Aslında birbirinden bağımsız gibi görünen, ancak beden, emek, gündelik yaşam, sanat, gerçeklik ve kurgu arasında gidip gelmeleri bakımından birbirine bağlanan performanslar gerçekleştiriyorsunuz son zamanlarda. Farklı mekânlarda, kısa bir zaman dilimi içinde ardışık olarak yaptığınız bu işler, Aralık ayında ‘Kunstmuseum Ahlen’ ve ‘Stadtbesetzung/City Occupation’ projesiyle başlattığınız üçlemede belirginleşiyor. Bu üçleme gerçek birer deneyimin sonucunda ortaya çıkıyor; 2025 yılının Eylül ayında, tıpkı bir stajyer gibi önce bir porselen dükkanında ardından bir yatak mağazasında ve son olarak bir restoranda çalıştınız. Her birinde günlük mesai saatlerine titizlikle uyarak birer gün o işleri deneyimlendiniz. Ardından bu mesleklere içkin imgeleri performatif bir biçimde yeniden kurguladınız. Performanslarınıza birazdan geleceğim ama öncesinde esnaflık üzerinden beden ve şehir kavramı arasında kurduğunuz ilişkiyi biraz dinlemek isterim. Bu projede bedeni kentin içine yazan bir deneyim söz konusu. Kent ile beden arasında kurduğunuz ilişki üzerine başlayalım dilerseniz.
Evet, kent ve beden arasındaki ilişkiyi çok önemsiyorum. Çünkü bunlar birbirini üreten iki yapı. Sonuçta bedenler olarak kentlerin bir parçasıyız; kentlerin insanlarıyız. Yaşıyoruz, işe gidiyoruz, okula gidiyoruz, alışveriş yapıyoruz. Bedenlerimiz her gün kentleri adımlıyor. Az ya da çok, uzun ya da kısa fark etmiyor; bir şekilde sürekli hareket hâlindeyiz. Birbirimizle buluşuyoruz, etkinliklere gidiyoruz, bekliyoruz, taşıyoruz, yoruluyoruz. Dolayısıyla bedenlerimiz sürekli kentle ilişki içinde.
Bunun yanında kentleri adımlamak çok önemli. Çünkü bir kenti gerçekten deneyimlemek, onun ritmini tanımak ve ona yerleşmek ancak yürümekle mümkün oluyor. Ayrıca kent dediğimiz yapı da insanlar tarafından, yine bedenlere göre tasarlanıyor. Günlük yaşamın akışına göre şekilleniyor, o tasarıma göre yürüyoruz ya da bir yerlerde duraklıyoruz. Fakat ben kentle kurduğumuz bu ilişkinin yalnızca işlevsel olduğunu düşünmüyorum. Kişisel olarak söylersem; ben kenti görüyorum ve kent de her gün beni görüyor. Aramızda karşılıklı bir bakış var. Sanatımda da bunu sıklıkla ele alıyorum. Özellikle site-specific performansları seviyorum çünkü mekânın hafızasıyla çalışıyorum. Mekâna özgü fikirler geliştiriyorum. Ama burada yalnızca fiziksel bir kentten söz etmiyorum; kentin insan katmanı da benim için çok önemli. Yani yalnızca binalarla ya da dükkânlarla değil, oradaki yaşam biçimleriyle, hareket örüntüleriyle, karşılaşmalarla ilgileniyorum.
Zaten bu proje de “occupy” fikri üzerine kurulu. Her performansın ardından diğer mekâna yürüyerek geçiyorum. Bu yürüyüşler sırasında insanlar da bazen bana eşlik ediyor. Böylece performans yalnızca bir dükkânın ya da bir müzenin içinde kalmıyor; kentin kendisi performansın parçasına dönüşüyor, kenti kuşatıyoruz. Hep birlikte yürüyerek kenti bedenlerimizle yeniden dolaşıyoruz, yeniden deneyimliyoruz. Bu noktada az önce söylediğim gibi yürümenin kendisi önemli bir mesele. Kenti ancak yürüyerek derinleştirebiliriz. Ara sokaklarını keşfederek, detaylarını fark ederek… Ve belki de birlikte yürümek; farklı bedenlerle aynı sokaklarda hareket etmek, birbirimizin ritmini hissetmek ve aynı kenti farklı şekillerde deneyimlediğimizi görmek anlamına geliyor. Kentle gerçek ilişki biraz da böyle kuruluyor.
