Sanat tarihinden seçki serimizde daha önce, resimlerde hayvan dostlarımızın izini sürmüştük. 14 Şubat Sevgililer Günü yaklaşırken bu kez; sanat tarihinde yer etmiş çiftlerden mitolojide dillere destan olmuş aşıklara uzanan bir seçkiyle, aşkın resimlerde nasıl anlatıldığını mercek altına alıyoruz.
Roland Barthes, Bir Aşk Söyleminden Parçalar’da aşkı tek bir tanıma sığdırmak yerine, onu aşığın zihninde sürekli yeniden kurulan, bekleyişlerle şekillenen bir “hâller bütünü” olarak ele alır. Sanat da çoğu zaman bu hâllerin izini sürer. Aşk burada yalnızca idealize edilmiş bir duygu olarak değil; yaşanan bir an, bir eşik ve bir belirsizlik olarak karşımıza çıkar. Resimlerde bu durum bazen bedenlerin konumunda, bazen bakışların yönünde, bazen de iki figür arasındaki mesafede görünür olur.
Oluşturduğumuz bu seçkide, kimi zaman tutkulu bir sarılışa, kimi zaman gizemli bir bakışa eşlik ediyoruz. Frans Hals’tan Egon Schiele’ye, Frida Kahlo’dan René Magritte’e uzanan geniş bir hat üzerinden, farklı dönem ve coğrafyalardan eserlerle aşkın sanat tarihinde aldığı biçimlere yakından bakıyor; yakınlığın, arzunun ve duygusal bağın resim yüzeyinde nasıl karşılık bulduğunu birlikte düşünüyoruz.

1. Frans Hals, Marriage Portrait of Isaac Massa and Beatrix van der Laen
Seçkimizin ilk eseri için Hollanda’ya, 1622 yılına gidiyoruz. Frans Hals’ın yaklaşık olarak bu tarihlerde resmettiği Isaac Abrahamsz Massa ve Beatrix van der Laen’in Evlilik Portresi, 17. yüzyıl Hollanda portre geleneğinde alışılmadık bir doğallık hissiyle öne çıkar. Dönemin evlilik portrelerinde sıkça rastlanan resmî duruşların aksine, çift bir iç mekânda değil, doğanın içinde, bir ağacın önünde, rahat ve gündelik bir duruşla yan yana betimlenmiştir. Beatrix’in yanaklarındaki o hafif pembelik ve yüzüne yayılan sıcak gülümseme, parmağındaki evlilik yüzüğüyle birleşerek bizleri bu yeni başlangıcın sevincine ortak eder. Isaac’ın elini kalbine götürerek verdiği o içten poz ise, bu beraberliğe duyulan derin sadakati simgeler niteliktedir. Frans Hals’ın Isaac Massa ile kurduğu kişisel yakınlık, portrede hissedilen samimiyetin arka planında okunabilir. Eser, bugün Amsterdam’daki Rijksmuseum koleksiyonunda görülebilir.

2. Jean-Honoré Fragonard, The Bolt
Hollanda’dan sonra seçkimizin ikinci eseri için Paris’e, bugün Louvre Müzesi’nde sergilenen Jean-Honoré Fragonard imzalı The Bolt (Le Verrou) tablosuna uzanıyoruz. 1777–1778 yılları arasında Fragonard tarafından resmedilen eser, Rokoko döneminde aşkın ve arzunun nasıl temsil edildiğine dair çarpıcı örneklerden biridir. Resimde kapalı bir odada yakalanmış bir çift görülür. Erkek figür, gözlerini sevgilisinden ayırmadan kapının sürgüsünü kapatır ve bu hareketle sahneyi dış dünyaya kapatır. Dağınık yatak, ağır kırmızı perdeler ve yarı karanlık atmosfer, bu anın bedensel ve mahrem bir yakınlığa işaret ettiğini açık biçimde ortaya koyar. Kompozisyonun merkezinde konumlanan yatak, mekânın ötesine geçerek sahnenin anlatısını belirleyen ana öğeye dönüşür.

