Geçtiğimiz Cumartesi günü Amsterdam, insan hakları mücadelesinin küresel aktörlerini ağırladı. People’s Congress for the Hague Group kapsamında bir araya gelen aktivist, politikacı ve sanatçılar; Filistin halkının maruz kaldığı yerleşimci kolonizasyon, ırkçı politikalar ve devam eden katliamlara karşı uluslararası dayanışmanın rotasını çizdi.
Ocak 2025’te Kolombiya, Güney Afrika ve Malezya öncülüğünde kurulan The Hague Group (Lahey Grubu), İsrail’e yönelik silah sevkiyatlarının durdurulması, stratejik limanların kapatılması ve savaş suçlularının yargı önüne çıkarılması gibi somut taahhütlerle hareket ediyor. Amsterdam’daki kongre, bu küresel ağın birinci yılında tüm paydaşların ortak bir strateji geliştirdiği kritik bir buluşma noktası oldu.
Forumun dikkat çeken isimleri arasında Birleşmiş Milletler İşgal Altındaki Filistin Toprakları Özel Raportörü Francesca Albanese, çevre aktivisti Greta Thunberg, insan hakları savunucusu Yara Hawari, İngiliz siyasetçi Jeremy Corbyn ve akademisyen Hind Khoudary yer aldı. Her biri kendi uzmanlık alanından hareketle, Filistin meselesinin küresel adalet arayışındaki merkezi konumuna vurgu yaptı.
“Bedel Değil, Hayatımızın Onuru”
Edebiyat dünyasının güçlü sesi Sally Rooney’de kongrenin ana konuşmacılarından biriydi. Özellikle Palestine Action gibi doğrudan eylem gruplarına verdiği destekle bilinen yazar, entelektüel çevrelere sıkça yöneltilen “bedel ödeme” tartışmalarına dair net bir duruş sergiledi. Rooney, dayanışmanın kişisel risklerin ötesinde ahlaki bir zorunluluk olduğunu hatırlatarak şunları dile getirdi:
“İmparatorluğun kalbinde yaşayan bizler için, kamusal bir platforma sahip olma ayrıcalığına sahip olan bizler için, mesele bir bedel ödeme meselesi değildir. Aksine, Filistin’in yanında durmanın hayatımızın onuru olduğunu görmeli ve söylemeliyiz.”
“Together we can and must identify the weak points in the machinery of genocide and apply all the pressure that we can.”
— Sally Rooney 🇮🇪pic.twitter.com/sfg7U5h60O
— Progressive International (@ProgIntl) March 8, 2026
Sally Rooney’nin Konuşması
1984 yılında Dublin’deki bir süpermarkette çalışan Mary Manning isimli genç bir kadın, ırk ayrımcılığı rejiminin hüküm sürdüğü Güney Afrika’dan gelen greyfurtların satışını yapmayı reddetti. Bu reddi sonucunda işten uzaklaştırıldı ve sendikasındaki diğer üyelerle birlikte greve gitti. Grevleri yaklaşık üç yıl sürdü ve sonunda İrlanda hükümetini, Güney Afrika’dan ithal edilen tüm meyve ve sebzelere yönelik tam bir ulusal yasak uygulamaya zorlayarak başarıya ulaştı. Irk ayrımcılığı rejiminin yıkılması, Avrupa’daki işçilerin eylemleri sayesinde mi gerçekleşti? Elbette hayır. Özgürlük mücadelesi Güney Afrikalılar tarafından verildi ve kazanıldı. Biliyoruz ki, ırk ayrımcılığı rejimine dayalı devletin ekonomisi üzerindeki uluslararası baskılar, mücadelenin kilit unsurlarından biriydi. Irk ayrımcılığı rejimine karşı hareketin çağrısına yanıt veren ve Güney Afrikalılarla dayanışma içinde olan dünya çapındaki işçiler, pasif izleyici olmayı reddedip özgürleşmenin aktif bir parçası olmayı seçtiler. O dönemde İrlanda’da ırk ayrımcılığı rejiminin kötülüklerini kınayan pek çok etkileyici konuşma yapılmış olsa da, hiçbiri bugün o grevci işçilerin cesur eylemleri kadar ulusal gurur ve hayranlıkla hatırlanmıyor.
Ancak Kongre’nin derslerinden biri, söyleyecek hiçbir şeyimiz olmadığı zamanlarda bile, yapabileceğimiz bir şeyler olduğudur. Filistin’in özgürlük mücadelesi Filistinliler tarafından verilmektedir ve nihayetinde onlar tarafından kazanılacaktır. Bu hafta sonu tartıştığımız sorulardan biri; sadece ulus devletlerin değil, aynı zamanda sendikaların, sivil toplumun, protesto gruplarının ve hatta bireylerin oluşturduğu uluslararası toplumun, soykırımın önünde nasıl durabileceği ve Filistin’in özgürlüğünü nasıl destekleyebileceğidir. Lahey Grubu (The Hague Group) bize bu çalışma için bir model ve buluşma noktası sağladı. Filistin’deki savaşı körükleyen emperyal ve endüstriyel yapılar çok güçlü olabilir, ancak onların yıkılmaz olmadığını biliyoruz. Birlikte, soykırım mekanizmasındaki zayıf noktaları tespit edebilir ve etmeliyiz; davalar, endüstriyel eylemler, medya çalışmaları, tüketici boykotları, doğrudan eylemler ve daha fazlasıyla elimizden gelen tüm baskıyı uygulamalıyız.
Varlıklı küresel kuzeydeki sanatçılar, yazarlar ve diğer kamuoyu figürleri artık soykırıma karşı giderek daha fazla ses çıkarıyor, hatta protesto kampanyalarına ve resmi boykotlara katılıyorlar. Ben de bu kişilerden biriyim. Filistin ile dayanışma göstermeye çalıştığım için ödemek zorunda kaldığım bedeller hakkında sıkça soru alıyorum. Başkalarının bu mücadele uğruna neleri feda ettiğini düşündüğümde, bunun kesinlikle yanlış bir soru olduğunu düşünmeden kendimi alamıyorum. Sesimizi yükselterek medyanın gözünden düşebileceğimizi ve hatta giderek baskıcı hale gelen otoriter yasalarla başımızın belaya girebileceğini biliyorum. Ancak yazar ve sanatçı dostlarımdan, eğer izin verirlerse, sadece neler kaybedebileceğimiz üzerinde bu kadar yoğunlaşmamalarını rica ediyorum. Bu hikayenin daha önemli bir başka yönü var. Kendimizden daha büyük bir şeye katılmak, insanlığın özgürlüğü için verilen mücadelede küçük de olsa bir rol oynamak, kalbimizde doğru olduğunu bildiğimiz şeyleri savunmak ve yanlış olduğunu bildiğimiz şeylere ortak olmamaya çalışmak. Böylesine karanlık zamanlarda hayatımızı katlanılabilir kılan başka ne olabilir? Böylesine bir dehşet karşısında bize devam etme gücü veren, umutsuzluğu savuşturan, kendimizle barışık yaşamamızı sağlayan ve sonuçları ne olursa olsun geleceğimiz için savaşmamızı sağlayan başka ne olabilir? İmparatorluğun kalbinde yaşayan bizler için, kamusal bir platforma sahip olma ayrıcalığına sahip olan bizler için, mesele bir bedel ödeme meselesi değildir. Aksine, Filistin’in yanında durmanın hayatımızın onuru olduğunu görmeli ve söylemeliyiz.


