İnsan-ötesi akrabalık hayal ederken – mantarlarla, ayılarla, minerallerle akraba olmayı düşlerken – insanlar arası akrabalığı ne kadar sorguluyoruz?
Aslı Seven‘in küratörlüğünü üstlendiği Alâka dairedeki ayrı noktalardır, tam da bu gözden kaçan ilişkiyi görünür kılıyor. Kölelik tarihi, queer ve postkolonyal mücadeleler, çekirdek aile mitinin gölgesinde bastırılan nesil aktarımları İMALAT-HANE’nin üç katlı mekânına dağılıyor.
Sergi adını Audre Lorde‘un 1971’de yazdığı ve 1992’de bir kasırganın ardından gözden geçirerek yeniden yayımladığı Relevant is Different Points on the Circle şiirinden alıyor. Bu daire ne kapalı ne de uyumlu: farklılığın ve mesafenin bir arada var olabildiği, geometrik olduğu kadar toplumsal da olan değişken bir figür. Şiirin Gülkan Noir tarafından yapılan Türkçe çevirisi de sergideki işlerden biri olarak duvara yerleşiyor.
Bu düşünsel çerçeve, Murat Akagündüz, Dilşad Aladağ, Özgür Atlagan, Fatma Belkıs, Ekin Kano, Merve Kılıçer, Can Küçük, Camille Pradon, Anna Schiefer, Merve Ünsal ve Gernot Wieland‘ın çalışmalarını bir araya getirirken Gülkan Noir ve Leyla Suarez‘in katkılarıyla genişliyor. Seven‘in kurgusu bir toplamadan öte işler arasındaki mesafeyi kapatmayan, birbirini tamamlamak yerine yan yana durmakta ısrar eden bir aradalık.
Alâka, aynı zamanda kurumun Seven’le birlikte kurguladığı 12 aylık programın da ilk halkası. Bu anlamda sergi tek başına duran bir grup sergisi olarak değil önümüzdeki bir yıla yayılacak bir dizi solo sergi, iş birliği ve üretim sürecinin başlangıcı. Fatma Belkıs‘ın Eylül’deki solo sergisi, Dilşad Aladağ‘ın İstanbul İMÇ’de ağırlanacağı sonbahar programı, Özgür Atlagan‘ın 2027 başındaki solo sergisi ve yıla yayılan seminerler, yayınlar, atölyeler bu bütünün parçaları. Sergideki işler ve malzemeler de bu süreklilik fikrine eklemleniyor, yeniden üretilecek yapıtlar, farklı sergilere taşınacak malzemeler ve dönüşüme açık yerleştirmeler, sergiyi devam eden bir süreç olarak konumlandırıyor.
Aslı Seven ile serginin düşünsel arka planını, Audre Lorde‘un dairesini, seçilmiş akrabalık fikrini, Saidiya Hartman okumalarının araştırmasını nasıl dönüştürdüğünü, sindirim kavramını ve tüm bunların İMALAT-HANE’de on iki aya yayılan bir küratöryel programa nasıl dönüştüğünü konuştuk.

Audre Lorde’un “Alâka dairedeki ayrı noktalardır” şiirini bu sergi için hangi noktada seçtiniz, başka bir başlangıç noktası düşündünüz mü?
Başlık üzerine düşünürken aradığım şey sergiyi betimlemekten veya tanımlamaktan uzak duran, sergideki işlerden biriymiş gibi sergiyle birlikte akan ve bir hayal gücü alanı açan bir başlık olmasıydı. Bu, ilk kez başka bir yazara başvurduğum bir sergi oldu. Hem serginin aktive etmesini umduğum tarihsel, toplumsal ve politik bir arka planı hem de soyut geometrik diyebileceğim bir hareketi taşıdığı için bunun Audre Lorde’den gelmesi önceden hesaplayamayacağım kadar iyi bir isabet oldu, ama başlangıç noktası değildi, daha ileri bir aşamada, tüm işler belli olduktan sonra geldi bu fikir. Ancak bu başlık, bir kere kesinleştikten sonra sergiyi ve benim sergi etrafında kurduğum dili etkilemeye başladı.