3. Francesco Hayez, The Kiss
1859 yılına gelindiğinde, İtalya’da hem siyasal hem kültürel anlamda yoğun bir dönüşüm yaşanıyordu. Francesco Hayez’in bu dönemde resmettiği The Kiss, yalnızca genç bir çiftin tutkulu öpüşmesini betimleyen bir sahne olarak değil, renk kullanımı ve tarihsel bağlamı aracılığıyla Risorgimento döneminde İtalya’nın ulusal birlik ve bağımsızlık ideallerini ima eden simgesel bir imge olarak okmak da mümkündür. Ortaçağ giysileri içindeki bir kadın ve erkeğin öpüşmesini betimleyen The Kiss, anlatısını yüzlerden çok bedenler üzerinden kurar. Figürlerin gölgede kalan yüzleri, sahneyi zamansızlaştırırken, birbirine yönelen bedenler resmin asıl merkezini oluşturur. Erkek figürün taş basamağa attığı adım, açılan pelerini ve kısa bir anlığına görünen hançer, bu yakınlığa hareket ve kırılgan bir gerilim duygusu ekler. Bugün eser Milano’daki Pinacoteca di Brera’da ziyeret edilebilir.

4. Jean-Léon Gérôme, Pygmalion and Galatea
Roma mitolojisinden ilham alan Jean-Léon Gérôme’un Pygmalion and Galatea adlı tablosu, Ovidius’un Dönüşümler’inde anlatılan Pygmalion mitini resme taşır. Kıbrıslı heykeltıraş Pygmalion, kadınlardan uzak durur ve hayatını yalnızca sanatına adar. Bir gün fildişinden kusursuz bir kadın heykeli yontar ve ona Galatea adını verir. Galatea heykeli, Pygmalion’un tüm sevgisinin ve hayranlığının odağı hâline gelir. Pygmalion, saatlerce yalnızca heykeli izler, elleriyle ona dokunur ve onu özenle süsler. Afrodit’in onuruna düzenlenen festival günü, tanrıçaya içten bir dilekle yalvarır ve isteği kabul edilir. Heykel can bulur; Galatea gülümser, konuşur ve yaratıcısına sevgiyle karşılık verir.
Gérôme’un tablosu, bu dönüşüm anını derin bir duygusal yoğunluk ve görsel incelikle yansıtır. Galatea’nın bedeni hâlâ kaideye bağlıdır; ayakları ve arka kısmı mermerin soğuk dokusunu taşır. Pygmalion, önünde diz çökerek yaratımının can bulduğu anı izlerken, figürler birbirine sıkıca ve tutkuyla sarılmıştır. Bu yakınlık, yaratıcı ile yaratılmış arasındaki bağın yoğunluğunu ve Galatea’nın artık yalnızca bir heykel değil, canlı ve karşılık veren bir varlık olduğunu gösterir. Gérôme bu eseriyle birlikte Pygmalion ve Galatea’nın büyülü aşkını ölümsüzleştirir. Jean-Léon Gérôme eseri Metropolitan Museum of Art‘da görülebilir.

