Nerden Geldik Buraya Vasıf Kortun’u Okumak -
Vasıf Kortun. Fotoğraf: Defne Koryürek

Nerden Geldik Buraya Vasıf Kortun’u Okumak

Vasıf Kortun’un yaklaşık kırk yıla yayılan küratöryel ve düşünsel serüveni, Sezin Romi’nin gerçekleştirdiği nehir söyleşiden oluşan "Nerden Geldik Buraya: Vasıf Kortun’u Okumak" kitabında bir araya geliyor; Salt ve Robinson Crusoe 389 tarafından yayımlanan kitap, tanıklıklar, okumalar ve kolektif bir emeğin izleriyle Kortun’un yolculuğunu görünür kılıyor.

/

Türkiye yakın sanat tarihine damga vuran Anı/Bellek sergileri, İKSV’nin bienal tarihinde iki bienalde bırakılmış biricik, küratöryal izler. Bard College’daki Museum of the Center for Curatorial Studies’ın kurucu direktörlüğü, İstanbul Güncel Sanat Projesi ve Resmi Görüş (RG) dergisi. Ve erken ikibinlerde Proje4L Güncel Sanat Merkezi ve Platform Garanti Güncel Sanat Merkezi derken; 2011’de Platform ile Garanti Galeri ve Osmanlı Bankası Arşiv ve Araştırma Merkezi’ni bitiştiren, Salt’ın varlığına erişmiş, 30 yılı aşan bir süreç. 

Vasıf Kortun, tüm bu çeşitli basamakları içeren yaklaşık 40 yıllık deneyimini, Salt’ın Kütüphane ve Arşiv Yöneticisi Sezin Romi’nin yaptığı ‘nehir söyleşi’den oluşan Nerden Geldik Buraya: Vasıf Kortun’u Okumak kitabıyla ortaya koyuyor. Romi’nin yayıma hazırladığı, Salt ve Robinson Crusoe 389 tarafından yayımlanan kitap, Esen Karol’un tasarımıyla okura sunuluyor. Kitabın düzeltileri Salt’ın editörü Ezgi Yurteri’ye ait. Kitap, Hakan Çarmıklı, Saruhan Doğan, Erinç Özada, Leyla Tara, Agâh Uğur ve Ayşe Umur’un destekleriyle okurlara kazandırılmış bulunuyor. 

Defne Koryürek, Vasıf Kortun ve Ludwig, Mutluköy, Ayvalık, 2021 Fotoğraf: Gültekin Çizgen

Yaklaşık 300 sayfalık kitap,  yaşamı ve çalışmalarını halen ailesi ile Ayvalık Mutluköy’de sürdüren, artık doğaya daha fazla yakında bulunan Kortun’un yoldaşları, eşi Defne Koryürek başta olmak üzere, November Paynter, Charles Esche, Prem Krishnamurty, Joshua Decter ve Céline Condorelli ile, Kathy Halbreich ve Manuel Borja-Villel’in Kortun hakkındaki ‘okumaları’yla da, samimiyet kapsamını genişletiyor.

Halen Katar’daki MATHAF’ın (Arap Modern Sanat Müzesi) danışmanlığını sürdüren Kortun ve söyleşiyi gerçekleştiren Romi ile yazılı bir zeminde araya geldik; kitaba ilişik ayraçlarımıza ‘nerden geldiler buraya’ diye sorduk, soruşturduk..

Vasıf Kortun’un, daha kitap önsözünde, yazar Lewis Carroll’a bir atıfta bulunduğunu okuyoruz: “Sadece geriye doğru işleyen hafıza, yetersiz bir hafızadır.” Türkiye’nin ilk küratörlü sergisi sıfatına sahip Anı/Bellek sergilerinden beri olmak da dahil; mücadelesini verdiğiniz şeyin, ‘geleceğin tarihini biçimlendirmek’ olduğu söylenebilir mi? 

Vasıf Kortun: Yaptığımız farklı bir olasılık, mümkün bir gelecek fikri sunmak, tehdit veya fırsat değil. Bu da daha oylumlu ortaklaşa bir gelecek tahayyülünün bir parçası. Geçmiş ne için vardır? 

Sezin Romi: Kitaptaki söyleşiyi gerçekleştirirken, geçmişten, deneyimlerimizden ve ortak tanıklıklarımızdan yola çıkarak geçmişin bir dönemine kapı araladık. Benim önsözümde de belirttiğim gibi, bu her ne kadar geçmişe bir bakış, bir yüzleşme olsa da aynı zamanda geleceğe dair beklentileri de barındırıyor. Bu da sorunda belirttiğin, geçmiş ve geleceğin inşası arasındaki bağlantıyla örtüşüyor.

Sezin Romi: Sürecin Kendisi Başlı Başına Spontan Gelişti

Kitabın oluşumunda ikiniz arasında temel olan söyleşi ve sözlü söyleşi üzerinden ‘belge’ oluşturmanın kendi içindeki avantaj ve zorlukları, bu projede nasıl belirdi ? 

