Görünür Olma Zorunluluğuna İnat -
from THE TIRED series, Christiane Peschek.

Görünür Olma Zorunluluğuna İnat

Christiane Peschek, iki kata yayılan ve haftalık dönüşümlerle dinamikleşen PHOENIX CASTLE sergisinde beyaz küpün mesafeli yapısını kırarak bedensel ve ilişkisel bir deneyim alanı açıyor. Kaçırılan anlar, saklanan yüzler ve bulanık olma hakkı, algoritmik dünyanın tüketim hızına karşı bilinçli bir geri çekilme öneriyor.

/

SANATORIUM, 17 Eylül – 31 Ekim 2026 tarihleri arasında Christiane Peschek’in PHOENIX CASTLE başlıklı kişisel sergisine ev sahipliği yapıyor. Galeriye girdiğinizde sizi alışılmış steril beyaz küp yerine tütsü kokusu, ayakkabılarınızı çıkarmaya sessiz bir davet ve yavaşça küle dönüşen ‘insan’ yazısı karşılıyor. Zeminin dokusuyla kurulan ilk doğrudan temas, ziyaretçilere mesafeli bir sergi deneyimi dayatmak yerine ev hissi veren samimi ve korunaklı bir alan açıyor. İki kata yayılan sergi kurgusunda alt kat; tavandan asılı duran taşlar, Ernst Lima’nın ses yerleştirmesi ve kokular eşliğinde ziyaretçiyi meditatif bir sığınağa davet ederken üst kata çıkıldığında ise dinamik, her hafta değişen ve yitip giden şeyleri anlamlandırmaya çalıştığımız bir dünyaya geçiliyor.

Kavramsal kesinlikler dayatmak yerine anlamı ziyaretçilerin kendi çağrışımlarına bırakan sergi dijital yorgunluklar, kimlik ve kırılganlık temalarına temas ediyor. Christiane Peschek ile PHOENIX CASTLE sergisinin kavramsal katmanlarını, mekân kurgusunu ve görünürlük baskısına direnen üretim pratiğini konuştuk.

Christiane Peschek.

Yerden birkaç santimetre yukarıda asılı duran taşlar, bizi toprağa bağlayan yerçekimini hatırlatıyor. Oysa Anka kuşu uçuyor. Sergiyi bu gerilim etrafında mı kurguladınız?

Bu yerleştirme, kişinin tamamen hareketsiz ve bir taş gibi sağlamlaştığını hayal ettiği; düşüncelerin, duyguların ve bedensel duyumların peşine düşmeden ya da onlara direnmeden akıp gitmesine izin verdiği “topraklanma” (grounding) meditasyonu pratiğinden doğmuştur. Bu pratik, ortaya çıkan her şeye tepki verme zorunluluğu hissetmeksizin anda ve alıcı bir halde kalmanızı sağlayarak, olaylara veya durumlara aşırı bağlanmama halini geliştirir.Sergide kendimizi, sanal dünyanın vaatleri nedeniyle topraklanma halinin sekteye uğradığı kıyamet sonrası bir senaryonun içinde buluyoruz. Dijital olan yerçekimine tabi olmadığından, bizi yeryüzüyle olan o köklü duygusal, fiziksel ve çevresel bağımızdan koparma potansiyeli taşır.

Klasik versiyonlarda Anka Kuşu, olağanüstü uzun bir süre yaşayan ve sonunda ölüp yeniden doğan ya da yenilenen bir kuştur.

PHOENIX CASTLE çalışmasında, “yeryüzü olma” halinin döngüsel varoluşunu temsil etmek üzere Anka kuşu metaforunu kullandım. Ölüm, yeryüzüne ait olma döngüsünü kesintiye uğratmaz; aksine ölüm, bir sonraki halin mümkün kılınmasını sağlayan mekanizmadır.

Bu yüksek çözünürlük çağında, “Bulanık olma hakkıma sahip çıkıyorum” dediniz. Neden? Bu dürtü bir direniş biçimi mi, yoksa öze dönüş mü? 