5. Egon Schiele, The Embrace
Egon Schiele’nin 1917 tarihli The Embrace adlı tablosu, iki çıplak figürün birbirine sarıldığı sade ama yoğun bir yakınlık anını betimler. Sahne erotik bir gerilimden çok korunma ve temas ihtiyacını öne çıkarır. İnce, kemikli bedenler tüm kırılganlıklarıyla görünürdür. Dizler, dirsekler ve leğen kemikleri belirgindir. Figürler zayıf görünse de sarılışları kararlıdır. Resmin merkezinde fiziksel arzudan ziyade, iki insan arasında kurulan sessiz bir tutunma hâli yer alır.
Schiele burada çizgi, form ve renk aracılığıyla iki beden arasındaki bağı doğrudan görünür kılar. Figürler iç içe geçer, formlar birbirine yaslanır. Tablo, acıdan çok geçici bir güven alanını anlatır. Schiele’nin çoğu zaman huzursuz ve sert olan dünyasında nadir görülen bu şefkatli ton, The Embrace’i sanatçının üretimi içinde özel bir yere taşır. İnsan bedenini idealize etmek yerine onun savunmasızlığını resmeden Schiele, ham duygulara dayalı yaklaşımı ve açık cinsellik içeren betimlemeleriyle döneminde sıkça tartışma yarattı. Van Gogh ve Munch’tan beslenen bu ifade dili, kısa yaşamına rağmen üç bini aşkın eser üreten sanatçıyı modern sanatın en çarpıcı figürlerinden biri hâline getirdi.

6. René Magritte, The Lovers (Les Amants)
René Magritte’in 1928 tarihli The Lovers (Les Amants) tablosu, aşkın o tanıdık ve sıcak imgesini bir anda yabancılaştırarak bizi sarsıcı bir paradoksla baş başa bırakır. Tabloda birbirine tutkuyla sarılmış iki figür öpüşür ancak aralarında, yüzlerini tamamen örten beyaz birer kumaş vardır. Bu basit ama radikal müdahale, aşkın en mahrem anını bir anda hem imkansız hem de sonsuz kılar. Magritte’in sanat evreninde görünür olan, gerçekliği temsil etmek zorunda değildir. Sanatçının sıkça vurguladığı gibi: Gördüğümüz her şey, başka bir şeyi gizler. Bu eserde ise gizlenen şey, aşkın ta kendisidir. Dilimizde de sıkça kullanılan “Aşkın gözü kördür” deyimi, Magritte’in fırçasında karanlık ve klostrofobik bir anlama bürünür.

7. Frida Kahlo, The Love Embrace of the Universe, the Earth (Mexico), Myself, Diego, and Señor Xólotl
Frida Kahlo’nun 1949 tarihli The Love Embrace of the Universe, the Earth (Mexico), Myself, Diego, and Señor Xólotl adlı tablosu, sanatçının Diego Rivera ile olan karmaşık ilişkisini kozmik bir çerçeveye yerleştirir. Resimde Frida, Diego’yu kucağında tutar. Diego ise bebek bedenle, Frida’nın göğsüne yaslanmıştır. Bu sahne Kahlo’nun Rivera’ya karşı geliştirdiği koruyucu ve neredeyse annelik duygusunu da görünür kılar. Frida bu bağı günlüklerinde açıkça şu şekilde dile getirir: “Her an benim çocuğum. Her an, benden yeniden doğan çocuğum.”
Bu cümle, tablonun merkezindeki ilişkiyi anlamak için anahtar niteliğindedir. Kahlo burada Diego’yu yalnızca sevdiği bir eş olarak değil, sahip çıktığı ve beslediği bir varlık olarak resmeder. Frida’nın bedeni Meksika toprağıyla birleşir; arka planda evrenin karanlık ve aydınlık yüzleri yer alır. Böylece çiftin ilişkisi, bireysel bir bağın ötesine taşınır ve doğa, toprak ve kozmik döngülerle örülmüş bir birliktelik olarak sunulur.