S.R.: Sürecin kendisi başlı başına spontan gelişti. Açıkçası, kendi adıma bu söyleşiye başlarken bu kadar kapsamlı olabileceğini ve bir kitaba dönüşeceğini öngörmemiştim; böyle bir plan da yapmamıştık. Ancak spontan olmayan şey, söyleşiye başlamadan önce kendime bir yol haritası çıkarmak ve bölümler hâlinde detaylarına çalışmak oldu. Vasıf Bey’le bunu önceden konuştuğumuzu ya da toplantılar yaptığımızı hatırlamıyorum. Bireysel bir ön hazırlık sürecinin ardından doğrudan ilk soruyu yönelterek ortak dokümanda yazılı söyleşiye başladık. Yazdığımız her şeyin üzerinden anlık olarak geçiyorduk. Bu süreç hem bir sonraki soruya ya da yanıta hazırlık hem bir gözden geçirme hem de ifadeleri netleştirmek, detaylandırmak ve boşlukları doldurmak adına bir istişare niteliği taşıyordu. Bazen gelen bir yanıt yeni sorulara alan açtı; bazen de bir soru ya da geçmişten bir alıntı başka meseleleri hatırlattı. Söyleşiyi noktaladığımızı düşündüğümüz zamandan sonra da aklımıza gelenler ve yaptığımız eklemeler oldu. O noktada kurgunun akıcılığını bozmama kaygısı ve bir türlü noktalayamama hâli belki zorlayıcıydı.

V.K.:  Meseleleri zerafetle anlatmaya çalıştık sanıyorum, o konuda Sezin’in bir eksiği yok bense pek erişkin gibi davranan biri değilim, kuvvetli tepkiler verebiliyorum. Şöyle mi desek? Sansür gerektirecek ama önemi olmayan konulara girmedik, bunu hesaplı da yapmadık.

Nerden Geldik Buraya: Vasıf Kortun’u Okumak, Salt ve Robinson Crusoe 389, 2026. Tasarım: Esen Karol

“Kimin için yapıyoruz bu işi?” sorusu, geçen zamanda neye dönüştü, X, Y, Z kuşağının, ‘geri dönüş verileri’ Salt için nasıl kullanıldı ? 

V.K.: “Geri dönüş verileri”? Kişiye kişi gibi davranırsan, insanları verilere indirgemezsin, o uyduruk veri araştırmalarına, X, Y, Z segmentasyonlarına kıymet vermeyiz. İnsanların konuşabileceği, onları dinlemeye niyetli olduğunu hissedebilececekleri durumlara açık olacaksın, konuşmak istedikleri zaman dinleyeceksin, birer birer veya grup anlamında, süreç varsa katılmalarına imkan, fırsat ve koşullar sağlayacaksın, onlar da öğrenecek sen de.

S.R.: Vasıf Bey’in yanıtından yola çıkarak, kitapta bahsi geçen kavramlar ve anekdotlardan bahsetmek istiyorum. Birincisi, Vasıf Bey’in kitabın yazarları arasında yer alan Kathy Halbreich’ten aktardığı bir alıntı: “İnsanları bir araya getirebilmek onları ayrıştırmaktan çok daha değerlidir.” Bu, seçili kavramlar dizininde yer alan kurumların sahip olması gereken “kapsayıcılık” ilkesiyle doğrudan örtüşüyor. Öte yandan Salt deneyimi üzerinden “hayatına dokunduğumuz” gençleri; ziyaretçi iken kullanıcıya ya da kullanıcı iken kurumun bileşenine dönüşen bireyleri göz önünde bulundurunca, “kimin için” sorusunun kuşak ya da farklı kriterlere göre yapılan analizlere bakılmaksızın, kurumların herkese yönelik olduğu gerçeğine işaret ettiğini görüyoruz.

Romi’nin değindiği, Serkan Özkaya ve Erden Kosova gibi önemli figürlerin emek verdikleri İstanbul Yeni Sanat Müzesi, kültür endüstrisinde anti burjuvaziye dönük, piyasaya zaten tamah etmeyen bir tür deneysel ve ‘gerilla’ tavrın da karın ağrısını ortaya koyuyor, hakikat ile simulasyonu çakıştırıyordu denebilir mi? Bir mikroskobu teleskop gibi kullandıran ve tartışan bu anarşik modelin, Sanat tarihsel referansları, zaten cabası… Dinleyelim ? 