Her şeyin görünür, tanımlanabilir ve okunabilir olmasının beklendiği, giderek artan bir yüksek çözünürlük kültüründe yaşıyoruz. Yüzlerimiz, bedenlerimiz, tercihlerimiz, konumlarımız ve kimliklerimiz sürekli olarak kaydediliyor, kategorize ediliyor ve işleniyor. Kendimizi okunabilir kılmaya dair örtük bir talep söz konusu. Bulanık olma hakkını talep etmek bu talebi sekteye uğratmaktır. Bulanıklık ikiliğe, çelişkiye ve dönüşüme olanak tanır. Ne olduğumu bütünüyle tanımlamak ya da kendimi tamamen yorumlanmaya açık hale getirmek zorunda olmadığım bir alan yaratır. Dolayısıyla benim için bulanık olmak; tanımlanmamış olma, sınırları belirsiz ve yumuşak kalma, akışkanlığa açık olma, merakımı koruma ve algoritmalarca okunamama özgürlüğüdür. Yüksek çözünürlüklü bir kültürde bulanık olmak, radikal bir irade otonomi biçimidir.

from THE TIRED series, Christiane Peschek.

 İnsanları ayakkabılarını çıkarmaya ve hem mekânla hem de diğer insanlarla etkileşime geçmeye teşvik ediyorsunuz. Galeri genellikle bireysel bir deneyim; neden insanların bunu paylaşmasını sağladınız? 

Yerleştirmelerimde, bedensel ve ilişkisel bir deneyim yaratmayı amaçlıyorum. Ayakkabılarınızı çıkarmak, kendi bedeniniz ve zeminle ilgili algınızı değiştirmenin yanı sıra aynı mekânı başka bedenlerin de paylaşıyor olduğunun farkına varmanızı sağlar.

Başkalarının varlığı işin bir parçası haline gelir. Tanımadığınız birinin yanına oturabilir, birlikte bir şeyler dinleyebilir, aynı tütsü kokusunu alabilir ya da sadece odadaki bir başkasının nefes alışverişinin farkına varabilirsiniz.

Bu benim için önemli çünkü sergi birbiriyle bağlantılı sistemleri konu alıyor. İnsan dışı dünyayla olan iç içe geçmişliğimize dair bir deneyim yaratırken, galerinin alışılagelmiş ‘dış dünyaya ait davranış kalıplarıyla kapalı bir mekâna giren izole bireyler’ mantığını sürdürmek çelişkili olurdu. 

Sergiyi birkaç hafta boyunca göremeyen birinin eserler değişecek olsa bile aslında hiçbir şey kaçırmayacağını söylemiştiniz. ‘Görülmeyen haftalar’ı serginin bir gerekliliği olarak mı tasarladınız, yoksa bu sonuç süreç içinde keşfettiğiniz bir şey miydi?

Demek istediğim şuydu: Her bir ziyaretin, başlı başına bütüncül bir deneyim olması amaçlanıyor. Karşılaştığınız her ne olursa olsun ve oradan edindiğiniz anlayış ya da içgörü ne olursa olsun; bunlar, tam da o anda almanız gereken şeyler olabilir. Bunu, FOMO (bir şeyleri kaçırma korkusu) kültürüne ve her şeyi deneyimleme, her şeyi belgeleme ve hiçbir şeyi kaçırmama baskısına bir yanıt olarak görebilirsiniz. Bir şeyi kaçırmanın bir kayıp anlamına gelmek zorunda olmadığı, zamanla farklı bir ilişki kurmaya olanak tanıyan bir sergi yaratmak istedim.

Elbette, PHOENIX CASTLE’a her hafta yeniden gelmek döngünün başka bir kısmını gözler önüne serecek; farklı aşamaların ve bunlar arasındaki bağlantıların daha tam bir şekilde açığa çıkmasını sağlayacaktır; çünkü her hafta, imgeler ve koku aracılığıyla farklı bir hikâye anlatır.

from THE TIRED series, Christiane Peschek.

Sergi boyunca bir tür “simya” hali korunuyor. İnsan ile doğa arasındaki ilişkide böyle bir dengeye inanıyor musunuz, yoksa bu “kayıpsız dönüşüm” sadece bir ideal mi?

 Bence dönüşüm söz konusu olduğunda, kayıp döngünün temel bir parçası. Ayrıca doğanın asla kusursuz bir denge halinde var olmayı amaçlamadığına inanıyorum. Benim ilgimi çeken nokta şu: Kayıp, maddenin sonu anlamına gelmek zorunda değil; bir hal değişimi demektir. Bu yerleştirmede, İNSAN’dan geriye kalan kül koku değil ve tortu da ondan önce var olan şey değil. Bir şeyler kayboldu. Aynı zamanda başka bir şey de mümkün kılındı, ki bu durumda mümkün hale gelen şey, küle kazınan kelimenin kendisi.

