İki Dudağımın Arasında Bir Ben -
Mehtap Baydu, İki Dudağımın Arasında, 2017

İki Dudağımın Arasında Bir Ben

Mehtap Baydu, performans, heykel, yerleştirme, fotoğraf ve video gibi farklı alanlarda üretim yapan, çalışmalarında daha çok beden, toplumsal cinsiyet, kimlik ve kültürel sınırların değişen formlarını ele alan bir sanatçı. Berlin’de yaşayan ve çalışmalarını sürdüren Baydu’nun Türkiye’deki ilk kurumsal solo sergisi, Selen Ansen küratörlüğünde 29 Nisan–15 Kasım 2026 tarihleri arasında Arter’de izleyiciyle buluşuyor. Sergiye eşlik eden Mehtap Baydu: Seni Sevmek Çok Zor! adlı kitap ise Baydu’nun eserlerini sergi mekânının dışına taşıyarak, okuyucuyu eserlerin üretim ve kurulum aşamalarına da dahil ediyor.

Mehtap Baydu, performans, heykel, yerleştirme, fotoğraf ve video gibi farklı alanlarda üretim yapan, çalışmalarında daha çok beden, toplumsal cinsiyet, kimlik ve kültürel sınırların değişen formlarını ele alan bir sanatçı. Berlin’de yaşayan ve çalışmalarını sürdüren Baydu’nun Türkiye’deki ilk kurumsal solo sergisi, Selen Ansen küratörlüğünde 29 Nisan–15 Kasım 2026 tarihleri arasında Arter’de izleyiciyle buluşuyor. Sergiye eşlik eden Mehtap Baydu: Seni Sevmek Çok Zor! adlı kitap ise Baydu’nun eserlerini sergi mekânının dışına taşıyarak, okuyucuyu eserlerin üretim ve kurulum aşamalarına da dahil ediyor. Böylece eserler, geçici bir sergi mekânının ötesinde, farklı yorum ve perspektiflerin bir araya geldiği bir alanda yeniden anlam kazanıyor.

Selen Ansen ve Süreyyya Evren tarafından hazırlanan yayın kısa süre önce okuyucuyla buluştu. Kitapta Selen Ansen’in “Ne sen beni gördün ne de ben seni”, Sandeep Sodhi’nin “Yağmurdan Önce Tavuskuşu Dans Ettiğinde”, Anita Sezgener’in “24 Omurlu Noktasallık”, Emre Şan’ın “Bedenimle Diğer Her Şey Arasındaki Mesafe” başlıklı metinleri ve son olarak Mehtap Baydu’nun annesiyle söyleşisi yer alıyor.

Kapakta Baydu’nun İki Dudağımın Arasında adlı, kapalı dudak formundaki eseri var. Bu eser, kitabın sonunda Baydu’nun annesiyle yaptığı söyleşide annenin çok fazla konuşmamasıyla birlikte düşünüldüğünde, söylenemeyenlerin ve iki dudak arasında kalan sözlerin kitabın başından sonuna taşındığı hissini uyandırıyor.

Mehtap Baydu, The Distance Between Me And Everything Else, 2017, exhibited as part of Healing Ruins at Zeyrek Çinili Hamam. Photograph, Hadiye Cangökçe

Kitap ilk açıldığında Baydu’nun Omurga Sütunu adlı eserinden bir detay, sanatçının yüzünün iki sureti okuyucuyu karşılıyor. Daha sonra ise bu eserin devamı olan parçalar –Baydu’nun bedeninin diğer kısımlarından alınmış kalıplar– görülüyor. Eserin kitabın başında yer alması, kitap boyunca karşımıza çıkan farklı benliklerin omurgasını oluşturduğunu gösteriyor.

Mid Akbank
Mid Akbank Mobil

Kitabın önemli özelliklerinden biri yalnızca sergideki eserleri göstermemesi, aynı zamanda bazı eserlerin yapılış ve sergilenme aşamalarına da yer vermesi. Sergiden genel görüntülerin kullanılması hem Baydu’nun eserlerini bir bütün olarak görmeye hem de eserler arasındaki ilişkiyi kurmaya yardımcı oluyor. Eserlerin tamamlanmış hâllerinin yanında bu aşamaları görmek, okuyucuya eserlerin arka yüzüne de bakma fırsatı veriyor ve bütünün bir parçası olma hissini güçlendiriyor.

