İlk işlerinden White Collars’ın (2001) üzerinden çeyrek asır geçmiş, kariyerine kazandırdığı İsimsiz (2004) (AB Çarşaflı Kadın olarak biliniyor) veya Parkalinç (2007) ile Madımak ‘93 (2008) gibi karakteristik, siyasal ve muhalif işleriyle tanıdığımız sanatçı Burak Delier’in son işi Felâket Anlaşmaları’nı belgelediği video yaklaşık bir aydır Vimeo üzerinden sosyal medyada da izlenebiliyor.
Yapıtlarında kıymet, değiş tokuş, kamusal hakikat ve özerk estetik gibi unsurları tartışarak kavramsal uzamı fikirleriyle evrilen bitimsiz bir tuval gibi çalışan Delier, yeni projesinde, İstanbul’dan yola çıkarak dünyadaki felâketlerin ‘değeri’ ve bu değerin olası takas seçeneklerini tartışmaya açıyor.
Delier’in yeni yapıtı, 10 dakikalık uzunluğuyla resmi bir belgeselin soğukkanlılığını içinde barındırıyor. Ancak sanatçı, çalışmasında, ‘tesadüf eseri’ kırılan bir aile tabağının altı parçasına atfettiği altı afet senaryosunu, İstanbul Feriköy’deki Bit Pazarı’nda kendi tasarımı tahvil/anlaşmalarla yurttaşlara kazandırmış bulunuyor.
Yapıt bu araştırmacı, ironik ve eleştirel biçimiyle, sanatçının kariyerindeki Sanat Eseri Risk Transferi Sözleşmesi (2022) veya Dolandırıcı Olarak Sanatçı (2015) gibi eski işlerle de akrabalığını yitirmiyor. Delier’in Felâket Anlaşmaları projesinde kamera ve ses Mevtan İpşir’in imzasını taşırken, eserin metin ve kurgusunu Delier üstlenmiş bulunuyor. Sanatçı eserinde göndermede bulunduğu resmi kaynaklara da izleyiciyi eyleyici kılabilme umuduyla yer veriyor. Bu kaynaklar arasında YouTube’da izlenebilen İstanbul Hortumu ile borsada CAT Bonoları olarak anılan felâket yatırımları ve Yahoo! Finans içerikleriyle beraber, 17 Ağustos Gölcük Depremi kayıtları ve İBB Olası Deprem Kayıpları Kitapçıkları öne çıkıyor.
Durum bu iken, her gününü âfet seviyesinde geçiren Türkiye ve dünyanın başını savaştan, depremden, selden ve kuraklıktan kaldıramadığı şu günlerde, Delier ile son işi ve çağrışımlarını konuşmak da kaçınılmaz hale geliyor.
Burak, Vimeo’da izleyiciyle video formatında paylaşmaya başladığın son işin Felâket Anlaşmaları sanki toplu taşıma zincirlerinde kitle iletişimine sokulan türde bir kurgusal karakter arzediyor. Bir uyarı filmi havasında olan bu iş, insanlara sanki soğukkanlı bir enformasyon aktarımında bulunuyor. Bir süredir de 2025 tarihli bu iş hakkında sosyal medya aracılığıyla artan bir gözlem yapıyoruz. Savaşlar, âfetler artık rutinleşti. Ben de seninle bu yüzden buluşmak istedim. Bu videoyu düzenleme ihtiyacını niye duydun?
Ah, “kamu spotu” gibi, haklısın! Belgesel tavrı o etkiyi uyandırıyor sanırım. Açıkçası biz, İstanbullular/Türkiyeliler olarak gelmekte olan felâketlerin belli bir ekonomi yarattığını, bu ekonominin hayatlarımızı şekillendirdiğini biliyor ve deneyimliyoruz. Kimimiz İstanbul’dan taşınıyor, kimi evinden emin değil, kimi evini kaybediyor. Bu ekonominin bir bakıma “ikiyüzlü” olduğunu ve aslında belli sınıfsal ilişkileri tekrar ürettiğini de bir vaka.