Tabii her kentte aynı ilişki oluşmuyor. Ahlen küçük bir şehir; benim alışık olduğum Berlin gibi değil. Her kentin kendi hikâyesi, kendi temposu var. Ben Ahlen’e ilk kez 2013’te “First Contact” projem için gitmiştim. Seneler sonra tekrar döndüğümde çok farklı bir manzarayla karşılaştım. Pek çok dükkân kapanmıştı. Ana caddede boş vitrinler görmek beni etkiledi. Bu yalnızca Ahlen’e özgü bir durum da değil aslında; dünya ekonomisinin dönüşümüyle ilgili daha genel bir mesele. Geçenlerde Antalya’daydım, orada da benzer bir his vardı. Bir kentin dönüşmesi bedeni de etkiliyor bence. Çünkü kentteki süreklilik bedenlerimizde bir güven hissi yaratıyor. Bir yeri yıllar sonra bile aynı şekilde bulabilme ihtimali huzur veriyor. O süreklilik kaybolduğunda, beden de başka türlü hissetmeye başlıyor. Sanki hareket alanı daralıyor, gündelik hayatın ritmi kırılıyor gibi.

Kentlerin ekonomiyle ilişkisine değinmişken; bu performanslarda özellikle şehrin en gündelik ve içkin alanları olan dükkanlar üzerine ilerliyorsunuz. Dükkanları ve oralardaki esnaflık kavramını sanat aracılığıyla yeniden kurarken nasıl karşılaşmalar ve kırılmalar ortaya çıktı?
Benim için en önemli karşılaşma ritimle oldu sanırım. Çünkü bir dükkânın temposu başka, sanat alanınınki başka. Dükkânda zaman çok fiziksel akıyor; müşteriye yetişmek, ürün taşımak, raf düzenlemek, servis yapmak, sürekli ayakta olmak… Günlük hayatta çoğu zaman fark etmeden hizmet aldığımız bu alanların aslında ne kadar yoğun bir beden emeği üzerine kurulu olduğunu yeniden hissettim. Diğer taraftan sanatın o alanlara girmesi küçük kırılmalar yarattı. Çünkü insanlar önce beni çalışan biri olarak gördü, ardından sanatçı olarak. Bu sınır kayınca gündelik olanın kendisi görünür hale geliyor. Benim ilgimi çeken şey tam da buydu: sanatın gündelik hayatın içine sızdığı ve gündelik olanı yeniden fark edilir kıldığı anlar.
Ahlen’de gerçekleştirdiğiniz bu performansta gündelik emek görünür hale geliyor. Sizce performans sanatı, görünmez emeği sanatsal, estetik bir nesneye dönüştürme ya da romantikleştirme riski taşır mı, yoksa tam tersine onu geri mi çağırır?
Performans yapıyorum ama bütün çıkış noktası o çalışma deneyiminin kendisi. Oradaki çalışma koşullarının fiziksel zorluğunu bedenimde hissettim ve performansları da aslında o deneyimin içinden kurdum. Evet, sonunda estetik bir kurgu ortaya çıkıyor ama estetik burada emeği romantikleştiren bir şey değil benim için. Tam tersine görünür kılan bir araç. Çünkü gündelik hayatın içinde birçok şeyi artık fark etmiyoruz. Garsonun taşıdığı ağırlığı, bütün gün ayakta çalışan bedenleri, otomatik tekrar eden hareketleri çoğu zaman görmeden geçiyoruz. Ama sanat alanına taşındığında insanlar aynı harekete yeniden bakmaya başlıyor. Ben de performans aracılığıyla tam olarak bunu yapmak istiyorum: gündelik hayatın görünmez akışını yeniden görünür kılmak.
Tabii bunu doğrudan da yapabilirdim; hiçbir sanatsal kurgu olmadan, sabah dükkânı açıp akşama kadar orada gerçekten çalışabilirdim -ki yaptım da- ve performans bundan ibaret olabilirdi. Ama o durumda yalnızca gözlemci olarak kalırdım. İnsanlar da gündelik hayatın olağan akışı içinde o emeği yine görmeden geçebilirdi. Ben ise o deneyimi kendi bedenimden geçirip sanatımla dönüştürmek istedim. Çünkü bazen ancak sanatsal ya da estetik bir çerçeve oluştuğunda insanlar gerçekten bakmaya başlıyor.
Evet bu noktada emeği hem görünür kılıyor hem estetik bir deneyime dönüşüyorsunuz. Ancak bu görünürlüğün aynı zamanda bir yeniden çerçeveleme içeriyor olması konusunda hala ısrarcıyım. Performans, emeği görünür mü kılıyor yoksa sanatsal olarak yeniden mi üretiyor emin olamıyorum. Bu noktada performans ile emek arasındaki sınır sizce de bulanıklaşmıyor mu?