V.K.: İYSM çok açık bir soruya yanıt veriyordu. Öncelikle, geride kalma meselesi vardı; Batı’nın gerisinde kalmak ve müze eksikliğini bir zaaf olarak görmek şeklinde ortaya çıkıyordu. Serkan Özkaya’nın Reichstag’ı yeniden örtme girişimi, orijinalle karşılaşmanın kaçınılmaz hayal kırıklığı ve genel olarak Batı dışı sanatçının ardıllık nedeniyle özgün olamama damgasını yemesi da buna dahildi. Bu, kişinin kendi kendine açtığı bir yaraydı. Kısaca, aynı dönemde münferit müze hayalleri ve Yapı Kredi’nin Fatih Sultan Mehmet portresi sergisi gibi projeler vardı. Yine aynı kurumun vitrininde Serkan Özkaya’nın 30.000 dia sergilediği ‘dünyanın en büyük görüntü sergisi’ de aslında konum olarak yapılması gereken bir projeydi. Daha da gevelemeyeyim. Zamanında yazdık. (https://vasifkortun.com/2000/03/06/serkan-ozkaya-vasif-kortun/)

Romi ile nehir söyleşide referans verdiğiniz 2013 tarihli “Kütüphane Çocuğu” blog yazısından bir alıntı: “Araştırma asla çizgisel değildir ve raflarda gezinirken beklenmedik yayınlar, tuhaf kitaplar ufkunuzu açıverir; bu, dünyanın en büyük hazlarından biridir. Kimi kütüphanelerin rafları kamuya kapalı olsa bile bir başka keyif vardır, başkalarıyla birlikte başka başka şeyler okurken aynı mekânı paylaşma keyfi.” Keza bir diğer düstur: “Hakiki özkaynak bilgidir ve bilgi paylaşıldıkça, serbestçe dolaştıkça güç de dağılır.” Sosyo politik manada, ne tür bir sermayedir kastedilen ?

V.K.: 2017’de Salt’tan ayrıldım, bu yüzden sadece kendi dönemimle ilgili konuşabilirim. Bana, 15 yıldır web tarayıcıları üzerinden 2 milyondan fazla belgeyi erişime açan başka bir kurum gösterebileceğini sanmıyorum. Bu, işin belge paylaşımı kısmı. Fakat belge, bilginin kendisi değildir. Bir yandan da Rahmetli Elio Montanari’nin sergisi sırasında, Salt Galata’nın duvarına altın harflerle Latince yazılan “Belgesiz bilgi nedir?” sözünü hatırla. Bilgiyi bir güç haline getirmek, toplumdan gizlemek ya da kasalarda saklamak iyi bir yaklaşım değil. Kadim bilgileri ve sözel kültürleri düşün; bunlar paylaşarak ve aktararak yaşar. Lara Fresko ile Fahrenheit 451’in son sahnesi üzerine konuşmuştuk. Orada, kütüphaneyi korumanın yolu, herkese bir kitap verip onu ezberlemelerini sağlamaktı. Merkezileşmiş bir modelde riskler artar, dağıtık bir modelde ise yayılır ve azalır. Ayrıca, Fahrenheit 451 batılı bir kavram. Oysa insanlık tarihi, kulaktan kulağa ve dilden dile aktarılan, aktarılırken değişen ve yenilenen hikâyelerden oluşur. Bilgi ve kültürün sadece kitaplardan ibaret kaldığı bir dünya çok eksik bir dünya olur. Güç ve sermayenin bilginin kontrolüne harcadığı emek az buz değil.

‘Özel tarih’leri artırmanın, ‘tek bir tarih’ yazma engeli önündeki en büyük savunma aygıtı olduğu düşünülebilir mi? 

S.R.: Bence burada kritik olan, “tek bir tarih”in ötesine geçmenin yollarının ne olduğunu ve bunların nasıl hayata geçebileceğini tartışmak. Bu mesele, kitabın oluşumuna rehberlik eden Vasıf Bey’in “Kurum Soruları” metninde de öne çıkıyor ve metinde tek bir başat hikâye yerine birden çok hikâyenin var olduğu gerçeğinin altı çiziliyor. Bu bağlamda, tarihin özneleri hâlâ etraftayken sözlü tarih anlatılarına yer vermek veya bu kitapta olduğu gibi tarihi hatırlandığı gibi aktarmak önemli. 

Öte yandan, mevcut koşullara göre hareket etmek de gerekli. İdeal olan, birincil kanıtlar olarak arşivleri bir araya getirip kamunun erişimine açmak olsa da bu süreç, arşivlerin sahip olduğu koşullara bağlı olarak değişiyor. Salt ya da araştırma kurumları üzerinden bakarsak, meselelere çoklu bakış açılarıyla yaklaşıp farklı anlatıların önünü açmaya yönelik izlenebilecek yöntemleri ayrıca tartışmak gerekir diye düşünüyorum.

V.K.: Sezin haklı, şunu da ekleyelim, başat anlatı meselesinin sorunları hepimize malum, ama mesele özel tarihleri çoğaltarak tarihi izafileştirmek değil. Bizim yapmaya çalıştığımız, hakkımdaki dezerformasyonu da —o da sözümü sakınmıyor olmamdan mütevellit— karşılayarak, izlere ve olgulara hürmet gösteren  —her ne kadar öznelliğini korusa da— olduğu gibi söylemek, tarihe buradan bir not düşmek.