Asıl olarak kapitalizmi anlatan bir olgu olarak felâket tahvilleri denilen finansal enstrümanın garipliğine odaklandım. Gelecek bir felâketin kapitalist yaklaşımla dolayımlanmasının ne menem bir şey olduğunu anlatan bir iş oldu: Felâket Anlaşmaları.
Kapitalizmin yok ettiğini biliyoruz, doğayı, insanları, kentleri… Ama görüyoruz ki yok etmek üzerinden de kâr elde edebiliyor. “Ölüme oynuyor” ve kazanıyor! Tabii yok ettiği şeyi de bir bahse, oyuna çevirmiş bulunuyor! Bunu tartışmak, tartışılabilir kılmak istedim.
Neredeyse ‘kötülüğün’ de bir kıymeti olup olmadığını ve bunun bir meşru hak olma durumunu bize soran bir iş: Felâket Anlaşmaları. Ne dersin?
Kapitalizm kumarbazlık davranışı ile iç içe, belki emek-değer diye bakıyorduk ama bugün kumarbazlık hayatın her alanına yayılmış gibi. Günümüz kapitalizmi ‘değer’i bir oyundan, bahisten üretiyor. Finansal mesele de o: Bugün de emekçiler klasik anlamda tabii ki çalışıyor, üretiyor; Türkiye’deki madencilerin ölümlerini, marketlerdeki adaletsizliklere karşı emekçilerin direnişlerini hep birlikte yaşıyor ve görüyoruz. Ama finansal işleyişler bütün bunları üst kodluyor. Borsadaki ‘felâket tahvilleri’, ki bazıları kişilerin ulaşabileceği borsa bile değil, ‘B2B’ / ‘Business to Business’ anlayışında çalışıyor. Yani sen de eğer büyük bir fon isen, bu tür bahislere giriyor ve üç, dört sene boyunca devasa kârlar elde ediyorsun!
Tabii yatırımcılar paralarını genelde kaybetmiyor; yani felâket gerçekleşse bile arkasından tartışmalar başlıyor, deprem gerçekten 7,5 muydu? Hasar gerçekten bilmem kaç milyar doları geçti mi? Hukuk, matematik, denklemler devreye giriyor. Bunlar da çoğu zaman tahmin edebileceğiniz gibi fonlardan yana sonuçlanıyor. Ben bu iş hakkında düşünürken, Jameyka’da gerçekleşen tayfun ve felâket tahvilleri tam da böyle bir tartışmanın konusu olmuştu. İzlenimim, ne yapılıyor ediliyor bu para âfetten zarar gören insanlara dönmüyor, sonuçta yatırımcılar kazanıyor, çok tanıdık, bildik değil mi?
Felâket Anlaşmaları filmin ‘sigorta’ denen sektöre de kaşlarını çatıyor değil mi?
Tabii… ‘Reasürans’, yani ‘sigortacıların sigortalanması’, ana tartışmalardan biri. Malî piyasaların gelişimine baktığın zaman, sigortalama çıkış noktası. İlk olarak, tarımda risklerin güvenceye alınmasından gelişiyor finansallaşma. Örneğin mısır veya pamuk diyelim; rekolte nasıl olacağını bilemediğin için, sözgelimi kuraklık mı olacak, sel mi olacak; sen önceden sonraki senenin rekoltesini ortalama bir fiyata kendini güvenceye alabilmek uğruna satıyorsun. Belki o gün geldiğinde çok kâr edeceksin, ama ondan vazgeçip aynı zamanda kuraklık ve sel durumunda zarara karşı kendini güvene alıp bugün ortalama bir fiyattan satıyorsun.
Ama şöyle oluyor: Alan bunu 2 liraya aldı diyelim, havaların kötü gideceği öngörüldüğünde pamuğun değeri de artıyor ve 10 liraya varıyor. Dolayısıyla elindeki o 2 liralık kâğıdı 10 liraya da satabiliyor. Sonra başka biri, sonra biri daha… kâğıt süreç içinde spekülatif olarak el değiştiriyor ve artık mesele pamuktan, iklimden, üretimden falan çıkıyor, tamamen spekülatif bir alanda dolaşmaya başlıyor.
