Kendi Zamanını Bulmanın Masalı: “Late Bloomer” -
Zeynep Solakoğlu. Fotoğraf: Tufan Çekiçurs.

Kendi Zamanını Bulmanın Masalı: “Late Bloomer”

Zeynep Solakoğlu’nun OG Gallery’de 14 Mart’a kadar izleyiciyle buluşan ilk kişisel sergisi “Late Bloomer”, geç kalma fikrini eksiklik olmaktan çıkarıp insanın kendi zamanına sadık kalmasının imkânını araştırıyor. Sanatçıyla sanat pratiğini, geç kalmanın dayanılmaz hafifliğini ve serginin masalsı dünyasını konuştuk.

/

Hayat yolculuğunda hepimiz görünmez bir takvimin izini sürüyoruz. Belirli bir yaşta anne olmalı, şu yaşta kariyer basamaklarını tırmanmalı, belli bir gelir seviyesine çoktan ulaşmış olmalıyız. Modern zaman, insanı sürekli bir yere yetişmeye çağıran bitmek bilmez bir anons gibi çalışıyor. Zihnimiz kalabalık, dikkatimiz dağınık; hep bir sonrakine hazırlanırken içinde bulunduğumuz anı aceleyle geride bırakıyoruz. Sanki geç kalmak, telafisi olmayan bir kusurmuş gibi.

OG Gallery’de 14 Mart’a kadar izleyiciyle buluşan Zeynep Solakoğlu’nun ilk kişisel sergisi Late Bloomer, tam da bu hız rejimine karşı masalsı bir itiraz niteliğinde. Sergi, “geç kalma” fikrini bir eksiklik olmaktan çıkarıp insanın kendi zamanına sadık kalmasının mümkünlüğünü hatırlatıyor. Çünkü doğada geç kalmak yoktur; yalnızca farklı döngüler ve farklı çiçeklenme biçimleri vardır. Bazı çiçekler yılda bir açar, bazıları yedi yılda. Bu sergide ise iki bin yılda bir açan bir çiçek var.

Late Bloomer, izleyicisini yavaşlamaya davet eden bir sergi. Acele etmeyen dünyaların, yerin altında birlikte bekleyenlerin, kendi saatine göre ilerleyenlerin masalı. Solakoğlu için mesele geç kalmak değil; kendi hikâyesine inanmak, kendi ritmine saygı göstermek ve hayatı kendi yoluyla onurlandırmak. İzolasyon ile sosyallik arasında salınan üretim pratiği, hayal kurdukça gerçeklikten uzaklaşan bir zihnin bölünmüşlüğü, uçuşan kafaların yıllar içinde geçirdiği dönüşüm ve malzemenin anlatının tonunu nasıl değiştirdiği, bu masalın katmanlarını oluşturuyor. Bu söyleşide tüm bunları, geç kalmanın sandığımız kadar ağır olmadığını; belki de bazen hafiflediğimiz, kendimize yaklaştığımız bir eşik olduğunu konuştuk.

Zeynep Solakoğlu, “Late Bloomer”, The Creamery, 2023. Fotoğraf: Nazlı Erdemirel.

Üretimlerinizde otobiyografik bir damar olduğunu açıkça hissediyoruz; bunu siz de dile getiriyorsunuz. Yaşamdan beslenerek üretmek, aynı zamanda en savunmasız tarafınızı görünür kılmak anlamına geliyor. Bu açıklık hâli sizin için bir risk mi, yoksa üretimi mümkün kılan asli bir cesaret alanı mı?

Hem özgün işler çıkarmak için aldığım bir risk hem de üretimi mümkün kılan bir gereklilik. Kendimi yaptığım işe dürüstçe adamazsam yeterli işler çıkarabileceğime inanmıyorum. Dışarıdan nasıl anlaşıldığımı düşünmemeye çalışıyorum; hikâye benden çıkmış oluyor ve izleyiciyle ayrı bir diyaloğa geçiyor.

