Show of Hands Doğaçlama Müzik Festivali’nin yedinci edisyonu, 15–18 Nisan 2026 tarihleri arasında dokuz farklı ülkeden sanatçı ve müzik profesyonellerini Arter’de izleyicilerle buluşturacak. Show of Hands’e daha önce üç kez ev sahipliği yapan Arter, bu kez festivalin yapımcılığını da üstleniyor. Festival programında sahnede izleme fırsatı bulacağımız sanatçılar arasında Tayis Yıldızcı, Selen Gülün ve Simin Tander de yer alıyor. “Ermeni kültürünün önemli merkezlerinden olan İstanbul’da bir araya gelen alternatif müzik grubu Vomank’ın üyelerinden olan Tayis Yıldızcı, Türkiye’de Kadın ve Müzik kitabını derleyen isimlerden biri olan Selen Gülün ve söylemeye başladığı Peştuca şarkılarla Afgan köklerine inen Sinim Tander ile kendi üretimlerinin ve doğaçlama müziğin evrenine daldık…

Tayis Yıldızcı: Sahnede Gitarımla İyi Hissediyorum
“Doğaçlama” müzik üretiminde veya icrasında nasıl bir hat çiziyor sence? Daha özgür bir pratik olduğunu düşünebilir miyiz?
Elbette düşünebiliriz; özgürlük ve özgür olma hâlini doğru yorumlayabilmek iyi bir başlangıç olur. Ben kendimi anda kalabilmeye ve iyi bir dinleyici olmaya zorluyorum. Çok zor bir dil; bir taraf özgürlük, bir taraf kaos, ortası ise uçurum gibi hissettiriyor. Bu alanda kendimi nasıl ifade edebileceğimi bulana dek epey zorlandım. Çoğunlukla müziğe bir şey eklemek yerine, akışta gerçekten neye ihtiyaç var; hangi tını, hangi ses ya da hangi sessizlik… Bu sorular bilinçaltımda dolaşıyor.
Bir müzisyen olarak kültürden, köklerden besleniyor musun veya nasıl besleniyorsun?
Artık besleniyorum ve önemsiyorum; buna vesile olan da Vomank ile birlikte ürettiklerimiz ve paylaşımlarımız. O proje özelinde yaptığımız her şey bir kültür mirası niteliğinde; “İstanbullu Ermeni müzisyenler ne yapmışlar?” sorusunun da bir cevabı aslında. Doğal olarak kendi müziğimle ve enstrümanla kurduğum bağ da gelişiyor, değişiyor.
Hem farklı ekiplerle hem de solo olarak sahne alıyorsun? Tüm bu performanslarda kendini sahnede nasıl var ediyorsun? Müziğin ve anlatımın değişkenlik gösteriyor mu?
Öncelikle sahnede gitarımla iyi hissediyorum ve orada mutluyum. Bu durum yaptığım müziğe de yansıyor. Elbette farklı projeler oluyor; değişik roller, görev dağılımları ya da farklı “sound” arayışları… Hepsi işin eğlenceli kısmı. Heybenden çıkarıp çıkarıp kullanıyorsun ama en temelde senin ellerin, senin ruhun ve karakterin enstrümana doğrudan yansıyor.
Aynı zamanda bir eğitmen olarak yeni üretimleri yakından takip edebildiğini düşünüyorum. Yeni üretim metotları, farklı farklı janr tanımları ya da türler arasında sınırların keskinliğini gittikçe kaybetmesi sence müziği, hatta doğaçlama müziği nasıl etkiliyor?
Seçenekler her alanda çoğaldı ve gelişti; çalacağın enstrümandan kayıt ekipmanlarına, kullanacağın bilgisayardan kayıt programına kadar çok geniş bir skala var. Bağımsız yapım ve yayıncılık ile birlikte müzik türlerini tanımlamak da gerçekten zorlaştı. Günlük hayatımıza olumlu ya da olumsuz etki eden her şey, doğal olarak müziği de şekillendiriyor. Çağımız bir teknoloji atağı yaşıyor; bugünlerde yapay zekayı konuşuyoruz. Bize “yeni” ya da alışması zor gelebilecek şeyler, akıllı telefon ve tabletle doğan bir jenerasyon için belki de alışılagelmiş ya da normal. Ben enstrümanı anlamaya ve “sound”umu şekillendirmeye başladığımda analog hep bir seçenekti; ancak bugün dijital, analog olanı baskılıyor. Bu çeşitliliği sürdürülebilir ve sınırsız kılan şey ise sanırım doğaçlama müziğin bunların hiçbirine doğrudan bağlı olmaması.