Evet, ama şu noktadan baktığında performans sanatı da bir emek aslında. Benim emeğim, benim sanatçı bedenimin emeği. Bir performansın ortaya çıkmasına kadar geçen süreçte de yoğun bir fiziksel ve zihinsel çalışma var. Fikri buluyorum, malzeme araştırıyorum, prova yapıyorum, mekânla ilişki kuruyorum, bedenimi hazırlıyorum… Bunların hepsi emek. Ben burada gündelik hayattaki bir emekten yola çıkıp onu sanatsal emekle iç içe geçiriyorum. Dolayısıyla performans ile emek arasındaki sınır zaten doğal olarak bulanıklaşıyor. Çünkü ben de kendi bedenimi bir çalışma alanına dönüştürüyorum. Belki de benim yaptığım şey görünmeyen emeği yeniden çerçevelemek. Ama bunu yaparken o emeği ister istemez estetize etsem bile, aynı zamanda görünür kıldığımı ve bir sanatçı olarak buna dair bir sorumluluk aldığımı hissediyorum.
Aslında daha önce de Paderborn’da itfaiye, çamaşırcılık ve değirmencilik gibi meslekler üzerinden performanslar üretmiştiniz; yine emek alanında sanatsal ifade bulacak birtakım etkiler üzerinde çalışmıştınız. Ancak bu kez farklı bir şey yapıyorsunuz, performans öncesinde doğrudan o alanlarda çalışarak bir tür staj deneyimi yaşadınız. Bir pratiği performansa dahil etmeden önce onun gerçekliğini deneyimlemek sizin için nasıl bir dönüşüm yarattı?
Ah! işte burası benim için çok önemli. Çünkü bu performanslar yalnızca onları sahnelediğim anda başlamıyor; fikirlerin oluşmaya başladığı deneyim sürecinde başlıyor. O yüzden staj kısmı işin merkezinde duruyor. Eğer o dükkânlarda çalışmasaydım bu fikirler ortaya çıkmazdı. Orada beden gücünün değerini çok daha güçlü biçimde hissettim. Performanslarımda da zaten beden gücü ön plana çıktı. Burada kişisel bir taraf da var aslında. Ben üniversiteden önce üç yıl bir matbaada staj yapmıştım. Çok zor bir deneyimdi ama bana emek ile beden arasındaki ilişkiyi öğretti.
Hep şunu düşünürüm: keşke insanlar hizmet aldıkları alanlarda kısa süreliğine de olsa çalışabilseler. Belki o zaman birbirimize başka türlü davranırdık. Bir hizmet beklerken daha sabırlı, daha zarif olmanın yollarını arardık. Çünkü o emeğin ne kadar yorucu olduğunu bedeninde hisseden biri başka türlü bakmaya başlıyor.
Bir şeyler talep ederken zarif olabilmenin yollarını aramak, bu güzel bir söz oldu, kıymetli bir arzu gerçekten. Peki performansınıza dönelim; beden emeği kavramının gerçekliğini yaşamak ile onu temsile dönüştürmek arasında nasıl bir fark oluştu? Dahası esas merak ettiğim, burada bir işi ya da emeği temsil etmekten çok o işi geçici olarak deneyimlemiş olmak o işin ya da emeğin içselleştirilememiş olmasıyla karşı karşıya bıraktı mı sizi?
Evet ama o kısa deneyim bile bana çok şey kattı. Sonuçta bir gün de olsa o dükkânların içinde zaman geçirdim. Tabii bir mesleği gerçekten anlamak için aylar, yıllar gerekir. Ben hiçbir zaman “o insanların yerine geçtim” gibi bir iddiada bulunmuyorum. Ama yine de o atmosferin içine girdim. Bir koku aldım diyebilirim, atmosferin kokusunu üzerime aldım. Sabahın erken saatlerinden akşama kadar aynı ritmin içinde bulundum. Ve bir günde bile çok şey öğreniyorsun inan bana. Yatak dükkânında çalışırken farklı tüy çeşitlerini, yastık dolgularını öğrendim. Porselen dükkânında her boyanın porselende kullanılamadığını, boya çeşitlerini öğrendim. Restoranda servis ritmini, bedenin nasıl sürekli hareket hâlinde olduğunu deneyimledim. Bütün bunlar performanslarıma hem fiziksel hem zihinsel bir deneyim olarak dahil oldu. Çünkü artık yalnızca malzemeyi değil, o malzemenin bedenimde yarattığı yorgunluğu da biliyordum.