Kitap, Baydu’nun Bir Ağaç ile Deri Alıp Verme adlı eseriyle devam ediyor. Baydu’nun sergideki eserlerinin ana temalarını oluşturan deri ve gövde bu eserde de kendine yer buluyor. Siyah beyaz eserde, yapraklarını dökmüş bir ağacın kesilen dalına bir kadın gövdesi yerleştiriliyor. Ağaç gövdesiyle kadın gövdesinin birleşmesi ve ağacın kesildiği yerden bir kadın gövdesiyle tamamlanması, görüntünün hem doğal hem de olağandışı görünmesine neden oluyor. Ağacın ve kadın gövdesinin çıplak olması, iki çıplaklığı da gerçekliğin bir parçası yaparken aynı zamanda yeni bir gerçeklik yaratıyor. Doğa ile insan arasındaki gerilim daha kitabın başında kendine yer buluyor. İlk başta şaşırtıcı olan bu görüntü, daha sonra insanın kendi bedeniyle doğa arasındaki ilişkiyi düşünmesine de alan açıyor.

Serginin genel görüntüsüne bakıldığında kadınların, bedenlerin ve objelerin farklı formlarda yeni anlamlar ürettiği görülüyor. Deri, değişim ve yeni hâllerde hayat bulma, kitabın da genel hatlarını oluşturan temalar arasında yer alıyor.

Mehtap Baydu, Nefes.

Kitaptaki ilk yazı Selen Ansen’in “Ne sen beni gördün ne de ben seni” adlı metni. Ansen, Baydu’nun eserlerini tek tek incelemekten ziyade sanatçının farklı benlerine ulaşmaya çalışıyor; bazen bu mesafeyi kabul ediyor, bazen de oyun içinde yarattığı yeni karakterlere ışık tutuyor. Bu açıdan yazıyı klasik bir değerlendirmeden ayırmak mümkün. Bahsi geçen heykellerin parçaları da metne eşlik ediyor.

Ansen, “Dün vücudunun farklı bölgelerinin kalıpları alındığında çektiğim fotoğrafları bastım. Kolumun altında bir dolu sen’le eve döndüm” diye yazıyor. Buradaki “sen”ler serginin başka bir perspektifini yansıtıyor. Ansen’in devamında “Vücudunun her bir kalıbını tek tek inceleyip tüm parçaları birleştirmeye çalışsam da beyhude, bir bütün elde edemiyorum” demesi ise Baydu’nun eserlerinin daha yapılışından itibaren yeni “ben”ler yarattığını akla getiriyor. Tüm bu benler bir heykelde birleştiğinde artık kendi anlamlarını yitirip yeni bir bedenin parçası oluyor. Bu hâliyle hepsi Baydu’nun bir parçasıyken, hiçbiri Baydu’nun bir parçası değil.

Sandeep Sodhi’nin “Yağmurdan Önce Tavuskuşu Dans Ettiğinde” adlı yazısı Baydu’nun eserlerini “yaşamak”, “sevmek” ve “geride bırakmak” gibi temalara ayırıyor. Yazı, sanatçının geçmişi ve bugünü birlikte görmeye imkân veren eserlerine başka bir perspektif kazandırıyor. Sodhi’nin bahsettiği eserlerden biri Şifa (Therapie, 2024–2025). Bu eser Kolhis efsanesinden esinlenerek, sonsuz gibi görünen bir hareket akışı içinde bir grup insanla birlikte Altın Post’u (Das Goldene Vlies, 2024) koruyan yılana hayat veriyor. Yılan, Baydu’nun eserlerindeki deri ve değişim kavramlarıyla örtüşüyor. Çünkü yılan büyümeye devam edebilmek için eski derisini geride bırakıyor. Bu yüzden dönüşüm, geçmiş olanın tamamen yok olmasıyla değil, eski deriden çıkıp yeni bir hâle geçmekle gerçekleşiyor. Eserin adının Şifa olması da bu açıdan ilgi çekici. Yılanın deri değiştirmesi hem değişim hem de yenilenme fikrini taşıyor. Yunan mitolojisinde tıp tanrısı Asklepios’un asasına dolanmış bir yılanla tasvir edilmesi de bu ilişkiyi güçlendiriyor. Böyle düşünüldüğünde Baydu’nun eserindeki yılan hem değişimin hem de şifanın bir parçası hâline geliyor.

Mehtap Baydu, Analı Kızlı performansı

Sodhi, Baydu’nun kendi çeyizinden dantelleri kullandığı Anekdotlar adlı eserinden bahsederken şu ifadeleri kullanıyor: “Sanki deri değişimi esnasında bırakılmış deri, çürümektense varlığını devam ettirir. (…) Mehtap, Osman’da ya da Kıyafet performanslarında iktidar sistemlerinin maskesini düşürür ama aynı zamanda özüne, öz tarihine sadık kalır. Dönüşümlerine rağmen asla yok olmaz”.

Burada akla döngü hâlinde bir değişim fikri geliyor. Değişim, geçmişi tamamen silmek yerine başlangıç noktasına yeniden dönmek ama her dönüşte oraya başka bir yerden bakmak şeklinde düşünülebilir. Baydu da Anekdotlar adlı eserinde geçmişine ait bir parçanın anlamını değiştirerek onu yeniden yaratıyor. Ama bu yaratım geçmişinden kopuk değil; geçmişini bugüne yeni derisiyle taşıyor. Arter’deki sergide önemli bir yerde duran birdirbir oynayan heykeller de bu değişimi yansıtıyor. Baydu, kendi heykellerinin üzerinden farklı kıyafetlerle atlıyor. Aslında her yeni “ben”, diğer “ben”den güç alarak engeli aşıyor. Bu da değişimin eski benliği geride bırakmaktan çok onun üzerinden ilerlemesi olarak düşünülebiliyor.