Kitapta da anıları ile tanık olduğumuz Kortun’un kuruculuğunda başı çektiği Salt ve benzeri kurumlar, basın ve eleştiriyi, kültür endüstrisinde yayıncılığı nasıl sindirdi? Ya da dönüştürdü? 

S.R.:  Kurumlar bağlamında, basın ve eleştiri ile yayıncılık ve bilgiye erişim meselelerini ayrı ele almak gerekiyor. Kurumların basın ve eleştiri alanında ne kadar doğrudan bir rolü olduğu konusunda emin değilim; bu daha farklı dinamiklerle işliyor bence. Nitekim kitapta da Resmi Görüş (RG) dergisinden yola çıkarak bu konuya genişçe yer verdik.

Yayıncılık ise kurumların işleyişine ve ilgi alanlarına göre değişkenlik göstermekle birlikte, mevcut literatürün genişletilmesi açısından kritik. Bu noktada Salt, çevrimiçi erişime sunduğu e-yayınlarıyla -Vasıf Bey’in de sıklıkla dile getirdiği üzere- “kâğıt devri sonrası kurum” olarak ayrışıyor. Basılı yayınlarda ise temel prensip, daha önce üzerine yayın yapılmamış konulara odaklanan, uzun soluklu araştırmaların uzantısı niteliğinde ve referans kaynağı olabilecek özgün çalışmalar üretilmesi. 

İster e-yayın ister arşiv -formatı ne olursa olsun- açık erişim kamunun bilgiye erişim hakkıyla, dolayısıyla demokrasiyle doğrudan ilişkili. Burada meseleyi bir endişe üzerinden değil, kurumların kamuya karşı olan/ olması gereken sorumluluğu açısından ele almak gerekir diye düşünüyorum. 

Slavs and Tatars, Ağızdan Ağıza sergisinden görünüm, Salt Araştırma, 2017. Fotoğraf: Mustafa Hazneci

Sezin Romi’nin “Nerden Geldik Buraya” nehir söyleşisinin henüz ikinci sayfasında, 1980’ler dönemi Boğaziçi Ünv. (Oyuncuları ve) öğrenci ortamını anımsıyorsunuz. “Bülent Somay, Nurdan Gürbilek, Meltem Ahıska, Ali Erdemci, Ece Acarlar, Müge Gürsoy, Semih Sökmen, Ayşe Tütüncü, Timuçin Gürer, Ziya Derlen, Barika Göncü…” Böylesi bir ‘sosyal bitişikliği’ bugün veya kendi kariyerinizde, daha sonradan da deneyimlediniz mi? 

V.K.: 1990’ların başında, Ankara çevresinde Hüseyin Bahri Alptekin ve Ünal Nalbantoğlu gibi isimlerle, İstanbul’da da Deniz Şengel, Ali Akay ve Özgür Uçkan ile bu tür bir ortamı deneyimledim. Evet, 1990’ların sonunda ise Serkan Özkaya ve Erden Kosova ile başlayan, Aydan Murtezaoğlu, Oda Projesi, Halil Altındere ve çevrelerinde başka katılımların olduğu bir ortamda benzer bir entelektüel yakınlık yaşadım. Yurtdışından arkadaşlarımla da benzer bir yakınlık kurdum. Bu sosyal yakınlığın en verimli olduğu zamanlar genellikle seyahatlerde oluyor, doğrusu. Türkiye’de bu tür durumlar az da olsa hem ev, hem çalışma ortamlarımda süregelen bir sosyal bitişiklik var. 1989 sonrası ve 90’ların sonu tarihi anlamda da kritik. İçinden geçtiğin zamanı birileriyle birlikte anlamlandırmaya çalışıyorsun. Bugün, yaşadığımız zaman ise küresel anlamda da o kadar hunhar ki gündelikten kaçarak geçmişe sığınıyorsun meselâ. Zaten kimi dostların memleketi terk etmiş, kimi suskun, kimi içeride. Bitişiklik, koruma, bakma, iyileştirme, kucaklama ve toplu beddua hayırlı olabilir.

 Romi’ye yaptığınız analizlerden birini açmak isterim: “..sarsılmaz bir Batı’ya tapınma ile Batı kurumlarını kaldıraç olarak kullanıp, yerelde piyasa ve şöhret yükseltmek, akranlarından farklılaşma çabası…” Peki bunu sürdüren kurumlar ve kişiler, sınır ötesi veya içinde, halen bulunuyor mu? 

V.K.: Tabii ki bulunuyor. Gene bir yerlerde kullanmıştım, tekrarlayalım. ‘Türkiye Cumhuriyeti’nin yöneticileri ve yurttaşları sürekli Türkiye’nin ne kadar medeni ve modern olduğunu değerlendiren hayali bir seyirciye oynamayı hiçbir zaman bırakmadılar… Türkler bu rahatsız edici bakıştan hoşlanmaz ama onayına muhtaçtırlar ve o onay verildiğinde de bu onaydan kuşku duyar, ancak olmadığı zaman ayrımcılık hissederler.” 