Simin Tander: Anda Olmayı ve Ne Varsa Onunla Çalışmayı Seviyorum
Kendi müzikal üretimin bağlamında “doğaçlama”yı nasıl konumlandırıyorsun?
“Doğaçlama” benim için hep çok önemli ve anlamlıydı. Kendimi en güvende ve en özgün hissettiğim alan oldu. Hollanda’daki caz ve vokal çalışmalarım sırasında, hep serbest doğaçlama söyleyebileceğim olasılıkların peşinde oldum ki bu bana her zaman standart caz veya “ballad” söylemekten daha doğal hissettirdi. Hem müzikal anlamda hem de vokal olarak bu özgür bağlam adeta evim diyebilirim. Küçük bir çocukken de örneğin çamaşır makinasının sesini ilham verici bulurdum ve bu ses etrafındaki vokal olasılıkları keşfederek oynardım. Dolayısıyla sesle doğaçlama yapmak, çocukluğumdan beri farkında olmadan beni cezbeden bir şeydi. Bugünlerde ise doğaçlama müzik yapmayı, özellikle belirgin yapılarına sahip projelerimde bu şekilde çalışmayı çok seviyorum. Çalarken, beste yaparken veya daha fikir aşamasındayken dahi işe genellikle doğaçlama ile başlıyorum. Kendi sesim üzerine çalışırken özgürce doğaçlama yaptığım zamana geri gitmeyi seviyorum. Bu beni kimi zaman bir şarkıya dönüşecek olan yeni sesleri dışarıya çıkarmaya doğru sürüklüyor.
Yani doğaçlama bir şekilde müzikal kimliğimin, şarkılarımın, yaklaşımımın ve aslında tüm benliğimin içinde her zaman var. Ben de her şeyi önceden planlayan biri olmaktan ziyade, anda olmayı ve o anda ne varsa onunla çalışmayı seviyorum.
Seninle ilgili “Batılı caz ile arabesk benzeri vokal tınılar arasında ve zengin şarkı yazımı ile özgür doğaçlama dokular arasında köprüler kurar” şeklinde bir anlatıma rastladım. Bunu nasıl yaptığını biraz açar mısın?
Bu bana gayet doğal gelen bir şeyi tarif ediyor ve bir yandan da karışık kültürel geçmişimin bir sonucu. Birbirinden gerçekten farklı iki kültürün olduğu bir aileden geliyorum. Annem Alman, ben Almanya’da doğdum ve büyüdüm, babam ise Kâbil’den (Afganistan) gelmiş. Kültürel olarak kendimi orada ya da burada evimde hissetmekten ziyade, birbirine karışmış kültürlerin içinde kendime yuva bulmak bir anlamda kimliğimin başlangıç noktası.
Diğer taraftan eskiden beri dinlediğim, duyduğum ve belli bir nedeni olmadan kalbime dokunan müzikler dinledim hep. Hollanda’daki eğitimim sırasında vokal olarak etkilendiğim caz müzisyenleri oldu tabii ancak bunların pek çoğu yine farklı geleneklerden gelen folklorik müzisyenlerdi. Belli bir derinliği ve deneyselliği olan enstrümental caz veya pop müzik dinlemeyi de hep sevdim ve şu anda yaptığım şey tüm bunların bir sonucu. Bunların içinde kültürel geçmişim, dinlediğim müzik ve erken dönemlerimden beri yaptığım projeler de var.
Müzik üzerine çalışmaya başladığımda da her zaman aynı noktada buluşabildiğimiz insanların arayışında oldum. Kendi tarzımı da böyle şekillendirdim diyebilirim. Bu kesinlikle bilinçli olarak birbirinden farklı bir sürü şey yapmakla, bir tarzdan diğerine atlamakla ilgili değil. Bunu, özellikle müzik söz konusu olduğunda çok ilginç bulmuyorum. Bu biraz da tezatları, konser sırasında tamamen doğaçlama bir giriş yapmayı, anı keşfetmeyi ve sonrasında hikâyesi olan, her notasında derinleşen bir “ballad”a geçmeyi çok sevmemle ilgili. Bunun bütünü benim için hikâyenin kendisi… İster serbest vokal doğaçlama ister zengin caz harmonisi diyelim, sonuçta bu benim caz geçmişimin bir parçası ve beste veya yeniden aranjman yaparken benimle olmaya devam ediyor.
Orta Doğu kökenine uzanan yol ile şu an yaşadığın yer ve bugünkü yaşamın nasıl birleşiyor, müziğini nasıl besliyor?
