Osmanlı İmparatorluğu’nun ihtişamlı son günlerinden Cumhuriyet’in ilk yıllarına dek uzanan bir tarihin sayfalarını araladığımızda, Şakir Paşa Ailesi’nin büyüleyici hikâyesiyle karşılaşırız. Bu aile, Osmanlı’nın derin kültürel mirası ile modernleşmenin getirdiği dinamizmi bir potada eriterek, her biri tarihin farklı bir köşesine ışık tutan bireyleriyle
Vid Simoniti’nin manifestosu güncel sanatın politik doğasını farklı örneklerle ele alarak sanatın dünyayı dönüştürme gücünü tartışıyor.
Sophie Calle’ın "Something Missing?" sergisi, "Blind" serisi etrafında bakış, mahremiyet ve tanıklık üzerine kurulu pratiğini yeniden ele alıyor.
Halil Paşa’nın İstanbul, Paris ve Kahire yıllarını bir araya getiren “Suyun Kıyısında” sergisi, sanatçının dönüşen üslubunu Pera Müzesi’nde izleyiciyle buluşturuyor.
Orhan Pamuk’un "Masumiyet Müzesi"nde hafıza, sözcüklerle değil; dokunulan, saklanan ve yerinden alınan nesnelerle kurulur.
Slavoj Žižek’in gözü, Patrick Bateman’ın ruhu ve Tayfun Atay’ın görünürlük kültürü eşliğinde bir roman okuması.
Mary Shelley’nin Frankenstein’ı, Del Toro’nun sinemasıyla buluştu; yaratık, yaratıcısı ve insanın arzuları arasında etik bir yolculuk.
Bienaller, sanatın estetik ve etik gücüyle krizlere direnç gösterirken; Türkiye küresel çağdaş sanat haritasında tarihsel sorumluluk üstleniyor.
İlk otoportre çizildiğinde sanatçı kendine nasıl bakıyordu? Bir gülümseme, ilk kez bir portrede ne zaman belirdi?
Mrs. Dalloway 100 yaşında; ama Clarissa Dalloway’in hikâyesi, romandan önce, öykülerde ve Woolf’un “parti bilinci”nde çok daha geniş bir dünyaya uzanıyor.
Eski zamanlara, kutsal kitaplara, ilmin, felsefenin ve bilimin buluştuğu yazılara bakınca balığın anlamına ve sembolizmine dair birçok ipucu görüyoruz.
"En Sevdiğim Pastam", yaşlılıkta arzunun ve bireysel direnişin portresini çizerken İran’daki baskıcı rejime karşı sessiz ama derin bir bakış sunuyor.
“Leyla’nın Kardeşleri”, bir kadının ailesine tutunma çabasını, İran’ın ekonomik krizleri, ataerkil düzeni ve kültürel baskılarıyla çevrili mekânlarda örüyor.