Staj kısmının ardından performanslarınızın kurgusal kısmına gelirsek; siz bu üçlemede üç ayrı dükkandan müzik kutusu balerini, yorgan ve garson gibi imgeleri seçtiniz ve bunlar üzerinden ilerlediniz. Bu imgelerin yerine geçmek, bedensel ve kavramsal olarak sizde nasıl bir dönüşüm yarattı? Özellikle porselen dükkanıyla başlamak istiyorum, çünkü porselen bir tür zarafet ekonomisi üretir ve siz bedeninizle porselenin zarafeti arasında bir ilişki kuruyorsunuz. Ben burada özellikle porselen balerin imgesine saplanıp kaldım sanırım, çünkü ben çocukken teyzemin bir müzik kutusu vardı, klasik Mozart çalan ve üzerinde iki küçük porselen balerinin dönüp durduğu. Balerinler benim için ‘mükemmel imge’ydi o zaman. Sizse bu balerin performansında estetik bir rejimle de oynuyorsunuz. Müzik kutusu balerinleri genellikle pürüzsüz, idealize edilmiş ve klasik estetik anlayışına ait figürlerdir. Kendi bedeninizi bu imgeye yerleştirdiğinizde, bedenin gerçekliği ve zamana ya da birtakım koşullara bağlı olarak dönüşebilirliği üzerinden bu estetik algıya nasıl müdahale ediyorsunuz?
Ben hep heykelleşmeyi severim ama balerin figürünü ilk kez deneyimledim. Çünkü müzik kutusundaki balerin çok idealize edilmiş bir figür. Kusursuz, kırılgan, sürekli dönen bir estetik nesne gibi. Ve tabii ben de onun gibi incecik, kusursuz bir figür değilim. Ama tam da bu yüzden ilgimi çekti aslında. Kendi gerçek bedenimi o estetik imgenin içine yerleştirmek istedim. Çünkü ben orada yalnızca balerin değildim; aynı zamanda çalışan bir figürdüm. Üzerinde durduğum platform aslında dönen bir makineydi; ben onun üzerindeydim ve makine beni sürekli döndürüyordu. Ben de bu hareket sırasında porselen tabak boyuyordum. Yani estetik ile emek aynı bedende birleşiyordu.
Bu arada çalıştığım dükkânın tarihi de beni çok etkiledi. Ahlen’de çalıştığım “Josef Ostermann Das Porzellanhaus” 1706 yılında kurulmuş. İlk olarak bir demirci dükkânı olarak başlamış, daha sonra porselen, ev eşyaları ve hediyelik objeler satan bir mağazaya dönüşmüş.
Dükkân sahibi yıllardır özellikle Rosenthal porselenleri topluyordu. Rosenthal, Almanya’da sanat ile endüstriyel üretimi bir araya getiren çok önemli bir marka. Salvador Dalí ve Walter Gropius gibi sanatçılarla çalışmışlar. Yani gündelik kullanım nesnesi aynı zamanda koleksiyonluk bir sanat objesine dönüşüyor.
Dükkânın deposunu gezdiğimde çok etkilendim. Aynı müzelerin arka depoları gibi organize edilmişti. Raflarda yüzlerce obje vardı. O anda “Ben de sanatçıyım, ben de burada bir şey üretebilirim” diye düşündüm. Önce farklı sanatçılar tarafından tasarlanmış Rosenthal porselenlerini gördüm, ardından balerinli müzik kutusuyla karşılaştım. O anda aklıma şu fikir geldi: “Nasıl kendi bedenimle bir müzik kutusu figürüne dönüşüp aynı zamanda tabak boyayabilirim?” Burada “Geschenkartikel”, yani hediyelik eşya fikri de önemliydi benim için. Çünkü hediyelik eşya aslında duygusal dolaşıma giren bir nesne. Ben de kendi bedenimle başka bir hediye üretiyordum. Hem objeye dönüşüyordum hem de üreticiye. Bir hediyelik eşya olarak yine hediyelik eşyalar ürettim. Ama bu performansın koordinasyonu çok zordu. Makine beni sürekli döndürürken aynı zamanda bedenimin dengesini korumam gerekiyordu. Hem balerin olup hem tabak boyamak, bedenin sürekli bir denge hâlinde kalmasını gerektiriyordu.
Porselende kırılganlık ve ideal estetik üzerinden ilerliyorsunuz; yatak performansında ise beden bu kez daha organik, neredeyse hayvansal bir materyalle ilişkiye giriyor. “Betten Garmann” adlı yatak dükkânı 1743’ten beri faaliyet gösteriyor. Bu performansta ince, yarı şeffaf bir kumaşın içinde, tüylerle çevrili ve onlarla mücadele eden bir beden görüyoruz. Kumaş burada hem bir sınır hem de geçirgen bir yüzey gibi çalışıyor. Bu işte beden, korunma, yakınlık ve kırılganlık arasında nasıl bir ilişki kuruyor?