Audre Lorde Türkçeye henüz çok az çevrilmiş, Afrikalı Amerikalı queer bir yazar, aktivist, eğitimci ve şair. Şiirin Gülkan Noir tarafından yapılan Türkçe çevirisi sergideki işlerden biri olarak duvara yerleşti. Tarih, zulüm, öfke, nesiller arası aktarım, ırklar ve türler arası şiddete ve emek sömürüsüne karşı verilen mücadeleye dair ipuçları içeriyor. Bu anlamda serginin akrabalık, patriyarkal düzenin yeniden üretilme yöntemleri ve insan-ötesi yakınlıklarla örülü dünyasına, tekil bir anlam dayatmadan, çember fikriyle, çemberin üzerindeki noktalarla, değişen perspektif koordinatlarıyla ve en önemlisi farklılığa, farklılaşmaya yer açan bir yerden ışık tutuyor.
Dairenin uyumlu olmayan bir form olarak ele alınması serginin kurgusunda nasıl karşılık buluyor?
Bıraktığım yerden devam edecek olursam, şiirdeki farklılık vurgusuna bakabiliriz. Beraber yaşamak veya akraba olmak illa aynı veya uyumlu olmak anlamına mı gelmeli? Aile, bir grup arkadaş veya tüm bir toplum ölçeğinde bir araya gelip ortak kararlar alan kişilerin farklılıklarıyla birlikte ve onlara yer açarak bir arada bulunması mı ideal, yoksa illa tek bir kimlik altında birilerinin diğerlerini asimile ettiği – yani sindirdiği – bir düzen mi istiyoruz?
Bunlar politik olduğu kadar estetik ve etik sorular. Bu sorulardan yola çıkarak, bu serginin kurgusunda sergideki işler arasındaki mesafeyi açık bırakmak söz konusuydu. Burada fiziksel bir mesafeden değil, sanatsal yöntemlerden, ele alınan temalar ile maddesel-kavramsal kurguların ilişkisinden bahsediyorum.
Birbiriyle yakın olabildiği kadar mesafeli durabilen, bazen yan yana gelişlerinde çelişkili bir şeyler bulunabilen farklı sanatçıların çalışmalarını bir araya getirirken o mesafeyi doldurmaya çalışmadan, tüm işleri birbirine sıkı sıkıya bağlayan ve uyumlayan bir anlam ve çözüm söylemi üretmeden mesafelerin ve farklılıkların çarpıştığı ama her önerinin nefes alabildiği ve yayılabildiği bir alan kurgusu yaratmayı önemsedim. İşlerin belki tek ortak noktası kendi maddesel ve kavramsal süreçlerini, biçimsel kurgularını, üretim koşullarını, belki bir tekniği, görünür kılan, gizlemeyen işler olmaları. Böyle bir kurguda izleyicinin algısı, duygusu, sezgileriyle kurulabilecek bağlantılara, benim bile aklıma gelmeyen, belki sergiyi kurduktan çok sonra fark etmeye devam edebileceğim geometrilere yer bırakmak önemliydi.
Bahsettiğiniz geleceği görememe hissi küratöryel bir soruya nasıl dönüştü? Bugün hâlâ aynı hissi taşıyor musunuz?
Pandemiden sonra giderek artarak hissettiğim bir şey bu ve zamanla bunun yalnızca kişisel bir his olmadığına, daha çok içinden geçmekte olduğumuz tarihsel döneme dair bir sezgi olduğuna ikna oldum.