Afgan mirasımla çalışmak kendimi kim olarak hissettiğimin önemli bir parçası haline geldi. Afganistan’da konuşulan iki resmi dilden biri olan Peştuca dilinde de şarkı söylüyorum. Bunu gerçekleştirmeye dair çok büyük bir özlem ve istek duyuyordum ve bu benim için büyük bir karardı. Babam ben dört yaşındayken ölmüş ve aslına bakarsan bu dil ile büyümedim ve Afgan köklerimin derinlerine inemedim. Dolayısıyla bu benim için bir açıdan babamla bağ kurmak anlamına da geliyor. Artık kayıtlarımda hep birkaç tane Peştuca şarkı söylüyorum. Bunlar eski ya da yeni Peştuca şiirlerden, benim kendi yazdığım müziklerden veya yeniden düzenlediğim eski Afgan parçalardan oluşuyor. Nazik ama kararlı bir biçimde bunları kendi müzik evrenime getirdim ve Peştuca söylemeyi seviyorum. Çok güzel ve güçlü bir dil olduğunu düşünüyorum.
Nisan ayındaki Show of Hands Doğaçlama Müzik Festivali’ndeki konserinden sen veya izleyciler nasıl bir his ile ayrılsın istersin?
Festivalin bir parçası olduğum için çok mutluyum ve İstanbul’a gelmeyi de dört gözle bekliyorum. Festivalin programı çok özel ve o ana, doğaçlamaya odaklandım. İzleyicinin yalnızca dinlemekten ziyade bu yolculuğun içine benimle birlikte girmesi en güzeli olurdu. Belki içine girerler ve kalplerini açıp müzikle sarmalanırlar. Bir şeyleri gerçek anlamda paylaşmak benim için müzik yapmanın en anlamlı yanı. Ve sahnedeyken izleyiciyi hissedebiliyorum. Bu önemli… Belki karşılıklı iletim yoluyla bir şeylerin açığa çıkması mümkün olur. Bunun olmasını çok isterim. Benden önce pek çok insanın söylediği gibi, müziğin gerçek anlamda iyileştirici bir gücü var ve bir hedef olacaksa bu ancak farklı seviyelerde şifa olmak olabilir.

Selen Gülün: Kadın Besteci, Kadın Piyanist Diye Bir Ayrım Yok
“Doğaçlama” müziği nasıl tanımlarsın? Üretiminde veya icrasında nasıl bir hat çiziyor sence? Daha özgür bir pratik olduğunu düşünebilir miyiz?
Doğaçlama küçüklüğümüzden itibaren hayatı anlamlandırmak için kullandığımız en önemli tekniklerden biri. Hiç bilmediğimiz bir sesi taklit ederek, ona benzemeye çalışarak dil öğreniyoruz. Etrafımızdaki sesleri anlamlandırmaya, dokunduğumuzu tanımaya çalışıyoruz. Bunları her insanda olan doğaçlama yeteneği olmasaydı yapamazdık. Sistem içinde yavaş yavaş bize unutturuluyor bu deneyimleme arzusu. Oynayarak vakit kaybetme diye bir öğreti ile karşılaşıyoruz hayatımızda. Ayıplar, “tuhaf”ın reddi, doğru/yanlışlar kabul edildikçe, doğaçlama utanılacak bir şeye dönüşüyor. Belki birçok sanatçı için “içindeki çocuğu korumuş” denmesinin sebeplerinden birisi doğaçlayarak deneyimleme riski alabiliyor olması.
Benim caz ve çağdaş müzik alanında çalışmaya heveslenmiş olmamın en önemli konusudur bu. Daha özgür bir pratik olduğu kesin, ama neye göre ve neden gayrı özgür olduğu felsefi bir tartışma konusu. Tamamen doğaçlama çalınan konserlerde şimdiye kadar öğrendiğim her şeyden azade mi çaldıklarım? Yazılı müzikte tamamen açık bir alan bıraksanız dahi müzisyen o boş alanı doğaçlarken önceden çaldığı yazılı partitürden etkilenerek yorumlar. Bu durumun içinde çok da özgür olduğumuz söylenemez mesela. Doğaçlama müzik dinleyicisinden aktif bir dinleyici olmasını bekler. Hem çalan hem de dinleyen için lineer olmayan bir deneyimleme alanı kurgular.
Kadın müzisyen olmanın üretiminde veya sahnede senin için bir anlamı var mı, ya da nasıl bir anlamı var?
Kadın müzisyenlerin erkeklerle eşit bilgi paylaşımına, eğitime, ekonomik ve sosyal haklara sahip olabildiği bir ortamda farklı bir anlamı olmayabilirdi. Her şeyden önce müzisyenin ‘kadın’ olmasının bir önemi var toplumda. Fakat “erkek müzisyenlerinin ürettiklerinden toplumsal cinsiyet anlamında bir fark var mı?” diye sorarsan, kesinlikle yok.