Yıllar içinde tekrar tekrar karşımıza çıkan karakterler var: yüzler, kafalar, minik sarı vampir kurtçuklar, kurt figürü… Bu karakterleri zihninizde nasıl kuruyorsunuz, hangi duygularla ya da deneyimlerle özdeşleşiyorlar?

Görsel ve hikâyesel olarak çıkış noktaları aslında çok farklı oluyor. Hayatımın farklı evreleriyle gelen tecrübeler, anılar, coşku ve endişeler; hepsi hikâyenin akışını değiştiriyor. Mesela şu an uçuşan kafalar, 2011 civarında ben sanat tarihi dersi alırken bir savaşçı kadın kabilesiydi. Sonra çok savaştılar; onları terapiye soktum. İçlerini çiçekler ve güzel anlarla doldurduğum bir şifacı serisi var. Sonra değişime girdiler, görüntüleri değişti; şu an hayalciler. Gelecekte hikâyelerinin nereye gideceği, benim hayatımın nereye gideceğine bağlı.

Bazen de iki anlamlı kullanıyorum. Mesela vampir kurtçuklar dediğiniz karakterleri, hayal kuran karakterlerin daha ilkel versiyonları olarak kullanıyorum; daha sosyalleşmemişler ve çok vahşiler. Bazen de çocukluğu ve onun getirdiği naifliği ve açıklığı anlatmak için kullanıyorum. Aklımdaki sahne ve karakterler beklenmedik anlarda beynimde canlanıyor; ilham ya da iyi bir fikrin aklımıza gelmesi gibi. Sonra hikâyelerini düşünüyorum, elime kâğıt ve kalemi alıp denemelere başlıyorum.

Zeynep Solakoğlu, “Late Bloomer”, The Saxophonist, 2024. Fotoğraf: Nazlı Erdemirel.

Sergiyi gezerken bende güçlü bir kucaklanma ve şefkat hissi uyandı; tekinsiz gibi duran imgelerin bile yumuşak bir tarafı vardı. Siz üretirken izleyicide böyle bir duygusal karşılık mı hedefliyorsunuz, yoksa bu his daha çok izleyicinin kendi iç dünyasında mı şekilleniyor?

Bunu duymak beni çok mutlu etti. Karakterlerim gerçek dünyada karşılığı olmayan canlılar olsa da serginin merkezindeki hikâye aslında çok insani bir konuyu ele alıyor. Açıkçası sergimin insanlara sarılmasını; hikâyelerimden ya da eserlerimden yola çıkıp kendi hikâyelerini hayal etmelerine alan açmasını isterim. Ama herkesin zamanı kendisinin; kimsenin sürecine çok da karışmak istemem.

İşlerinizde sık sık gece–gündüz, uyku–uyanıklık, iyi–kötü gibi ikiliklerle karşılaşıyoruz. Bu karşıtlıklar sizin için çatışan uçlar mı, yoksa birbirini tamamlayan hâller mi? Bu ikili yapı üretim sürecinizde nasıl bir rol oynuyor?

Birbirlerini tamamlayan hâller diyebilirim. Aslında bu ikilemleri biraz kendi filtremden geçirerek, benim için olan karşılıklarıyla sunuyorum. Geceyi çok yaşarım; gece sessizliğinde konsantre olmak daha kolay. O yüzden daha üretici olduğum saatler akşam saatleri oluyor. Renkli çelenklerimle gece “anlarımı” koruma kalkanı altına alıyorum. Uyku–uyanıklık ve iyi–kötü ikiliklerini hikâyeler içinde çok kullanıyorum ama benim hikâyelerim bitmediği ve benimle devam ettiği için hepsi dönüşüme açık.

Zeynep Solakoğlu, “Late Bloomer”, Night Bloomers, 2025. Fotoğraf: Nazlı Erdemirel.