Kapitalizmin ve modern ulus devletlerin ve onların tüm uzantılarının bir meşruiyet krizi yaşadığı bir dönemdeyiz. Pandemi bunun henüz başlangıcıydı ve sezgisel olarak hakikatle – ve gelecekle- yeniden bağlantı kurabilmek için bulduğum ilk yol, daha derin bir tarihe bakmak oldu.
Transatlantik kölelik tarihi okumalarına giriştim. Saidiya Hartman’ın Lose Your Mother kitabında ileri sürdüğü, benim ise ekolojik ve yeni materyalist okumalardan iyicil ve umutlu bir terim olarak tanıdığım, “akrabalık” teriminin bir şiddet ve köleleştirme tekniği olarak tanımlanışı ile karşılaştığımda, bu serginin ilk temeli atılmış oldu. Akrabalığın bu iki yüzünü yan yana koyup modernizmin kölelik ve sonrasında zorunlu işçilikle olan ilişkisine – sadece insanların değil, tüm yaşam biçimlerinin yeniden üreme emeğinden bahsediyorum – bakmaya ihtiyaç duydum. Sergiyi gezen her izleyici farklı bağlantılar kurabilir, ama benim için düşünsel arka plan bunlardan, şiddetin tarihinden oluştu.

Bu 11 sanatçı nasıl bir araya geldi? Kavram ve sanatçılar birbirini nasıl dönüştürdü?
İMALAT-HANE’nin beni tek bir sergi yerine 12 aya yayılan bir program için davet etmiş olması burada önemli bir rol oynadı, çünkü yalnızca bir grup sergisi değil, zamana yayılan bir programlar bütünü düşünmek söz konusuydu. Bu ilk sergi gelecek sergi ve programların bir sinyali olarak tasarlandı.
Serginin ilk kavramsal temelleri atılırken, Merve Ünsal, Dilşad Aladağ ve Eylül’de solo sergisini açacağımız Fatma Belkıs, şu sıralar nelerle meşgul olduklarını sorduğum ilk sanatçılar oldu ve her biri serginin ana katmanları için belirleyici pratikler ve araştırma yöntemleri getiriyor. Bu diyaloglar devam ederken, maddesel-evrimsel akrabalık, patriyarka-çekirdek aile ve iktidarın yeniden üretimi etrafında Gernot Wieland, Ekin Kano ve Can Küçük’ün çalışmaları kesinleşti. Bir süredir Türkiye’ye davet etmek istediğim, araştırma odaklı çalışan sanatçılar Camille Pradon ve Anna Schiefer ile Paris’te residency’deyken işlerini takip edebildiğim Özgür Atlagan ile temas kurdum, ki Özgür Atlagan’ın solo sergisi de 2027 başında gerçekleşecek. Bunlar yalnızca birkaç örnek, kavram ile sanatçılar ve çalışmaları birbirini sürekli besliyor ve bu süreç bitmiş değil. Sanırım bu serginin başlığı ve hatta Audre Lorde’un şiirinin tamamı, önümüzdeki programlar için de bir ipucu olarak ele alınmalı.
Bu seçimlerle elbet kavramsal bir çerçeve harekete geçiyor, ama arkalarında kurumsal bir mesele de var. Türkiye’de İMALAT-HANE gibi orta ölçekli kurumların sayısı çok değil ve uzun zamandır pratikleri oturmuş, çoğunlukla yurt dışında solo sergiler gerçekleştirmiş, fakat Türkiye’de hiçbir kurumda henüz bu ölçekte bir mekânda solo sergi gerçekleştirmemiş bir nesil sanatçıya – nesil diyorum, bana ayrılan imkânlar içinde temsilen 3-4 kişiden bahsedebiliriz- yer açma endişesi ve arzusu da önemli bir faktördü.