Orada beni en çok etkileyen şeylerden biri, beden ile tüy arasındaki ilişkinin düşündüğümüzden çok daha yakın olmasıydı. Bir gün boyunca mağazada çalışırken farklı tüy türlerini, dolgu sistemlerini, temizleme makinelerini öğrendim. Ama aynı zamanda sürekli şunu düşünmeye başladım: İnsan bedeni aslında başka bir canlının bedeninden çıkan bir şeyle temas ederek korunuyor, ısınıyor ve rahat ediyor. Yani gündelik hayatta çok sıradan kabul ettiğimiz bir konfor hissinin içinde başka bir yaşamın izi var.
Bu yüzden performansta özellikle çok ince, yarı şeffaf bir kumaş kullandım. Çünkü o kumaşın tamamen ayıran bir sınır gibi davranmasını istemedim. Aksine, bedenle tüy arasındaki geçirgenliği görünür kılmak istedim. Normalde yorganın içinde kendimizi güvenli hissederiz; yumuşak, koruyucu bir alan gibi düşünürüz. Diğer taraftan o yorgan kılıfının kapladığı tüyden kumaş aracılığıyla korunmaya çalışırız. Burada bir ikilik var.
Ama aslında o kadar yakın bir temas var ki beden ile tüy arasında neredeyse yalnızca ince bir yüzey bulunuyor. Ben yorganın dışında olmak istemedim, içinde olmak istedim. Çünkü meseleye dışarıdan bakan biri olmak değil, o malzemenin bedenle kurduğu fiziksel ilişkiyi gerçekten hissetmekti. Tüylerin içinde olmak aynı anda hem konforlu hem de rahatsız ediciydi. Bir taraftan sıcaklık ve korunma hissi var, diğer taraftan nefes almayı zorlaştıran, bedeni yoran bir yoğunluk. Bu ikilik benim ilgimi çekti. Sonuçta biz doğadan tamamen kopuk yaşamıyoruz. Kendimizi modern, steril ve kontrollü alanlarda yaşadığımızı düşünüyoruz ama gündelik konforumuz bile başka canlılarla, başka bedenlerle kurduğumuz görünmez ilişkilere dayanıyor. Ben performansta biraz da bu görünmez yakınlığı görünür kılmak istedim.

Peki restoran performansı? Ahlen’de ‘Steinofen Türkisches Restaurant’ta çalıştınız ve orada diğer işlerden farklı olarak çok daha doğrudan bir hizmet ve tempo ekonomisiyle karşılaşıyoruz. Sürekli hareket hâlinde olan, taşıyan, yetişmeye çalışan bir beden var. Üstelik restoran, gündelik hayatta çoğu zaman yalnızca müşteri deneyimi üzerinden algılanan bir alan. Siz bu performansta görünmeyen servis emeğiyle nasıl bir ilişki kurdunuz?
Evet, Steinofen Türkisches Restaurant’taki çalışmamın ardından gerçekleştirdiğim performans daha doğrudan bir deneyimdi. Diğerlerinde dönüşüm daha belirgindi ama burada neredeyse birebir çalıştım. Ve açık söylemek gerekirse restoranda çalışmak en zoruydu. Neredeyse hiç mola yoktu.
Biz restoranda genelde yalnızca müşteri olarak bulunuyoruz. Yemek geciktiğinde ya da istenilen gibi gelmediğinde sinirleniyoruz ama o servisin arkasındaki beden emeğini düşünmüyoruz. Ben burada özellikle garsonları ve restorandaki tüm çalışanları onurlandırmak istedim.
Menüde çok etkileyici bir yazı vardı;
“Restaurant Steinofen’a hoş geldiniz. Burada sizi yalnızca bir yemek değil, köftenin çok ötesine geçen oryantal bir tat ve deneyim karşılıyor. Lütfen biraz zaman tanıyın; çünkü her tabak, taş fırınının sıcaklığında, gözlerinizin önünde yavaşça hazırlanıyor. Antalya Tabağı No. 73: Dana şiş, dilimlenmiş dana eti ve köfte… Közlenmiş patateslerin sıcaklığı, özel sosun yoğunluğu ve taze salatanın ferahlığıyla birlikte, kil bir tabakta servis ediliyor… 25 Euro.”
Bu menü beni düşündürdü. Sonra menünün kendisini performansın bir parçasına dönüştürdüm. Çünkü gerçekten garsonluk yapsaydım bütün fiyatları, yemekleri bilmek zorundaydım. O ezber bile başlı başına bir emek aslında.