Eh, bence iş bu bakımdan ‘sanat piyasası’na da çok şey söylüyor! Çünkü sanat eseri de spekülatif, etrafındaki anlatılarla belirlenen bir değere sahip, bu gerçek değil demek değil yalnız, son derece gerçek ama gerçek beklediğimiz yerde değil; bugün ‘antroposen’ moda ve iş görüyor ya da ‘kimlik’… bu söylemsel alanlar olmadan üretilen sanat eserinin, sanat tavrının bir değeri yok. Küratörler, sanatçılar günün anlatıları, söylemleri, kavramları arasında bir nevi dj’lik yaparak rekabet ediyor, kendilerini değerli, ‘güncel’ kılıyorlar.

2012’de yaptığın Koleksiyonerin Dileği işinden beri, bu konuyla farklı biçim ve argümanlarla eğildiğini görüyorum. Yine âfet olasılıklarına baktığımda, küresel ısınma da aklıma gelip duruyor. Bu iş dünyayı ve mevsimleri altüst eden küresel ısınmaya ne kadar yakın? Bunu sanat piyasası adına da aynalama yapıp düşünelim isterim: Yaptığın bu iş öngörülmezliği hangi seviyede öngörüyor?
Aslında öngörülmezlik ve küresel ısınma ile çok ilgili bir iş bu. Örneğin İstanbul’da hortum nadir bir olaydı. Bugün sıradanlaştı.
Yani günümüzde hem doğal âfetlere hem de doğaüstü doğal âfetlere maruz kalıyoruz diyebilir miyiz?
Zaten o yüzden buna da felâket diyorum. Devlet ise ‘âfet’ diyor. Çünkü âfet olunca, yaşanılan doğalmış gibi oluyor! Ama bizim yaşadığımız, fırtına, hortumlar dahil, artık hiçbir şey doğal değil. Yani İstanbul ne kadar doğal ise, onlar da o kadar doğal. Her şey bizim elimizde.
Felâket Anlaşmaları üzerinden şöyle düşünelim meselâ: Diyelim DASK’ta şu anda yaklaşık 25 yıldır biriktirilen bir para var, değil mi? O para, aslında diyelim ki İstanbul Avcılar’ın tekrar yapılabilmesi adına rahatça kullanılabilir! Oraya dayanıklı binalar yapılabilir. Fakat bu yapılmıyor; onun yerine deprem bekleniyor ve aslında o depremin tetikleyeceği inşaat piyasası bekleniyor!
Bu videoda işaret ettiğin o ‘kamu spotu’ duygusu çok daha artırılabilirdi. Bu, kısa kestiğim hali. Hepimizin hayatlarını belirleyen somut bağlamın ne kadar maddi bir şey olduğunu göstermem gerekiyordu. Bu sebeple filmde o ‘eğitici belgesel’ havası mevcut ve bu kısmı da önemsiyorum.
“Devlet ve finansal akılı buna sosyal taraftan, yurttaş adına bir kentsel hak olarak bakmıyor. “
Projenle İstanbul ve Türkiye üzerinden dünyadaki fakir ve zengin mahalleler arasındaki âfete hazırlık yalanını da yüzümüze vuruyorsun diyebilir miyiz?
Tabii, zaten İstanbul Bağdat Caddesi’ne çıktığınızda, karşı tarafın tamamen yenilendiğini, korkunç pahalı binaların yapıldığını görürsünüz. Bütün Kadıköy’ün, Fenerbahçe’nin ve etrafının yıkılıp yeniden yapıldığı söylenebilir, ama buna gerek de yoktu. Oradaki binalar üç, dört katlıyken, depremde az zarar göreceklerken, yerine yirmişer katlı binalar dikildi. Kat sayısı rantı gösteriyor, ihtiyacı değil.