Ayşe Zarakol bu satırları 2011’de telaffuz etmiş, söylemek istediğim bu hayali ilişkinin “içeriye dönük” tezahürünün ne denli önemli olduğu.

Vasıf Kortun: Bir Şeyin Başlangıcında Değil, Sonundayız

Kitapta, Manuel Borja’nın saptaması önümüzde duruyor: (Salt’ın da dahil olduğu) “L’Internationale’de, ortak mülkiyet, dekolonizasyon ve dayanışma gibi kavramlar—arşiv gibi araçlarla birlikte—kolektif çabalarımıza rehberlik etti.” Bu özgürlükten 2026 ve sonrası adına endişeli misiniz ? 

V.K.: Kendi adıma endişeli değilim, güncelik ve gündelik olan kendimi kaptırmamaya, bugünün geçici olduğu kadar büyük değişimlere gebe olduğuna adım gibi eminim. Bir şeyin başlangıcında değil, sonundayız.

S.R.: Ben global ölçekte yaşanan mevcut durumların dekolonizasyon ve dayanışma gibi kavramlara daha fazla alan açtığını; bunun özgürlükten ziyade bir sığınma ve tutunma yöntemi olarak ortaya çıktığını düşünüyorum. Bu nedenle, koşullar ne yöne evrilirse evrilsin, bu çabaların süreceği kanaatindeyim.

Romi ile söyleşinizin bir yerinde, ABD’de kalsaydınız “Bu bir meslek hayatı olurdu, benim hayatım değildi,” diyorsunuz, açar mısınız? 

V.K.: Kitapta net yazıyor, o güdük ve sıkışık ortamda direktörlük yapa yapa tepelere doğru bir yere varacaktım; varmak için de asıl yapmam gereken mütevelli heyetini memnun etmek, etik ilkeleri ve önceliklerimi esnetmem gerekecek; o süreç içinde, olmak istemediğim bir kişiye dönüşecek kendimden için için nefret edecek, makinenin parlak bir dişlisi olacaktım. Başarısız olmazdım ama, harcanmış bir hayat olurdu. Bugünün aksine cebim dolu olacak, Armani takım filan giyecek, gelecek kaygısı taşımayacaktım. 

Kitapta, Ortadoğu’daki Katar’ın ‘Modern Arap Sanatı Müzesi’ MATHAF’ın danışmanlık deneyimi ile ilgili sözleriniz, aklıma Baudrillard’ın veciz sözünü getirdi: “Bütün Dünya Batılı olduğunda, güneş nereden doğacak?” Peki (Orta)Doğu, Batıyı modellerken hatanın, simulasyonun, şubeleşmenin daniskasını yapmış olmuyor mu? 

V.K.: Baudrillard haklı çıkmadı, doğudan ve güneyden apayrı modeller gürül gürül geliyor. Nereye bakacağını iyi bileceksin ve şundan emin ol doğu ve güneydeki kurumların ezici çoğunluğu batılı modelleri terk etme konusunu merkeze almış durumdalar, batıyı kaale almaktan vazgeçiyorlar, bu bir süreç. Bu sürekli konuştuğumuz bir mesele, bu tartışma nerede gerçekleşmiyor diye soruyorsan, Türkiye’de gerçekleşmiyor. 

Salt’ta bir tür ‘Nuh’un Gemisi’ gibi işleyerek, PGGSM ‘İstanbul Misafirleri Programı’, ‘Açık Stüdyo’ günleri ya da ‘Arşiv ve Araştırma Merkezi’ ile zaman içinde evrilerek var olan bu kadro ve arşiv, yerel veya ulusal çapta hangi ‘afet’lere hazırlanıyordu ?

V.K.: En güzel günde bile hazırlıklı olmak gereklidir. 

Birçok kurum ve kişinin, varoluşunu / arşivini Salt’a bağışlaması bana tayin edici geliyor. Türkiye’deki akademik, kamusal ve özel kütüphane girişimleri ile yan yana getirildiğinde Salt ne kadar işbirlikçi, ne kadar alternatif bir duruş sergiliyor? 

V.K.: Salt’ın araştırma kapasitesini Türkiye ile sınırlı tutmak, karşılaştırmak nesnel olarak doğru değil. Araştırma kaynaklarımız geç Osmanlı coğrafyasına hitap ediyor, kitap koleksiyonu bu coğrafyayı bugünüyle de destekliyor. Yerel partnerler var, neredeyse 13 yıl önce kendi yazılımımızı geliştirdik, kaynaklarımızın 100%ü erişilebilir, dünyada bizden öğrenen, bizi takip eden bir çok kurum var, uluslararası akademik yayınlarda defalarca işlendik. Gelişmeleri sürekli takip ediyoruz. Kamusallık hep ana öncelikti. Kullanılıyorsak varız. 