8. George Quaintance, Idyll
Seçkimizin sekizinci eserine geldiğimizde, aşk bu kez farklı bir görsel dil üzerinden karşımıza çıkıyor. George Quaintance’ın 1952 tarihli Idyll adlı çalışması, 1950’ler Amerika’sının katı toplumsal normları içinde şekillenen cesur bir estetik bakış olarak öne çıkıyor. Eşcinselliğin yaygın biçimde bastırıldığı, homoerotik imgelerin açıkça dolaşıma girmesinin yasal olarak engellendiği bir dönemde üreten Quaintance, erkek bedenini merkeze alan resimleriyle bu baskıcı iklime karşılık verir.
Idyll’de iki genç Adonis, Antik Yunan sütunlarıyla çevrili pastoral bir mekânda yan yana durur. İlk bakışta huzurlu görünen bu sahne, bedenlerin yakınlığı ve bakışların yönüyle daha derin bir duygusal gerilimi açığa çıkarır. Quaintance, tarihsel ve klasik referansları bilinçli biçimde kullanarak çağdaş bir yakınlık anını “güvenli” bir estetik çerçeveye yerleştirir. 1940’lar ve 50’ler boyunca ürettiği yaklaşık elli homoerotik çalışmayla bugün “queer estetiğinin öncülerinden biri” olarak anılan sanatçı için bu resim, yalnızca idealize edilmiş bedenlerin bir araya gelişi değil; eşcinselliğin baskı altında tutulduğu bir dönemde arzunun dolaylı yollarla ifade edilişine dair sessiz ama güçlü bir görsel kayıttır.

9. Leonor Fini, Les Baigneuses (The Bathers)
Seçkimizin bir sonraki durağında Leonor Fini’nin Les Baigneuses (The Bathers), 1972 tarihli yapıtı yer alıyor. Yirminci yüzyılın en özgün kadın ressamlarından biri olan Fini, sürrealizmle sıkça anılsa da kendisini hiçbir akıma ait saymamış, sanatsal pratiğini daima bağımsız bir zeminde kurmuştur. Açıkça biseksüel kimliğini sahiplenen ve çoklu ilişkileri savunan sanatçı, resimlerinde arzuyu, yakınlığı ve bedensel özgürlüğü özellikle kadın deneyimi üzerinden ele alır.
Les Baigneuses eseri ise Fini’nin bu yaklaşımını en berrak biçimde yansıtan işidir. Yarı çıplak kadın figürleri arasındaki temas, bakışlar ve dokunuşlar, sahneye yoğun bir duygusal atmosfer kazandırır. Fini, burada aşkı dramatize etmez; aksine, gündelik bir yakınlık hâli içinde, şefkatli ve eşit bir ilişki biçimi olarak sunar. Androjen bedenler ve aynı cinsiyetler arasındaki bağlar, sanatçının geleneksel cinsiyet rollerini sorgulayan görsel dilinin temel parçalarıdır. Erotik erkek nü resmi yapan ilk kadın sanatçı olarak anılsa da Fini’nin esas odağı çoğunlukla güçlü kadınlar ve lezbiyen ilişkiler olmuştur. Les Baigneuses, bu açıdan kadın arzusu, dayanışması ve bedensel özgürlüğü üzerine kurulmuş bir anlatı olarak okumak da mümkündür.

10. Kerry James Marshall, Slow Dance
Seçkimizin son eseri içinse Kerry James Marshall’ın Slow Dance (1992–1993) adlı çalışmasına çevriliyoruz. Afro-Amerikan gündelik hayatını merkeze alan resimleriyle siyah bedenlere dair yerleşik temsilleri dönüştüren Marshall, çağdaş figüratif resmin en güçlü isimlerinden biri. Batı resim geleneğini yeniden düşünmeye açan Marshall, Afro-Amerikalı figürleri merkezine alarak gündelik hayatı güçlü, dengeli kompozisyonlarla aktarır. Kompozisyonlarını ise Black folk art’tan ve sanat tarihinden beslenen güçlü bir yapı üzerine kurar. Tabloda, evlerinin salonunda ağır ağır dans eden iki aşık vardır. Haiti kökenli geleneksel bir şişeden yükselen mum ışığı ve odanın içine yayılan yumuşak bir müzik, sahneyi kişisel olduğu kadar kültürel bir bağlama da taşır. Ancak resmin asıl etkisi kültürel referanslardan çok, birlikte geçirilen bir anın sıcaklığına ve temasın verdiği güvene dayanır.