Anita Sezgener’in “24 Omurlu Noktasallık” adlı metni, Baydu’nun eserlerini yorumlamaktan ziyade şiirselleştiriyor. Bu da eserlerin yalnızca kendi sanatsal formları içinde değil, edebi bir düzlemde de yeniden düşünülmesine imkân veriyor. Emre Şan ise Ben ve Her Şey Arasındaki Mesafe (Camdan Bir Beden) (2025) adlı eserden yola çıkarak kaleme aldığı “Bedenimle Diğer Her Şey Arasındaki Mesafe” başlıklı metinde Baydu’nun eserlerine felsefi bir bakışla yaklaşıyor. Bedenin mekânla kurduğu bağ ya da bedenin kendisi üzerinden yeni anlamlar kazanması ontolojik ve epistemolojik olarak inceleniyor. Bu açıdan Şan’ın yazısı, yalnızca ismini verdiği eserlerin değil, Baydu’nun bedeni farklı anlamlara taşıdığı diğer eserlerinin de yeniden yorumlanması için bir kapı aralıyor.

Kitabın sonunda Mehtap Baydu’nun annesiyle Bingöl Zazacasında yaptığı söyleşi yer alıyor. Bu söyleşi, önceki felsefi ve sanatsal bakışlardan çıkarak Baydu’yu farklı bir yerden görmeye imkân veriyor. Sanatçının anadilinde annesiyle konuşması ve eserlerini annesine anlatması, bir anlamda kendi benlerini annesine anlatma çabasına dönüşüyor. Annesinin fistanını giydiği performanslarda Baydu, onun bir nevi derisini giyiyor. Söyleşide ise yalnızca annesinin derisini giymekle kalmıyor; bugüne kadar dönüştürdüğü farklı “derilerini”, yani geçmişteki hâllerini ve kimliklerini annesiyle birlikte yeniden hatırlıyor. Nefes aldığı için daralan odaları, çocukluğunun oyunlarını, çift dilli büyümeyi, bazen Zazaca karşılığını bilmediği kelimeleri ve yeni kimliklerini keşfederken kökleriyle kurduğu bağı anlatıyor. Kendi yolculuğunu annesine sorduğu sorularla tekrar ediyor ve bu yolculukta yeni yollar buluyor.

Baydu’nun konuşmayı “Mehtap: Anne, hep ben konuştum. Sen hiç konuşmadın. / Anne: Evet… Çamaşır makinesinin sesi o. Kapatıp geleyim” şeklinde bitirmesi ve annesinin adı yerine yalnızca “Anne” yazması, belki de kadın kimliğini “anne” gibi başka isimlerin içine sığdıran ve onun kendi sesini bulmasına, kendi derisini değiştirmesine kolayca izin vermeyen sıkı yapıyı akla getiriyor. Söyleşi aynı zamanda Baydu’nun tüm bu derilerinden sıyrılarak onu yalnızca Mehtap olarak görmeye, ama yine de eserlerini anlatmaya çalışan bir sanatçının annesiyle yaptığı sohbete tanıklık etmeye yarıyor. Böylece kitap, farklı yazarların Baydu’nun eserlerine getirdiği düşünsel, şiirsel ve felsefi bakışların ardından daha kişisel bir alana geçiyor.

Baydu’nun eserleri her gün giyip çıktığımız yeni kimliklerimizi, derimiz gibi üzerimize yerleşen yargılarımızı, yeni benlerimize açılan yolculuğu ve bu yolculuk sırasında susan hayatlarımızı düşündürüyor. Baydu’nun Karakter Bürünmek (2012) adlı performansında tüm kıyafetleri tek tek giyip tek hamlede çıkarması, değişen kimliklerimiz içerisinde üstümüze giydiğimiz kat kat rolleri görünür hâle getiriyor. Baydu’nun Arter’de 26 Nisan–13 Mayıs 2026 tarihleri arasında sergilediği Nefes (Atem) adlı performansı ise nefes almanın hiç de kolay olmadığını, bazen bizi sıkıştırdığını hissettiriyor. İnsan kendi nefesiyle daralıyor. Böyle bakıldığında Arter’in yayımladığı Mehtap Baydu: Seni Sevmek Çok Zor!, okuyucusunu benler arasında bir yolculuğa çıkarırken her derimizi sevmenin çok da kolay olmadığını hatırlatıyor.

Dönüşen Ruh Üzerine: Ana Mendieta

0 0,00