Bilgi, içerik, zamanla nicelikte arttıkça, ‘doğru ve yanlış yumağı’ tarihe dönük hoşgörü ve sabır ile, kör infazcılık ruhundan uzaklık da artıyor olabilir mi? Bunu Salt’ın kabul ettiği nice kişisel arşiv ve yayın kataloğu ile gördüğümüzü düşünüyorum. 

V.K.: Çok güzel bir saptama.

Söyleşide uyarısını yaptığınız ‘kitabî sanat tasarlama – üretmeye’ karşı, Romi ile ortak kariyeriniz ve Salt hafızasında ne gibi önlem veya yöntemlere başvurdunuz ?

V.K.: Bu önlem veya yöntemden ziyade bünyesel bir durum, özümsenmiş bir varlık hali. Öyleyiz diyelim. 

Yatırım-tasarım açısından ‘bayraksız bir konsolosluk’ gibi işleyen, yani, sanki kültürel bir BM İnsani Yardım Örgütü / UNHRC gibi davranan Salt’ın, jeostratejik bakımdan Galata ve İstiklâl Caddesi ekseninde var oluşu, rastlantı mı, sınav mı, yoksa hedef miydi? 

V.K.: Zamanın Garanti Bankası genel müdürü Ergun Özen’in öngörüsüydü. Kendi ifadesiyle, bankanın reklâmı için değil, kamu hizmetinde bir kurum istiyorum demişti. İstiklâl daha hızlı, daha çok insan çeviren bir mekân, Galata ise yavaşlatılmış bir araştırma ve bilgi geliştirme yeri olacaktı.

Kitaptan, Esche’nin bir saptaması: “Şimdi, bir sonraki kuşağın imkân yaratmak, sosyal adaleti ilerletmek ve ataerkillik, beyaz üstünlükçülüğü ve neo kolonyalizme karşı güçlerini birleştirmek için verdiği mücadeleleri destekleyen yararlı büyükler olarak nasıl bir yol izleyeceğimizi yeniden düşünmemiz gerekiyor.” Nasıl bir yol bu? 

V.K.: Kendi yolum olmasını umuyorum.

Salt’ın Yönetim Kurulu’ndasınız. Sezin Romi ise tarihi belgelemenin sakin, uhrevi çılgınlığını deneyimliyor. Peki Salt, gerek mevcut 30 yıllık otokrasi, 2003 bombalamaları, IŞİD eylemleri, Dink suikasti veya gerek Gezi, gerekse Cumartesi Anneleri, 15 Temmuz veya Pandemi gibi nice sosyal sarsıntıları ta İstiklal Caddesi’nden yaşamış bir kurum olarak, böylesi tektonik bir coğrafyada, nasıl bir ‘düşünme ve eyleme modeli’yle geleceği tecrübe ediyor / ve dahi etmesi gerekiyor? 

V.K.: Sadece yönetim kurulundayım, kurumu yönetmiyorum, cevap vermek bana düşmez.

2022’de Merve Elveren ile yaptığınız “Şimdi Ne Yapacağız?” sunumundaki otosansür ve kurumda pozisyonlanma konusu çok değerli. Buradan, otosansürün sınırın ön ve arka tarafına (çalışana ve kuruma) / (sanatçıya ve izleyiciye) / (okura ve editöre vb.) 2026’da ne ifade ettiğini düşünürsünüz ? Örneğin bir kitabı (hak edip etmediği tartışılır tabii,) arşive almamak da, bir otosansür eylemi sayılabilir mi?

V.K.: Bu derin bir konu, ne zamandır da, sen de çok iyi biliyorsun, sanat ortamında tartışılıyor. Bunu daha aktif öznelerden dinlemek gerekli. Kitabı arşive elbette  alırsın ama rafa koymayabilirsin, tarih için, korumak için de alabilirsin. Tekrar tekrar söylüyorum, sekansa sıkışmayalım. 

Haziran 2014’te Robinson Crusoe 389, İstiklal Caddesi’ndeki dükkânından Salt Beyoğlu’na “elden ele” taşınırken. Fotoğraf: Can Kortun

Cesaret ve risk alabilmenin, kitap ve hayat boyu, çevrenizde size atfedilen iki özellik olduğunu görüyoruz. ABD’ye ilk varışınızda akademik bölüm değiştirmeniz, çok simgesel. Bugün bu ‘gözükara’lığın yerini X,Y,Z vb. kuşağında aşırı (hızlı) kariyerizm ve steril önderlik tutkusu gibi unsurlar almış sayılabilir mi? 

V.K.: Gözlemlerinde tamamen haklı olmalısın. Benimki bir tercihti, kimse karşı çıkmadı, koşullar elverişliydi. Elbette birçok kapı da kapandı, sağlık olsun. Kariyer sahibi olmak başka, kariyerizm başka. Bir unvanın arkasına gizlenmeye, bilmişliğe, üstünlük kompleksine sıcak bakamıyorum. Bunlar sonuçta kolonyel yaklaşımlar. 

