kentlerin yanına kuşların uğrak alanlarını yerleştiriyor. Böyle bakıldığında yeryüzünün tek bir haritası kalmıyor. Siyasi haritanın yanında biyolojik, iklimsel ve mevsimsel haritalar beliriyor. Sınır fikri de mutlaklığını kaybederek hangi varlık için, hangi ölçekte ve hangi amaçla çizildiği sorusuna açılıyor.
4. Ornitolog kurmaca ile araştırma, edebiyat ile doğa tarihi, kişisel yolculuk ile kültürel hafıza arasında hareket ediyor. İklim krizi ve kitlesel tür kayıplarının yaşandığı bir dönemde romanın görevi değişiyor mu? Edebiyat insan dışı yaşamın hafızasını taşıyan bir arşive dönüşebilir mi?
Ekolojide “shifting baseline” diye önemli bir kavram var. Her kuşak, çocukluğunda karşılaştığı doğayı normal kabul ediyor. Bir önceki kuşağın bildiği kuş bolluğunu, balık miktarını ya da sulak alanı görmediği için kaybın başlangıç noktasını da unutuyor. Böylece ekolojik yoksullaşma kuşaklar boyunca sıradanlaşıyor. Edebiyat burada bilimsel kayıttan farklı bir hafıza üretebilir.
Bilim bize bir türün nüfusunun hangi tarihte ne kadar azaldığını, hangi habitatların kaybolduğunu, sıcaklığın kaç derece değiştiğini gösterebilir. Roman ise o tür henüz oradayken bir sabahın nasıl duyulduğunu, kuşların bir evin duvarıyla nasıl ilişki kurduğunu, insanların mevsimleri hangi canlıların gelişiyle fark ettiğini kaydedebilir. Bu yüzden Ornitolog’taki araştırma malzemesini ansiklopedik bilgi olarak görmüyorum. Kuş pencereleri, yerel isimler, güvercin kuleleri, bağlar ve göç yolları belirli yaşam biçimlerinin izlerini taşıyor. Bazıları fiziksel olarak kaybolabilir; bazıları kullanımını yitirebilir; bazı kuşların dağılımı değişebilir. Roman bunları bir katalog halinde dondurmak yerine insanların hayatları içindeki karşılıklarıyla kayda geçiriyor.
Tür kaybının kültürel tarafı da çoğu zaman gözden kaçıyor. Bir kuş ortadan çekildiğinde yalnızca biyolojik çeşitlilik azalmaz. Onun etrafında oluşmuş kelimeler, inanışlar, takvimler, yapılar, ses hafızaları ve gündelik alışkanlıklar da zamanla silinir. Bu açıdan yok oluş, aynı zamanda bir ilişki kaybıdır. Edebiyatın arşiv gücü burada ortaya çıkıyor. Bir müze nesneyi, bilim veri setini, fotoğraf görüntüyü korur. Roman ise bunların arasındaki ilişkiyi, yani bir canlının bir insan topluluğunun hayatında nasıl bulunduğunu saklayabilir.


