Bu yaz Londra’daki Hayward Gallery’de, Ralph Rugoff küratörlüğünde açılan Anish Kapoor sergisi, izleyicisini anlamın askıya alındığı bir eşikten, hikâyenin ve kurban anlatısının şekillendirdiği dünyaya doğru bir yolculuğa çıkarıyor. Dünyaya yeniden, hayretle bakabilmenin imkânını araştırıyor.
Sergiye adım atar atmaz, zemin ve tavan arasına sıkıştırılmış kırmızı daire formundaki devasa membranla karşılaşıyoruz. Büyüklüğü karşısında küçülüyoruz. Sıkışmışlığı ve bildiğimiz bir şeye benzemezliği karşısında şaşkınız. Dokunmak istiyoruz. Yasak. Elimiz boşluğa düşüyor. Ardından, dünyanın en siyah maddesi Vantablack ile kaplanmış, ışığı neredeyse tümüyle emerek algıyı askıya alan gizemli yüzeyler yer alıyor. Yüzeydeki kara boşluklar tüm renkleri yutuyor, sanki yalnızca içimizdeki karanlıkla yankılanmak istiyor. Bir vaat yok. Derinlik ile boşluk, yokluk ile hiçlik arasındaki ayrım kayboluyor. Hiçbir şey başka bir şey karşısında konumlanmıyor. Bilinen anlam askıya alınıyor. Bir şeylerin arasındayız. Tuhaf bir biçimde huzurluyuz. Sebebini bilmiyoruz.
Sanki hikâyenin henüz başlamadığı, ayrımların belirmediği bir eşikteyiz. Bu eşik, baştan çıkarıcı ve kırılgan.
Ne var ki, insan bu eşikte sürekli yaşayamaz. Yaşam, insanı sürekli hikâyeler kurmaya iter. Yaşamın akışı, rastlantılar ve ölümlülük insan bilinci için katlanılması güç bir belirsizliktir. Hikâye, dünyayı anlamlı bir bütün olarak görmeyi, geçmiş ile geleceği birbirine bağlamayı ve süreklilik duygusunu mümkün kılar. Hikâyeler, rastlantıyı nedene, ölümü kadere, zamanı sürekliliğe dönüştürür. İnsan ancak böyle yerleşebilir dünyaya. Ancak, her hikâye aynı zamanda bir seçme eylemidir; bir şeyi görünür kılarken başka bir şeyi görünmez bırakır. Anlatıların bastırılan, görünmeyen bedeli; kurbandır.
Kapoor’un sergisinde hareket tam bu noktada başlar. Kapoor, şaşırtan kırmızı daireler ve anlamı askıya alan kara boşlukların ardından, kutsal kitaptaki İbrahim ve kurban mitini sahneler. İbrahim anlatısıyla birlikte kurban, ilahi buyruğun, itaatin ve merhametin içine yerleşerek “anlamlı” bir eyleme dönüşmüştür. Aynı anda itaat ve merhamet yüceltilirken, görünmez olan artık kurbandır. Oğluna ihanet eden babanın öldürmeye hazır olduğu çocuk, onun yerine kurban edilen kuzu ya da bu anlatının dışında bırakılan anne. Hikâye üzerine düşündükçe çağdaş eleştirel bir okuma yapmaktan kendimizi alıkoyamayız. Düşündükçe, annenin çaresizliğinin, bu anlatının sessizliğine yüzyıllar önce gömüldüğünü anlarız.

Kapoor’un, İbrahim’in oğlunu kurban etmek için çıktığı Moriya dağını ters çevirmesi dikkat çekicidir. Dağın tersine çevrilmesiyle, insanlığın üzerinde yükselen mitlerin, inançların ve düzenlerin taşıdığı ağırlık görünür hale gelir. Dağ yalnızca kutsal bir mekân olmaktan çıkar; kana bürünür ve taşıdığı anlam yüküyle birlikte ters yüz edilir. Böylece bildiğimiz dağ ve dağın taşıdığı anlam örüntüsü kesintiye uğrar; hayret tam da bu aralıkta belirir.
Sergiyi gezerken, rastlantısal olarak, dağın altında resim çizen iki kız çocuğu gözümüze çarpar. Çocuk dağın ağırlığı ve akan kan altında ezilen bir varlık değil; onunla başka bir ilişki kurandır. Çocuk, henüz kutsal hikâyenin içine yerleşmemiştir. Ağırlığın içinde hafiflik, kurbanın karşısında yaratıcılık kendini gösterir.
Dağ ve kurban anlatısından sonra, sergi, metal aynalardan oluşan eserlerle bu kez insanın bakışını bozar. Bu bakış, hem insanın kendi bedenine hem de dışarıya yöneliktir. Aynalardan hem bakan hem de dışarıda bırakılan yansır. İnsan bu heykellere yakınlaşıp uzaklaştıkça görüntü değişir, bozulur. İnsanın yönelimi ve koordinatı bozguna uğrar. Bu objeler, varlığın sınırları ve algısıyla oynar. Böylece, insanın kendine ve dışarısına dair bilindik anlam örüntüsü bir defa daha askıya alınır. Hayret, burada yeniden kendini gösterir.