Burada kırmızı halı da burada önemliydi benim için. Çünkü görünmeyen işçi bedenini törensel bir alana taşımak istedim. Normalde kırmızı halı daha çok yıldızlara, politik figürlere ya da görünür olmaya alışkın bedenlere ait bir temsil alanıdır. Oysa restoranlarda çalışan bedenler sürekli hareket hâlindedir ama çoğu zaman arka planda kalırlar. Servis hareketleri görünürdür ama o hareketi üreten beden görünmezdir. Ben bu performansta tam tersini yapmak istedim. Garsonun taşıma, yetişme, denge kurma hâli zaten kendi içinde çok güçlü bir koreografi barındırıyor. Ben yalnızca o gündelik koreografiyi törensel bir çerçeveye taşıdım. Böylece sıradan kabul edilen bir servis hareketi kamusal bir ritüele dönüştü. Kırmızı halı burada bir ödül alanı değil, görünmeyen emeğin merkezileştiği bir alan hâline geldi.
Bu performansı aynı zamanda staj yapmış olduğum Restaurant Steinofen‘ın içinde yapamadım çünkü mekân çok küçüktü. Bu yüzden tabakları alıp kentte yürüyüşe çıktım, insanlar da bana eşlik etti. Yaklaşık bir kilometre boyunca yürüdük ve performansı Heimatmuseum Ahlen müzesinin önünde gerçekleştirdim. “Heimatmuseum” yani “ev müzesi” fikri burada ayrıca önemliydi; çünkü servis hareketini yalnızca kamusal alana değil, “ev” fikrinin temsil edildiği bir yapının eşik noktasına taşıdım. Böylece gündelik servis hareketi, ev fikrinin sabitlendiği bir temsil mekânının önünde, görünmeyen emek ile aidiyet fikrinin birbirine temas ettiği bir kamusal koreografiye dönüştü.
Mekânın içine sığmayan bir hareketin kente taştığını söylüyorsunuz. Tabaklarla birlikte yürüyüşe çıkmanız ve insanların size eşlik etmesi, performansı restoranın içinden alıp sokaklara çıkarıyor. Ahlen’deki bu yürüyüşler ve farklı mekânlara yayılan performanslar sizin için nasıl bir anlam alanı oluşturuyor?
Ahlen’de benim için önemli olan şey aslında mekânların birbirine eklenmesiydi. Restoranda başlayan hareket, içeride kalamayınca doğal olarak dışarıya taştı ve şehir içinde yürüyüşe dönüştü. Bu taşma hali planlanmış bir şeyden çok, işin kendi ritmiyle ilgiliydi. Tabakları taşırken hem servis hareketi hem de kamusal alanın gündelik akışı üst üste geldi. İnsanların katılımıyla birlikte bu, tek başıma yaptığım bir performans olmaktan çıktı ve ortak bir harekete dönüştü. Bu yüzden Ahlen’deki işler benim için farklı mekânlar arasında dolaşan ve şehirle temas ederek sürekli yeniden kurulan bir hareket biçimi oldu.

Son olarak Ahlen ile ilgili şunu da sormak istiyorum: “Was ich nicht weiß, macht mich nicht heiß” sanırım Türkçe’de kabaca “Bilmediğim şey beni ilgilendirmez” anlamına gelen bir Alman deyişinden yola çıkıyor ve bunu tersyüz ederek bilinmeyeni bir kayıtsızlık alanı değil, bir merak ve yaklaşma alanı olarak ele alıyorsunuz. Bu bilinmeyene yönelme hâli sizin pratiğinizde nasıl çalışıyor? Daha önce hiç içinde bulunmadığınız çalışma ve yaşam biçimlerine bedensel olarak yaklaşmak sizin için ne ifade ediyor?
Evet ben o Alman deyişini biraz tersine çevirdim. “Was ich nicht weiß, macht mich nicht heiß.” (Bilmediğim şey beni ilgilendirmez) yerine ben tam tersini düşünüyorum: “Was ich nicht weiß, macht mich heiß.” Yani “Bilmediğim şey beni meraklandırır”. Bu benim Ahlen performanslarımın başlığı oldu aynı zamanda. Sanatımı da büyük ölçüde bu merak duygusu yönetiyor aslında. Daha önce deneyimlemediğim hayatlara, çalışma biçimlerine yaklaşmak istiyorum. Performans sanatı bana başka hayatların ritmine kısa süreliğine de olsa temas etme imkânı veriyor.
Bir günlük çalışma/deneyimleme” pratiği, bu geçici öğrenme biçimi bahsettiğiniz temaslar için yeterli mi ya da neyi, ne kadar mümkün kıldı?
Bir günü yeterli görmüyorum tabii. Bir mesleği gerçekten anlamak için çok daha uzun süre gerekir. Ama kısa süreli deneyimin başka bir gücü var. Çünkü yabancı olduğun bir alanın içine girdiğinde bedenin her şeye dikkat kesiliyor: ritme, yorgunluğa, kokulara, seslere…
Benim için önemli olan da buydu zaten. O alanın atmosferine girmek. O emeğin içinde kısa süreliğine de olsa bulunmak. Belki derin bir uzmanlık bilgisi üretmiyor ama çok güçlü bir bedensel farkındalık yaratıyor. Performanslarım da tam olarak o temas anından doğuyor. Çünkü ben temsil etmekten çok, kısa süreliğine de olsa o hayatın ritmine yaklaşmaya çalışıyorum.