Ernst Lima’nın çalışmaları sayesinde beden, Dünya’nın titreşimini algılayan bir antene dönüşüyor. Bu iş birliği sizin için neleri değiştirdi?

Ernst Lima ile yaklaşık sekiz yıldır çeşitli ses yerleştirmeleri üzerinde çalışıyorum ve bu süreçte, çoğu zaman neredeyse sözsüz işleyen derin bir anlayış geliştirdik. Duygusal katmanlara, atmosfere ve kişinin kendini dünya içinde hissetmesinin ne anlama geldiğine dair ortak bir duyarlılığımız var.

Ernst Lima ile PHOENIX CASTLE üzerinde çalışmak, sesin çevreyi algılamanın bir yolu haline gelmesini sağladı; bu sayede titreşim, istikrarsızlık ve sürekli hareket halindeki beden ile yeryüzü arasındaki ilişki kaydedilebilir ve hissedilebilir oldu.

Bu iş birliğinin çok kişisel bir boyutu da var çünkü ikimiz de hayatın öngörülemezliğine, sürekli yeniden konumlanma gerekliliğine ve ani değişimler ile sarsıntılara yanıt verme zorunluluğuna aşinayız. Bu ortak anlayış, açıkça ifade edilmesine gerek kalmadan işin bir parçası haline geldi. Uzun yıllara dayanan bu iş birliği sayesinde Ernst Lima, sesin barındırmasını istediğim duygusal ve fiziksel katmanları çok iyi anlıyor ve bu güven duygusu, ses çalışmasının katı bir kavram tarafından dikte edilmek yerine sezgisel bir şekilde gelişmesine olanak tanıyor.

THE TIRED serisindeki portreler yüzlerini gizliyorlar. Neden spesifik olarak yüz gizleniyor? 

THE TIRED yorgunluk, dinlenme ve fiziksel ya da zihinsel tükenmişliğin farklı hallerini tasvir eden geniş kapsamlı bir otoportre serisi. Bu resimleri birbirine bağlayan ortak nokta kamera veya algoritmik bir bakış için bir performans sergilemeyi reddetmeleri. Yüz, normalde kendimizi görünür, tanınabilir ve anlaşılır kıldığımız temel alandır. Bu doğrudan ifşadan kaçınarak söz konusu tanınma sürecini kesintiye uğratıyor; anlaşılır, performatif veya duygusal açıdan erişilebilir bir benlik sunma beklentisine direniyorum.

Bunu, bedene ve kimliğe yönelik küçük bir irade beyanı olarak görüyorum. Bir görüntünün algoritmalar ve diğer insanlar tarafından nasıl okunacağını, dolaşıma sokulacağını ve değerlendirileceğini önceden sezmeyi giderek daha çok öğreniyoruz; sosyal medya kamerayla kurduğumuz ilişkiyi kökten değiştirdi. THE TIRED, bilinçli bir şekilde bu görünürlük ekonomisinden geri çekiliyor.

Gizlenen yüz aynı zamanda, kolayca optimize edilemeyen veya bir performans nesnesine dönüştürülemeyen bir şeyi; yani yorulan, bunalan, tükenen ve sonunda sınırlarına ulaşan bedenlere sahip olduğumuz gerçeğini de koruyor. Seri; bedene sonsuz bir kaynakmış gibi davranmayı bırakıp, fiziksel ve zihinsel bedeni bir son kullanma tarihi olan bir varlık olarak düşünmeye başladığımızda neler olacağını sorguluyor.

Bir görüntünün “siz” olması için kendinizi kameranın önüne koymanızın şart olmadığını söylediniz. Kameranın otoritesini mi sorguluyorsunuz, yoksa “siz”in ne olduğunuzu mu? 

Otoportre olarak algıladığımız şeyi yeniden tanımlamakla ilgileniyorum. Benim anlayışıma göre, artık otoportrenin yaratıcısının fiziksel benzerliğini ya da bedenini kamera önünde göstermesi gerektiği noktanın ötesindeyiz. Algoritmik medya tüketimi sebebiyle giderek daha fazla kalabalık/çoklu hale geliyoruz. Tükettiğimiz içeriklerden görüntüleri, estetikleri, fikirleri, jestleri tarzları ve görme biçimlerini özümsüyoruz. Yeniden paylaşıyor, taklit ediyor ve içselleştiriyoruz ve bir noktada karşılaştıklarımızla kendimiz olarak gördüğümüz şeyler arasındaki ayrımı yapmak zorlaşıyor. Dolayısıyla THE TIRED kendim olarak tanıdığım bir şeyler dizisidir. Bu resimler; kendimden bir şeyler bulabildiğim halleri, işaretleri ve bedenleri tasvir ediyor. Bu anlamda ‘kendilik’ kavramını, tekil ve durağan bir kimlik olarak değil etkilerin, imgelerin ve deneyimlerin süreli dönüşen bir birikimi olarak algılıyorum.