Anı/Bellek 2 ile sunduğunuz, Aydın Uğur, Nilüfer Göle, Orhan Pamuk, Alev Alatlı, çok disiplinli ‘önizleme’ ihtiyaç ve tavrı, günümüzdeki kültür sanat ortamınca neye evrildi? 

V.K.: Ayrıntılara girmeden konuşursak,sanatı ayrı bilgi setlerine açmak, bu bilgi setlerinden öğrenmek, sanatın kendisinin de ontolojik bir statüsü olması, kritik bir konu. Bu, mesela Türkiye’de sanatta tarihsel anlamda incelenmesi gereken bir doktora çalışması. Bu ilişkiselliğin geçmişte sosyal ve mekânsal özellikleri de olmuş. Bir şairin bir yapı hakkında, bir sosyal bilimcinin bir eser üzerine kendi bilgi ve sınırları içinden yazabilmesi; bir sanatçının, -mesela Cihat Burak veya İpek Duben gibi- hem yazar, hem mimar, hem de sosyal bilimci olabilmesi çok değerli. Yeter ki bu yaklaşım yüzeysel, tek seferlik bir “alışveriş”e dönüşmesin. “Önizleme” de “eleştirel sergi turları” da bu öğrenme, farklı anlamlandırma ihtiyacından doğdu. Bunu kendiliğinden yapan özneler de oldu, mesela Baron von Plastik’in müdahaleleri gayet uyarıcıydı, bu da “bileşen” kategorisine bağlanır. Salt’ın hazırlık sürecindeki sunumlarda hep “işin amacı, tartışmanın aracısı olmaktır” düsturunu kullanırdım. 

2’nci İstanbul Bienali sürecinde koordinatörlük yaptığınız sırada, Argos, Güneş, Hürriyet Gösteri ve Arredamento’ya yazılar da yazdınız. Bunu ‘sanat eleştirisi’, gazeteciliği veya tarihçiliği raflarına koymak istesek, doğrusu neresi, yanlışı neresi olurdu? 

V.K.: Kimi eleştiri, kimi tanıtım kimi de sanat tarihçisi kisvesiyle yazıldı. Bu bir varolma, kendini hatırlatma süreciydi.

Bir kurum, geleceği hangi aralıklarla ve gerekçelerle örgütlemekle mükellef olabilir ? 

V.K.: Kitabın temel konularından biri bu, yeniden ve yeniden yazmak istemiyorum. Ayrıca bu genel bir soru olmaktan ziyade konumsal, zamansal ve coğrafik ayraçlara da sahip bir yanıt olmak durumunda. Aksi takdirde bir model çıkartır ve her yere aynı modeli uygulamaya kalkışırdık. Senin de çok iyi bildiğin ve zaman zaman tekrarladığım bir alıntı vardır. Thomas Krens’e sorulduğunda, şöyle bir cevap veriyor: “Müze dediğin, 18. yüzyıldan kalma bir fikir, 19. yüzyıldan kalma bir kutuya sıkıştırılmış ve 20. yüzyılın ortalarında işlevini tamamlamıştır. Ansiklopedi kavramına dayanan ve hazine dolu bir eve benzeyen müze fikri sona ermiştir.” Çok haklı ve başat bir modele dikkat çekiyor, onun yerine koymak istediğimiz bir başka model olmamalı çünkü aynı değiliz, hatta benzer bile değiliz, aynı gelecek tasavvuruna sahip olmak da gerekmiyor. 

Artık sayıca dikkat çeken özel ve resmi müzelere, yerel bienal enflasyonuna bakınca, takdir veya uyarılarınız nelerdir ? 

V.K.: Bir uyarım yok. Olsa da kim dikkat ediyor? 

Kariyerinizde önemli bir adres, Feshane, bugün size ‘Yerel Yönetimler ve Kültür Yönetimi’ tarihçemiz adına ne diyor? Kaygılarınız nelerdir? 

V.K.: “Kültür yönetimi” neoliberal, avrokratik, “kurumsal,” 1980’lerde uydurulmuş ithal bir tabir. Aklıma Carl Andre’nin bir kitabe niteliğindeki özlü sözü geliyor: “sanat bizim yaptığımız şeydir; kültür ise bize yapılan şeydir.” 

Devlet de, yerel yönetim de kendi takımlarıyla top çeviriyor, öncelik asfalt-beton, ihale. Bu manzarada kamusallık aramak beyhude. Şunu diyorum: gölge etmesinler başka ihsan istemem. 

Yine kitaptan, Marco Baravalle’nin müzeye ‘yerleşmek’ çağrısına referansla sormak isteriz: Bir kamusal alan enjeksiyonu, gönüllü göçebelik, hatta gecekondulaşmaya müsaade olarak alınamaz mı? Müzelerin tröstlerle ilgisinin koparılma çabaları, ekolojik eylemler için odak noktası seçilmeleri ve dahi halen devam eden soygunlar, müzeyi halkın ‘kapitali’ olarak yeterince tarif edebiliyor mu? Yoksa günümüz müzeleri, kültür merkezleri sistem için halen birer ‘denetimli serbestlik’ podyumu mu? 