“Geç kalmak fikrini artık bir eksiklik değil, kendi ritmime sadık kalmak olarak görüyorum.”

Late Bloomer, adıyla da çağrıştırdığı gibi, hız ve karşılaştırma üzerine kurulu modern zaman algısına mesafeli duran bir sergi. Her şeyin hızla tüketildiği, dikkatimizin sürekli bölündüğü bir dünyada bu sergi izleyiciyi yavaşlamaya ve odaklanmaya davet ediyor. Siz kendi hayatınızda bu karmaşık denklemde dengeyi nasıl kuruyorsunuz?

Bu sergi aslında benim kurma çabalarım. Sergimdeki neredeyse bütün işler izole olduğum bir süreçte üretildi. İş söz konusu olduğunda obsesif olabiliyorum; iç dünyam ve üretim hâlim hayatımı domine edebiliyor. Ama dış dünya da beni besliyor. İzolasyon ve sosyallik arasında salınıyorum. Eşit bir denge kurmak benim için kolay değil ama öğreniyorum. “Geç kalmak” fikrini artık bir eksiklik değil, kendi ritmime sadık kalmak olarak görüyorum.

Bülten metninde izolasyonun, sosyalliğin karşıtı değil; onu besleyen, paralel bir hâl olarak ele alındığını okuyoruz. Sizin pratiğinizde izolasyon neyi mümkün kılıyor? Bu geri çekilme hâli, dış dünyayla ilişkinizi nasıl dönüştürüyor?

Çok kapandığım ve çok sosyalleştiğim zamanlarım var. İlham bana biraz sonra geliyor; ilk etkilendiğim ya da tecrübe ettiklerimi daha sonra hatırlayıp düşündüğüm zaman beynimde işliyor ve hayata geçiriyorum. İzolasyonda çok üretiyorum çünkü tamamen konsantreyim; bana yoğunlaşma alanı sağlıyor. Sosyal hayatım ise ilham için daha iyi; dış dünyamı genişletiyor. Eserlerimin istediğim özgünlükte olması için ona paralel bir hayat yaşamam gerektiğine inanıyorum. Müzelerde gezmek, farklı kültürleri tecrübe etmek, denemek–yanılmak, yemek, içmek, saçmalamak; kısaca yaşamak… Sadece okumak değil, tecrübe etmek.

OG Gallery’de Zeynep Solakoğlu’nun L”ate Bloomer” sergisinden bir görünüm. Fotoğraf: Nazlı Erdemirel.

Serginin merkezinde masalsı ama aynı zamanda karanlık bir anlatı var: Başı kurt tarafından çalınan kız, zamanın içine hapsedilen kafa, bedenin fiziksel dünyada kök salması… Bu hikâye sizin için hangi içsel çatlağı ya da bölünmeyi temsil ediyor?

Aslında ikisini de. Çok kafamın içinde yaşayan bir insanım; hayatımı aklımda hikâyeleştiriyorum ve bu çok ben merkezli bir dünya. Bazen başka insanlara, spontane olmaya ve sürprizlere yer bırakmıyor. Hayal kuran kızın gerçeklikten uzaklaşması, hayatı kaçırdığını gösteriyor; günün sonunda hayaller sadece adı üstünde bir hayal, gerçek değil. Hayatın sunabileceklerini, potansiyelini ve aslında biraz da kendini terk ediyor.

Karakterleriniz yalnızca görsel bir dille konuşmuyor; renkler, semboller ve sizin ürettiğiniz enstrümanlardan çıkan sesler de bu evrenin parçası. Anlamın sezgisel olarak kurulduğu bu çok katmanlı dil, izleyicinin sergiyle kurduğu ilişkiyi nasıl etkiliyor sizce?