Yine söylüyorum, altını çimek istiyorum; hiçbir zaman tamamen “ötekinin yerine geçmek” gibi bir iddiam yok. Ama kendi bedenimi bir araştırma alanına dönüştürüyorum. Bu yüzden performans benim için biraz da empati üretme biçimi.
Ahlen’de “Was ich nicht weiß, macht mich nicht heiß” deyişini tersyüz ederek bilinmeyeni bir kayıtsızlık alanı değil, bir merak ve yaklaşma alanı olarak ele alıyorsunuz. Bu yaklaşım, aslında farklı mekânlara ve yaşam biçimlerine bedensel olarak yönelme pratiğinizle de kesişiyor. Bu hattı takip ederek şimdi daha farklı bir mekânsal ve zihinsel düzleme geçmek istiyorum. Schloss Neuhardenberg’de ürettiğiniz “Luftgarten” adlı son videonuzda, bahçe fikrini sarayın dışından iç mekâna taşıyarak yeniden kurguluyorsunuz. Burada bir kavramsal dönüştürme daha çıkıyor karşımıza, Rönesans ve Barok dönemine uzanan “Lustgarten” (zevk bahçesi) kavramını “Luftgarten”a dönüştürerek, bahçeyi maddi, fiziksel bir alan olmaktan çıkarıp zihinsel ve imgesel bir düzleme yerleştiriyorsunuz. Bu kelime oyunuyla bahçeyi, maddi olmayan, elle tutulamayan, daha çok zihinsel ve imgesel bir alana yerleştiriyorsunuz. Bahçenin kendi yerinde değil de sarayın duvarları içinde zihinsel olarak yeniden kurgulanması “Luftgarten” kavramınızla örtüşüyor. Bu kavramsal kayma nasıl ortaya çıktı?
“Lustgarten” tarihsel olarak eğlence, haz ve temsil bahçelerini çağrıştıran bir kavram. Ben bunu bir kelime oyunuyla “Luftgarten”a dönüştürdüm, çünkü burada gerçek bir bahçe yoktu aslında. Schloss Neuhardenberg’deki video performansını gerçekleştirmeden önce de tıpkı Ahlen’de yaptığım gibi önce bahçıvanlarla birlikte sabah erken saatlerden öğleden sonraya kadar çalıştığım bir günlük bir staj yaptım. Bu staj sonrası bedenime kaydettiğim hareketlerle bahçeyi hayal ederek sarayın içine taşıdım. Ağaç yoktu, gölet yoktu, toprak yoktu. Ama bedenler hâlâ aynı hareketleri yapıyordu. Bu hareketler o kadar ezberlenmiş, yıllarca tekrar edilerek o kadar içselleştirilmiş ki gerçek bir bahçe olmasa da hareketler tıpkı gerçek bir bahçeyi işler gibi aynı ritimde ve güçte çıkıyordu. Bahçeciler sarayın salonunun içinde görünmez bir bahçeyi ekip biçiyordu. Bu durum benim çok ilgimi çekti. Burada gerçeklik ile temsil arasındaki sınırla oynuyorum aslında. Çünkü hareketler gerçek ama bahçe yok. Yine de beden aynı emeği aynı hareketlerle üretmeye devam ediyor.
“Luftgarten” bu anlamda bir tür “hava bahçesi”, yani soyut, düşünsel ve imgesel bir bahçe olarak okunabilir. Neredeyse bir düşünce balonu gibi, varlığı zihinde kurulan bir mekân. Bu performatif bahçeyi biraz daha açabilir misiniz? Bu bahçede ne tür bir gerçeklik ya da gerçekdışılık öneriyorsunuz?
Bahçeciler her gün aynı hareketleri yapıyorlar ama burada yaptıkları şey görünmez bir bahçeye dönüşüyordu. Ağacı görmeden, toprağa dokunmadan, göleti görmeden aynı emeği tekrar etmek çok etkileyiciydi benim için.
Öte yandan bahçeyle birlikte bahçecileri de sarayın duvarları arasına taşıyarak sınıf kavramını da ters yüz etmek istedim. Çünkü tarih boyunca saray temsilin ve ayrıcalığın mekânıydı; bahçıvan ise o temsil düzeninin görünmeyen emeğiydi. Ben o görünmeyen emeği sarayın merkezine taşımak istedim.