2011’de sanatçı olarak EU destekli bir proje için araştırma yapmak, müzik yazmak ve ilkokul çocuklarına yeni eserin prömiyerini çalmak gibi işler yapabileceğim bir İtalyan kadın besteciler organizasyonu olan Donne In Musica’nın WIMUST projesine seçilmiştim. Türkiye’de Kadın ve Müzik kitabını da ilk orada çalışmaya başlamıştım. İtalya’daki küçük çocuklara eserlerin ilk seslendirilişi gerçekleştikten sonra bunun bir kadın veya erkek tarafından yazılıp yazılmadığını sorardık. Çoğunluğu hep bir ağızdan “farkı anlayamayız” diye bağırırdı. Keşke bu uygulamayı yetişkin insanlara da yapabilsek. Kadın besteci, kadın piyanist diye bir ayrım yok. Şimdilik kadın açıklamasının müzisyenliğimin önüne geçmesi konusuna bir itirazım yok. Bu pozisyona gelebilene kadar vermiş olduğum cinsiyetler arası ayrımcılık mücadelemi güzel özetliyor. Bir kadın olarak sahnede tatlılıkla piyano çalan birisi olmayı veya müziğimde yumuşak ifadeler olması beklentisini yok sayarak yaşıyorum.
Sahnedeki doğaçlama pratiği ile arka plandaki üretim ve beste süreci nasıl bir dengede veya tansiyonda ilerliyor işler ortaya çıkarken?
Sahnedeki doğaçlama pratiği müzik yazma sürecinden farklı bir pratik değil, sadece daha hızlısı. Yani sahnede doğaçlama müzik yaparken de aklımızda müziğin temel elemanları var. Müzik yazarken düşünebileceğin, derleyip topladığın fikirleri değerlendirebileceğin bir süreç yaşıyorsun. Sahnede özellikle de birileri ile özgür doğaçlama çalıyorsan çabuk cevap vermen ya da susmayı tercih etmenin estetik hallerini yakalaman gerekir. Bunun çok zen bir hali var. Bilgiler derinde bir yerde işler, sana kullanabileceğin bir dil olarak geri gelir. Ama giriş gelişme sonuç, motif geliştirme, eski bir fikrin yeniden yorumu, sürekli yeni bir şey üretmek gibi kararları hızlıca vermen gerekir. Karşındaki insanları da çok iyi dinlemen gerekir. Her şeyden önce gerçek bir derin dinleme ustası olmadan özgür doğaçlama sahnelerinde bir müzisyen olarak kendine yer bulamazsın. Bestecilik ise tek başına kararlar alabildiğin bir süreç. Eseri yetiştirmen gereken bir takvim yoksa zamanın keyfini çıkartarak yazarsın. Hayal dünyanın içinde oturacak zamanın olur.
Aynı zamanda bir akademisyen olarak müzik üretiminde, özellikle doğaçlama pratiğinde gözlemlediğin değişimler neler? Çeşitli yaratıcı üretimler, alanlar arasındaki geçişleri nasıl gözlemliyorsun?
Akademi geçmişe göre doğaçlama müziğe de, pratiklerine de daha sıcak bakmaya başladı. İstanbul Bilgi Üniversitesi Müzik Bölümü’nde gelecekte olabilecek değişiklikler üzerine kafa patlatıp yeni müzik bilgisini, pratiğini eğitimde kabul edip kullanmaya başladığımız sene 2007. Giriş sınavlarını eğitimsiz, yaratıcı öğrenciyi dışlamayan, cesaretlendiren bir yapıya oturttuk. Zamanı için iddialı bir adımdı. Şimdi müzik okullarında doğaçlamanın kabul gördüğü ensemble dersleri, yeni müzik teorisi ve dinleme dersleri açılıyor. Bu sevindirici bir gelişme olsa da diğer yeni sanat dalları arasında en arkadan gelen eğitim alanı müzik. Öyle olmasa, Webern gibi müzikleri ve 100 yılı aşmış üretimleri hâlâ “yeni müzik” olarak algılamazdık. Kaldı ki bir yüzyılda müzikte neler neler oldu…
Okullarda sevdirilmeyince çağdaş müzik icracılar tarafından da tercih edilmiyor. Konser programlayan kişi de bu eserleri programa koymaya mesafeli duruyor. Hâl böyleyken yeni müzik kendine başka disiplinlerle birlikte çalışma alanı açtı. Çağdaş dans, sinema, performans sanatları, sahne üstü sanatları, yeni müzik ve doğaçlama prensiplerini kabul etti. Bu bir çeşit “birlikten kuvvet doğar” yaklaşımı olsa da, müziğin subjektif dilinin algılanabildiği, kendi başına bir sanat dalı olarak dinlendiği halleri özlüyorum.