Buna ek olarak, benim de önceden tasarlamadığım, sanatçılar arasında zaten var olan veya o sırada oluşan diyaloglardan çıkabilecek üretimlere yer bırakma arzusu vardı. Bunun örneklerini, Özgür Atlagan’ın Nihan Somay ile birlikte yürüttüğü çeviri atölyesinde ve Leyla Suarez’in metni etrafında Orta Format ile ortak yayınlarda izledik ve önümüzdeki aylarda da izleyebileceğiz. Söylemek istediğim şu: kavramsal çerçeve ve sanatçılar yalnızca birbirini dönüştürmüyor, aynı zamanda 12 aya yayılan bir iş birliği ve ortak üretim metodunu da belirliyor; ikili değil üçlü bir geometriden bahsetmek daha doğru olur.

Seçilmiş akrabalık fikri, serginin merkezindeki çekirdek aile eleştirisiyle nasıl konuşuyor?
Burada biyolojik determinizmi veya biyolojik üreme biçimlerini, kapalı bir toplumsal kurgu adına tek geçerli gerçeklik mertebesine ve en biricik ilişki biçimine yüceltme eğilimine karşı bir eleştiri var elbet. Ama bu yetersiz. Bugün bir yandan Batı toplumlarında çekirdek aile kavramının artık geçmişte kalmış bir model olduğu için okul müfredatlarından çıkarılmasına tanıklık ederken diğer yandan azalan nüfus panikleriyle biyolojik determinizmin ve yeniden üreme emeğinin kadınlara yüklendiği politika uygulamalarıyla karşı karşıyayız.
Bir taraftan insan olmayan varlıklarla akrabalıklarımızı, hatta sergide yer alan Ekin Kano’nun “Ana serisi” işinin hatırlattığı gibi, malzemeler arası akrabalıkları, organik ve yapay olanın birbirini üretme halini düşünebiliyoruz, ancak Can Küçük’ün “Bronz” adlı videosunda işlediği gibi, seçilmiş aile kurgularımızda bile iktidar ve norm en mahrem alanlarımıza tesir ediyor. Bu bir spektrum ve iktidar yapılarının içselleştirilme süreçlerine karşı uyanık olmamız gereken bir mücadele alanı olmaya devam ediyor. Buna en güzel cevap Gernot Wieland’ın işlerinde var: dil sürçmelerimizi, hatalarımızı ve yanlış anlamalarımızı kucaklamalıyız çünkü normun içselleştirilmesi oralarda fire veriyor ve yaratıcı bir mizahın yolunu açıyor.
Sergide fotoğraf, arşiv, ölçüm ve kayıt tekniklerine odaklanan işler öne çıkıyor. Bu yaklaşım sergide nasıl bir rol oynuyor?
Biyolojik süreçleri bir kenara koyarsak insanın doğayla tüm ilişkilenme biçimlerinde sindirim ve teknik üzerinde durmak istedim. Teknik, yani “techne” meselesini merkeze almadan insan-ötesi akrabalıkları düşünemeyiz. İnsan dil ve teknik aracılığıyla kendi kendini dünyaya eklemliyor, kurmaca ve kurgu ile gerçekliği yeniden üretiyor. Yapay ile organik olanın, teknolojik ile biyolojik olanın sürekli birbirlerine eklemlendikleri bir döngü.
Sergideki birçok iş bu fikri taşıyor, örneğin saha araştırması odaklı çalışan Dilşad Aladağ’ın işinde arşiv oluşturma ve var olan arşivleri kullanmaya yönelik belge, yapıt, canlı türler ve kurmaca gibi birbirinden ayırmaya alıştığımız kategorileri birlikte yapılandıran stratejiler var.
Merve Ünsal’ın “Arazi Belgeleri”, araziyi temsil etmek yerine, tarama, katmanlama ve ölçme gibi görüntüleme tekniklerinin kendilerini birer soyutlama biçimi olarak belgeliyor.
Murat Akagündüz’ün kompozisyonları, madde ile fiziksel kuvvetler arasındaki ilişkiyi görünür kılan bir eylemin resmi, figüratif bir imge yaratmak yerine imgeyi mümkün kılan eylem ve tekniğin kendisini öne çıkarıyor.