Bu projede bir başka fark da vardı: Ahlen’de performansları tek başıma gerçekleştirmiştim ama burada Schloss Neuhardenberg’da beş farklı bahçıvanla birlikte çalıştım. Yani performans ilk kez kolektiflik kazandı.

Son olarak, artık Schloss Neuhardenberg’deki sarayı ve bahçeyi deneyimlemiş durumdasınız ve bu süreç burada bitmiyor. Aynı mekânda bu kez doğrudan bahçede gerçekleştireceğiniz yeni bir performansınız var: “Gehend-Sehend”(Walking and Seeing). Buraya kadar konuştuğumuz performanslarda bedenin mekânla ve özellikle çalışma/pratik alanlarıyla kurduğu ilişki bir tür işe girme, öğrenme ve dönüşme süreci gibi okunabilir. Eğer bunu bir başlangıç noktası kabul edersek, hazırlık aşamasında olan üçüncü performansınızda beden artık neyi arıyor ya da bu hat nereye doğru eviriliyor? Sizce bu kez beden bir öğrenme edimiyle mi yoksa bir sorgulama edimiyle mi yola çıkacak? Bu yeni çalışmadan bahsetmek ister misiniz?
Yeni performansım “Gehend-Sehend”de de bahçıvanlık emeğine referans veriyorum ve İngiliz bahçesinin peyzaj mimarisini izleyiciye aktarmaya çalışıyorum. Bir yandan bahçıvanların emeğine odaklanırken, diğer yandan İngiliz bahçesinin arkasındaki kavramsal yapı ve ideolojiyle ilgileniyorum.
Parkın içine üç adet büyük altın çerçeve taşıyarak ve bunları geçici olarak farklı noktalara yerleştirerek peyzajın içinde yaşayan sahneler oluşturuyorum. Bir sahnede parkın ve sarayın temsili yönünü öne çıkarıyorum: ilk çerçeveyi yerleştirdiğim yerde gösterişli beyaz bir kostüm giyerek bir salıncakta sallanıyor ve çay içiyorum, izleyiciler bu boş çerçevenin içinde beni izleyebiliyorlar. Bu, parkın tamamen farklı bir estetik ve anlam kazanmasını sağlıyor, burada odak yalnızca temsil, zarafet ve gösteri üzerine kurulu.
Ardından ikinci bir çerçeveyle, izleyiciler eşliğinde parkın içinde ilerlemeye devam ediyorum. Performans yine bir tür parkur ya da rehberli yürüyüş formunu alıyor. İkinci çerçeveli sahnede bahçıvan kıyafeti giymiş durumdayım. Çerçevenin arkasında izleyiciler büyük bir toprak yığını ve onun önünde çalışan beni görüyor. Peyzajın kendisi bu toprak yığınıyla görünmez hale geliyor; izleyici çerçeveden bakarak parkın tamamını göremiyor. Ben toprağı kürekle kaldırmaya başlıyorum. Bu, fiziksel emeği görünür kılıyor yalnızca ağır çerçeveleri parkta taşımakla değil, aynı zamanda toprağı kaldırmanın bedensel zorluğuyla da.
Buradan üçüncü istasyona geçiyorum. Burada spor kültürü, boş zaman ve sağlık temaları öne çıkıyor. Aynı zamanda İngiliz bahçesinin peyzaj mimarisiyle, özellikle görüş hatları, perspektifler ve dikkatle kurgulanmış bakış noktalarıyla çalışmaya devam ediyorum. Bu fikirleri elastik egzersiz bantları kullanarak araştırıyorum; bu bantları mekânda gererek görünür çizgiler ve yönler oluşturuyorum. Bantlarla koşarak ve onları sabitleyerek, bahçenin gizli eksenlerini ve perspektiflerini ortaya çıkaran çoklu doğrusal bağlantılar kuruyorum. Ardından üçüncü çerçeveyi de burada bırakıyorum ve üç çerçeve de performansların ardından birer enstalasyon olarak burada kalıyor.
Sonuç olarak, parkın tamamını birkaç saat boyunca aktive etmeyi ve izleyicilerin onu yürüyerek ve hareket ederek deneyimlemesini amaçlıyorum. Bu gezinti sırasında izleyici, parkı farklı anlatılarla katmanlaşmış tarihsel ve toplumsal bir alan olarak deneyimliyor: onu korumak için gereken devasa emek, temsil ve statü alanı olarak işlevi, ama aynı zamanda boş zaman kültürü, fiziksel aktivite, sağlık ve kamusal yaşam içindeki rolü.
Taşıma, kaldırma, açığa çıkarma ve bakış hatlarını izleme eylemleri aracılığıyla performans, normalde görünmez olan bu yapıları ve tarihleri bedensel olarak algılanabilir hale getiriyor.