Aklımda, elimden geldiği kadar şeffaf bir şekilde sunmak istediğim çok katmanlı bir dünya var. Bazı anlar çok dramatik, bazıları hafif ve uçucu. Bazıları unutmak istemediğim anılar. Ana karakterlerin etrafında sahneyi kurmak için renklerden, sembollerden, müzikten ve yan karakterlerden yardım alıyorum. Ama tabii ki bunlar herkes için farklı şeyler ifade ediyor. Sanatım, ulaştığı insanın hayalinde benimki gibi belirmez; değişir, başka sahnelere taşınır, bambaşka bir hikâye olur. Sanırım umduğum etki bu: beraber hikâye yazmamız.

“Kendi zamanına sadık kalmak benim için kendi hikâyeme inanmak demek.”

Late Bloomer, “geç kalmak” fikrini ters yüz eden bir masal gibi ilerliyor. Kendi zamanına sadık kalmak, bugün sizin için ne anlama geliyor? Bu sergiden ayrılan izleyicinin zihninde nasıl bir düşünce ya da his kalmasını umuyorsunuz?

Kendi zamanına sadık kalmak benim için kendi hikâyeme inanmak demek. Kendi ritmime saygı göstermek, kendime şefkat ve anlayışla yaklaşmak. Yargısızca, sorgusuzca kendim olabilmek. Hayatı kendi yolumla onurlandırmak. Gereksiz kutulara sokulduğumuz, kendimizi anlamsız yarışların içinde bulduğumuz bir zamanda yaşıyoruz. Bu sergiyi ziyaret edenlerin biraz olsun hayal kurmasını, kendilerine koydukları kuralları unutmalarını, bütün renklerini keşfedip kendilerine sarılmalarını isterim. 

Zeynep Solakoğlu “Late Bloomer”, Desert with Magenta Petals, 2025. Fotoğraf: Nazlı Erdemirel.

Üretim pratiğinizde seramikten sulu boyaya, yağlı boyadan farklı yüzey ve malzemelere uzanan çok katmanlı bir dil var. Malzeme sizin için anlatıyı nasıl dönüştürüyor? Gelecekte bu evrene eklemeyi hayal ettiğiniz başka teknikler ya da mecralar var mı?

Materyalin anlatının duruşunu değiştirdiğini fark ettim. Suluboya, benim kullandığım çok renkli hâliyle daha hafif, uçucu ve yüzeysel bir dil ile anlatabiliyor. Yağlı boya ve seramik gibi malzemeler ise eserleri daha olgun bir yere taşıyor. Harcanan zamanın ve daha fiziksel güç gerektiren üretim sürecinin esere verdiği bir ağırlık oluyor. Gelecekte malzemeleri biraz daha karıştırmak istiyorum. Vazolardan figürlere geçip tuval üzerindeki sahneyi fiziksel alana taşımak istiyorum. Hikâyemin anlatımında hafif ve ağır dengesiyle oynamak önemli bir unsur; arka planda kalanları ve öne çıkanları ayırmaya yardımcı oluyor. Ama benim için üretim en önce eğlenceli olmalı. Karakterlerim her şeyden önce oyuncu çünkü. Yeni materyal denemek her zaman yeni bir dünyanın kapısını açıyor ve hikâyeyi değiştirip beklenmedik bir yöne çekiyor. O yüzden üretimimde her zaman deneysel olacağım.

İki bin yılda bir açan çiçek, Georgia O’Keeffe’yle kurduğunuz diyaloğu da anlatıyorsunuz. Genel pratiğinizde, size yol arkadaşlığı eden başka kadın sanatçılar var mı?

Tabii ki. Benden önce gelen kadın sanatçıların hayatlarını okuyup öğrenmeyi çok severim. Remedios Varo özellikle en büyük ilham kaynaklarımdan biri. Günümüz hayatında ise arkadaşlarım Lara Kamhi ve Jennifer İpekel olmasaydı ne yapardım bilmiyorum. İkisine de çok danışırım. Lara sergimdeki videonun sesini yaptı. İyi ki varlar.

İş Sanat Anadolu Sergileri Lüleburgaz’da

0 0,00