Camille Pradon’un “İzlenim” adlı işi ise bir manzaranın değil, fotoğrafı mümkün kılan renk ve ışık ilişkilerinin göstergesi gibi; yaklaştıkça temsil edilen manzara kayboluyor, bir manzara olarak teknik ile karşılaşıyoruz.

Metal, dağ çayı I Metal, mountain tea © İmalat-hane / Barış Özçetin
Yeniden kullanılan malzemeler (depolanıp yeniden kullanılacak seramik, separatör olarak iş gören atık kâğıt desteleri) serginin bir parçası mı yoksa pratik bir karar mı?
Her iki örnek de hem pratik hem de serginin parçası olarak düşünüldü. Hatta yalnızca bu serginin değil, 12 aylık programın prodüksiyon mantığını açığa çıkaran kararlar. Bana verilen programlama süresi içinde birbirinden bağımsız sergiler düşünmek yerine 12 aya yayılan çeşitli solo ve beraber programlar üzerinden bu sergide yer alan birçok sanatçının pratiklerini ve süreçlerini daha yakından tanıyacağımız bütünsel bir program düşündüm. Bu serginin ekoloji, toplumsal ilişkiler ve insan-ötesi akrabalık temalarıyla da konuşan, bağlama duyarlı ve sürdürülebilir bir yaklaşım.
Özgür Atlagan’ın işinde gördüğümüz fayans karolar aslında 2027 başında düzenlenecek olan solo sergisinin malzemesini de oluşturacak. Separator olarak iş gören karton atık balyaları ise hem İMALAT-HANE’nin Konfida ile olan akrabalık ilişkisini görünür kılıyor, hem Bursa Organize Sanayi Bölgesinden, çok yakından geliyor ve nakliye anlamında sürdürülebilir bir çözüm. Alçıpan duvar gibi iş bittiğinde yıkılan ve atığa dönüşen bir malzeme değil, modüler yapısı ve taşınabilirliğinin ötesinde, sergi bittiğinde geri dönüşüme girecek ve fabrikada değerlendirilerek yaşam döngüsüne devam edecek bir malzeme. Bir çeşit endüstriyel sindirim mekaniğini mekâna taşıyor ve senografik bir unsur olarak yapıtların yanına koyuyor.

Tekrar tekrar karşımıza çıkan sindirim fikri sizin için neyi temsil ediyor?
Yukarıda bahsettiğim iki cinsiyetli biyolojik determinizme alternatif bir yaşam üretme yöntemi sindirim ve sindirime direnç. Buradan yola çıkarak toplumsal ve kurumsal üretim biçimlerimizi yeniden düşünmek için kilit kavramlardan biri.
Evrimsel biyolojinin önemli temsilcilerinden Lynn Margulis’in 1970’li yıllarda ispatladığı, tek hücreli yaşam formlarından çok hücreli formlara geçişi belirleyen şey, bir organizma tarafından yutulan ikinci organizmanın sindirime direnmesi, ve uzun süreli bir ortak yaşamın sonunda çok hücreli bir canlının ortaya çıkması. Sindirimi bedenler arası bir ilişki ağı olarak da düşünebiliriz, mesela balinalar öldüğünde, bedenleri okyanusta düşerken binlerce canlı onlardan besleniyor ve okyanus dibine çöken balina kadavraları binlerce yaşam formunu çekiyor ve bir yaşam-üretim patlamasına kaynak oluşturuyor.
Yerküre ölçeğinde düşündüğümüzde, doğaya saldığımız her madde dönüp dolaşıp bizim bedenlerimizde yer ediyor; mikroplastikler bunun en çarpıcı örneği, balinaların yağ hücrelerinde yüzyıllardır depolanmış olan toksik atıklar da öyle. Gernot Wieland’ın video anlatımındaki aile dizimi seansının bir balinanın midesinde yer alması, ya da Merve Ünsal’ın “Obruk Konuşurken” yerleştirmesinin yer yarılıp içine düşmek, toprak altı bir sindirim sistemine girmek gibi izlenimler üretmesi tesadüf değil.