Bu kırılmanın ardından serginin son katında Kapoor, bizi tekrar kan kırmızı düzene, ham et parçaları ve bağırsak hissi veren kalın silikon formlara, yatay ve dikey akıntılar içeren tuval işlerine doğru fırlatır. Yeniden bir kurban anlatısıyla karşı karşıya olduğumuzu anlarız. Bu defa, artık İbrahim mitindeki gibi açık ve tanımlı bir kurban hikâyesi yoktur. Kurban, belirli bir ritüelin parçası olmaktan çıkar ve yaşamın kendi maddeselliğine yaklaşır. Artık tek bir kurban anlatısıyla değil, kurbanın her yere yayılmış hâliyle karşılaşırız. Bugün kurban her türlü forma girebilir, paketlenerek dolaşıma sokulabilir. Hikâyenin dışında kalan, görmezden gelinen ya da hikâyeyi kurmak için ödenen her bedel kurban olma potansiyeline sahiptir. Bir göçmen. Bir çocuk. Bir hayvan. Trans birey. Bir evsiz. Bazen yalnızca bir öteki. Bu kurbanların ortak yanı yaşamdan koparılmışlıkları, değersiz kılınan kanlarıdır. Kurban artık her düzeydedir, dağınıktır. Hiyerarşik bir yapılanmaya ya da hikâyeye ihtiyaç duymaz. Bu dağınık kan ve et ve akıntı karşısında hiç de iyi hissetmeyiz.
İlk katta, anlamın henüz belirlenmediği açıklıkta hayrete kapılırız. Ardından bu açıklık, hikâye etrafında belirli bir anlam örüntüsüne kavuşur; sonra insanın bakışı ve sınırları zorlanır. Son katta ise kötü hissedişimiz, anlatının artık içine alamadığı fazlalıkla karşılaşmaktan doğar.
İbrahim miti eski kutsal bir hikâye ile özdeşleştiğinden belki, içimizde bir karşılığı vardır. Son kattaki biçimsiz, dağılmış ve merkezi bir hikâyeden yoksun kan ve et görüntüleri karşısındaysa artık bir tiksinti duyduğumuz söylenebilir. Belki de insan, güçlü bir hikâye etrafında kurulu bir kurbana tahammül edebilirken, ortaya saçılan kan ve etlerden taşan “fazlalık” karşısında çaresiz kalır. Bugün, bunca kurbana “anlam” verecek bütüncül hikâyeler yoktur. Ya da fazlasıyla bölük pörçük anlatılar vardır, fakat hiçbirinin kurucu gücü yoktur.

Bir yanda, insan zihninin ve yüreğinin kaldıramayacağı kadar her yana saçılmış çokça kurban, diğer yandan hikâyenin dışına atılan ya da bastırılan görünmez kurbanlar. Hikâyenin dışına atılan, aynı zamanda insanın kendisinden uzaklaştırdığı, bastırdığı ve tam da bu yüzden gizlice arzuladığıdır. Tam burası, Bataille’in kurban üzerine düşüncelerini yeniden hatırlatır. İnsan sürekliliği olmayan, kesik bir varlıktır. Her birimiz ayrı bir bedene, bilince ve sınıra sahibiz. Toplumsal hayat da bu sınırları korur. Bu kesiklik modern dünyanın da temelidir. Ancak insan, içgüdüsel olarak yaşama karışmayı ve sürekliliği de arzu eder. Kurban, erotizm, ölüm, sanat sınırları gevşetir ve insan bu kanallarla kapalı bireyselliğinden çıkarak, akışa karışır. Bir başka ifadeyle, insanın, hikâyenin dışına atılan kurbanla, bastırılanla bağ kurma ihtiyacı süregelir.
İnsanın kurban karşısındaki paradoksu belki de bugün budur.
Her yana saçılmış bunca kurbanı kavrayabilmek, insan bilincinin ve yüreğinin sınırlarını aşar. Bunca kurban karşısında, çaresizlik ve huzursuzluk duygusu kaçınılmazdır. Diğer yandan, insan yaşamın akışına kapılmak için, hikâyenin dışına atılmış, bastırılmış olanla temas etmek ister. İnsan hem kurbandan itilir, hem de kurbana çekilir. İtildiği ve çekildiği bunca kurban arasında ne yapacak, nasıl bir hikâye yazacaktır şimdi insan?
Kapoor’un sergisinin gücü, kurban ve hikâye etrafında ne düşünmemiz gerektiğini söylemesinde değil, yeniden düşünebilme koşullarını üretmesinde yatıyor. Üstelik, çağdaş özne hayret kapasitesini yitirirken, Kapoor, hayreti yalnızca estetik bir deneyim olarak değil, felsefi bir karşılaşma alanı olarak yeniden açıyor. Sergi boyunca deneyimlediğimiz hayret, bildiğimiz anlam örüntülerini ister istemez kesintiye uğratıyor. Hayret, hikâyeyi ortadan kaldırmıyor; onu geçici olarak askıya alıyor ve yeniden başlayabilme imkânı açıyor.
Şüphesiz insan hayretin eşiğinde sürekli yaşayamaz. Ancak yaşam, o eşiğe yeniden ve yeniden dönebildiğimiz ölçüde canlı kalır.