V.K.: Bu bir süreç, ne zamandır devam ediyor ve devam edecek. Adrian Piper’in ifade ettiği “sâdık muhalefet” konumunu yitirmeden tartışmayı sürdürmemiz gerekiyor. İki farklı soruyu aynı anda sorduğunu hissediyorum. “Denetimli serbestlik” ayrı bir mevzu.

Yine kitaptan okuyoruz: Almanya Uluslararası Kültürel İlişkiler Ajansı’nın, (IFA) bir biçimde Nazi rejiminden kaçan sanat tarihçilerin eseri olduğuna göndermeniz çok çarpıcı. Ve gerekli olanın, sanat tarihçi Erwin Panofsky’in aktardığına referansla, ‘meyveleri toplamaktansa, ağaçları muhafaza etmek olduğunu’ fikren devralarak söylüyorsunuz. Peki nasıl? Sınırların daha sertleştiği 2026 Türkiye ve dünyasında, bu nasıl var olabilir ? 

V.K.: Çimentoya gerek olmadığını, destek, özen ve korumanın, kurumlara, projelere, programlara; inşaatlara değil kişilere yöneltilmesi durumunda değişimin ne kadar kolay gelebileceğini anlatamam. Daha ekonomik, daha hakiki ve çok daha faydalı. Yaşatıyor olmamız lâzım. Gereğinden fazla kurum ve program var. Bir anda sonuç beklememeyi, her zaman doğru kararları veremeyebileceğinizi kabul ederek aksiyon almanız lâzım. 

Küratör Charles Esche’nin İstanbul’a bakışı, kitapta çarpıcı analizler ihtiva ediyor. Esche, İKSV Başkanı Şakir Eczacıbaşı’nın vefatı ardından ‘konformist’ bir çizgiye kaydığını, bunun da bir kurum olarak ‘Bienal’in dönüşümüne olumsuz etkide bulunduğunu ima ediyor. Buradan, aynı kaygıyı geride bıraktığınız kurumlar adına da taşıyıp taşımadığınızı öğrenebilir miyiz ? 

V.K.: Tabii ki kaygılarım var, iyiyi değil mükemmeli hedefleyen birisiyim, her ne kadar ulaşılmaz olsa bile.

Değerli Hüseyin Bahri Alptekin’in tabiriyle “Demokratik Lüks”ü güncelleyen Salt için bugün, artık Demokrasi bile bir lüks mü? 

V.K.: Zaman durmuş gibi davranmayalım. Rahmetli güzel canlı Tom McEvilley şöyle yazmıştı: Neden baş aşağı gömülmek istediği sorulduğunda Diyojen, “Aşağı yakında yukarı olacak” diye cevap vermiş. 

Museo Reina Sofia eski direktörü (2008-2023) Manuel Borja-Villel, kitaba katkı metninde sizinle 2023’te yazdıkları ortak öneri metninin, dOCUMENTA 16 idaresince reddedildiğini ifşa ediyor. Gerek dOCUMENTA, gerek Manifesta ve gerekse Venedik Bienali gibi yapılar, geleceğe ne tür kalıntılar bırakıyor veya bunu beceremiyor? 

V.K.: Bilemem. Beylik sözleri tekrarlamak istemiyorum.

Yine kitaptan bir ifade: “Burada malûm, eleştirmen geliyor, ağzına bir mikrofon dayayıp anlat diyor, sonra da söylediklerinle bülteni harmanlayıp bir yazı çıkartıyor. Oysa, eleştiriden öğrenmek istiyorum.” Romi ile söyleşinizde dile getirdiğiniz bu arzu giderildi mi, bugünkü Türkiye’de sanat yazını ve eleştirisi hangi seviyededir? Niçin?

V.K.: Genel seviye çok daha iyi. Muazzam iyi tarihçiler var, Duygu Demir, İlhan Ozan, Gizem Tongo, Ceren Özpınar, Banu Karaca… Aynı zamanda sanatçı olan Hande Sever. Aklıma öylesine gelenler, çok eksik bir liste diye düşün. Sanat Dünyamız dergisinin tuttuğu yarı-akademik yaklaşım başarılı. Bunlar gibi kişileri, ki rahatça bir liste çıkartabiliriz, yaşatmamız, onlara imkân sağlamamız gerekiyor. Daha önce de sordun, gene aynı cevabı yeniden vereyim: destek, özen ve korumanın, kurumlara, projelere, programlara; inşaatlara değil, kişilere yöneltilmesi durumunda değişimin ne kadar kolay gelebileceğini anlatamam.

İnisiyatifler: Sanatın Odağı mı Alternatifi mi? – Hayy Açık Alan

Ne Yapacağını Bilmemek

0 0,00