Türler ve varlıklar arası akrabalığı düşünmek için anahtar bir süreç sindirim; ayrıca bundan beslenen, sömürgecilik karşıtı bir düşünce ve eylem yöntemi olarak Brezilya’dan çıkan kültürel kanibalizm var.
Sindirime dair İMALAT-HANE’nin seminer programlarına mayıs ayında davet ettiğimiz küratör Deniz Kırkalı’nın kendi araştırmaları ve pratiği odağında, insan-dışı faillerle işbirliği modeli olarak sindirim ve bağırsaktan ilham alan alternatif küratoryal pratiklere dair önerdiği yöntemler bütünü çok ilginç, YouTube kanalından izlenebilir.

“Kaukasus” işinde bizonların yön bulma ve birlikte hareket etme kapasitesi öne çıkıyor. Bu, insanın kendi oryantasyonunu kaybettiği ve yeniden kurduğu anlara dair ne söylüyor?
Burada bahsettiğiniz Anna Schiefer’in çalışmasındaki unsurlardan biri, “Uyarı Çemberi”. Anna’nın türü tükenmiş olan Kafkas bizonunun melez yöntemlerle doğaya yeniden kazandırılmaya çalışıldığı Berlin hayvanat bahçesinde çalışırken yürüttüğü gözlemlerden esinleniyor. Yapay yöntemlerle çoğaltılan bireylerin vahşi doğaya uyum sağlama kapasitelerini değerlendirmek için kullanılan kriter, tehdit anında bebekler etrafında koruyucu bir çember oluşturup oluşturamadıkları. Bu bizi toplumun kendi kendini yeniden üretebilme kapasitesine götürüyor.
İnsanın oryantasyonunu diğer canlı türlerinden veya cansız varlıklardan bağımsız düşünemeyiz. Bunun yalnızca insana değil, türler arası toplumlara baktığımızda denk geldiği şey örgütlenme kapasitesi. Mesele edinmemiz gereken şey türler, cinsler, kategoriler arası örgütlenme.
“İktidarın olduğu yerde sevginin bedeli ve kaderi ne olabilir?” Serginin etik çekirdeği gibi duran bu soruya kendi cevabınız sergiyi kurarken değişti mi? Uzun süredir zihninizden çıkmayan bir soru var mı?
Şu sıralarda aklımda dönüp duran iktidar ve meşruiyet ilişkisi var. Yukarıda da bahsettim biraz, ama bugünlerde, bir zamanlar siyaset bilimi okumuş birisi olarak, devletin ilk tanımlarından biri olan “meşru şiddet tekeli” ifadesini düşünüyorum, özellikle “meşru şiddet” kısmını.
Ne demek meşru şiddet? Bu konuda derin dönüşümler içinde dünya, farklı kültürlerde farklı ifadeler bulsa da küresel ölçekte bir meşruiyet krizinden geçmekteyiz, şiddetin artan dozu da bunu giderek katlanılmaz kılıyor. Sevgi ve iktidar ilişkisiyle, aynı etik çekirdekle yakından ilişkili bir soru. Biraz politik bir antropoloji araştırması olarak, bilinen tarih boyunca şiddeti nasıl meşrulaştırdığımıza bakmak, insanlığın yatırım yapmış olduğu tüm meşruiyet kaynaklarını yan yana koyup bakmak istiyorum, hangisi nasıl bir kozmoloji tanımlıyordu? Kimin meşruiyeti, kime ve neye zulüm? Bundan sonraki meşruiyet kaynağı ne olacak? Nasıl bir iktidar yapısını tanımlayacak?