Anka kuşunun neden bir kalesi var? Anka kuşu kendini neden veya nelerden koruyor?

Kale, Anka kuşuna bir ev sunuyor. Burası onun hüküm sürdüğü, yükseldiği, öldüğü ve yeniden doğduğu; yani tüm dönüşüm döngüsünü barındıran bir mekân. Kaleye, taşıdığı o belirli kültürel imgelem nedeniyle ilgi duydum. Kale hem görkemli ve neredeyse masalsı bir hava taşıyor hem de tarihe, belleğe, korunmaya ve iktidara işaret ediyor. Zamandan sağ çıkmış ama aynı zamanda hayali bir dünyaya ait bir yapı gibii, geçmiş ile gelecek arasında bir yerde var oluyor.

Anka kuşu, aslında kendini belirli bir dış tehdide karşı savunmuyor. Kale daha çok, özü gereği kırılgan bir şeyi; iç dünyamızın en hassas noktasını koruyan bir sığınak. Burayı, dönüşüm için bir tür sığınak olarak görüyorum; varlığını sürekli savunmak zorunda kalmadan bir şeylerin kırılgan kalabildiği, değişebildiği, yok olabildiği ve yeniden var olabildiği bir yer gibi.

Dolayısıyla kale hem soyluluğun ve korunmanın bir simgesi hem de geçiciliği barındıran bir mekân. Kendisi asla aynı kalamasa da Anka Kuşuna ait hissedebileceği bir yer sunar.

Koku, ziyaretçilerin onu nasıl algılayacağını kontrol edemeden her hafta değişiyor. Tamamen kontrol edemeyeceğiniz bir şey yaratmak ne anlama geliyor; bu sizi endişelendiriyor mu?

Hayır, aslında endişelenmeye gerek yok. Ziyaretçilerin bir eseri nasıl algılayacakları, yorumlayacakları ya da deneyimleyecekleri konusunda hiçbir zaman tam kontrole sahip değiliz. Benim için bu açıklığa izin vermek pratiğin bir parçası. Bu durum daha önce bahsettiğim taş meditasyonu fikriyle de bağlantılı; bağlanmama pratiği yapmak ve sonuçlarını belirleme ihtiyacı duymadan, şeylerin var olmasına izin vermek. Kendi rolümü bir deneyimi kontrol etmekten ziyade, bir şeyin ortaya çıkması için gerekli koşulları yaratmak ve ardından eserin her bir kişi için farklı bir şeye dönüşmesine izin vermek olarak görüyorum.

Değişen kokular da benzer şekilde işliyor. Malzemeyi, zamanlamayı ve koşulları seçebilirim ama birinin belirli bir kokuyu ne ile ilişkilendireceğini ya da o kokunun onlara neler hissettireceğini belirleyemem.

Sizce insanlar sergiye ilk girdiklerinde neler hissedecekler?

Ben yerleştirmelerimi, belirli bir duygusal tepki uyandırmak üzere tasarlanmış ortamlar olarak değil de dinlenmeye, dikkati toplamaya ve derinlemesine düşünmeye olanak tanıyan alanlar olarak görüyorum. PHOENIX CASTLE‘daki davet; yavaşlamak, eserle vakit geçirmek ve belki de şu anda ekolojik, teknolojik, siyasi ve duygusal açılardan sarsıntılı bir süreçten geçen bir dünya üzerine düşünmek yönünde. Bu dış koşullar kendi duygusal mimarimizle karşılaştığında neler yaşandığıyla; nerede kesişip etkileşime girdikleriyle, nerede yankı bulduklarıyla ya da belki de nerede beklenmedik bir şekilde uyum sağladıklarıyla ilgileniyorum. Dolayısıyla ziyaretçiden belirli bir şey hissetmesini istemek yerine, halihazırda hissettiklerinin farkına varabilecekleri koşullar yaratmayı amaçlıyorum.

Le Mépris’den İlhamla

0 0,00₺