Öte yanda, Avcılar veya Zeytinburnu gibi yerlere baktığınızda ise, farklı bir dönüşüm görürsünüz. Bu ise tamamen bir ‘mutenalaşma’, bir tür demografik değişim olarak işliyor. Paran varsa, binanı yenileyebiliyorsun. Devlet çok net bu konuda, merkezindeki özne, müteahhitler, onların işini kolaylaştırabilmek, yoksa Devlet’in odağında o binalarda oturan bizler, kiracılar, mahalle sakinleri yok, bizi önceleyen finansal enstrümanlar yok. Devlet ve finansal akılı buna sosyal taraftan, yurttaş adına bir kentsel hak olarak bakmıyor.
Bu işinde, Feriköy Bit Pazarı’nda kurduğun Felâket Anlaşmaları içerikli ‘tezgâh’ ile, kırık parçalar karşılığında müşterilerine de birer tahvil veriyorsun ki, sanat piyasasında tahvil zaten kripto dönemle, Bitcoin süreciyle artık iyice alışıldık hale geldi. Eh, ‘Bit Pazarı’ ile ‘Bit Coin’ de yan yana gelmiş oldu. Bu da ironik. Bu yönüyle ‘edisyon’ da bir yaratıcılık tahvili gibi bile okunabilir, sen de birkaç parça sattın, ne dersin?
Ah, ‘Bit Pazarı ve Bit Coin’ meselesini inan hiç düşünmedim! Aslında odağım pazar değil ama ister istemez bu işi yaparken de gözlem amacıyla o pazara çok gidip geldim. Ve bit pazarı ile felâket ve ölüm arasında çok net bir bağ var. Örneğin Dolapdere’deki Kilise çeperinde toplanan Bit Pazarı’nda, Feriköy Bit Pazarı’na göre çok daha ‘felâket’ bir manzara görebilirsin. Dolapdere’de her şey biraz daha paramparça. Yani, orası benim öteki işlerime daha fazla referans verir. Orada tam bir talan hâli görürsün. Hatta bu konuda, bildiğin gibi 2024’te de Mistik Konferans isimli bir sanatçı kitabı yapmıştım. Feriköy Bit Pazarı daha düzenli olmakla birlikte, alttaki anlatı aynı: Ölülerden kalanlar bunlar sonuçta, nezihleştirilmiş, bütün halinde nesneler bunlar. Normalde Feriköy bit pazarında kırık parça satılmaz zaten! Ama oradakiler üç beş çizikle, başlarına gelmiş felâketten bir şekilde kurtulmuş haldeler. Belki biraz tamir de görmüşler ve tekrar kullanıma hazır hale getirmişler.
Ölümden, felâketten geçmiş olanların yeri olduğu için, benim de bu parçaları orada, yeni bir anlatı ile izleyici ve alıcılara sunmam çok oturdu. Tabii bir yandan burası da bir pazar, tıpkı borsa gibi, ama yüz yüze, temaslı. Ticaret hazzı ve kumarbazlık güdüsü açısından daha dolayımsız, bir nevi daha dürüst…
Sanatçı değil ama bir tür STK gibi çalışıyorsun diyebilir miyiz?
Gibi, evet. Bunların hepsi bir araya geliyor.
Bu çalışma, depremin kitlesel seviyede olağanlaştırıldığı Japonya veya blok gri devasa toplu konutların rutin hâle geldiği Rusya Federasyonu gibi coğrafyalarda izlense, bambaşka okumalara ve algılara kapı da açacak gibi de duruyor. Gittiği yerde kendi anlamını da spekülasyona sokan, değiştiren bir çalışma bu.
Tabii, bu arada öyle bir şey ki, ikincisini diyelim, bir Norveç, bir Hollanda için bile yapabilirim diye düşünmeye başladım. Sellerle, karla, soğuklarla elbette güncellenebilir. Dediğin küresel ısınma unsuru gibi, savaşlar için de yapılabilir bir iş bu; keza felâketlerin sayısı ne kadar çoğalırsa, felâket piyasaları da o kadar değişiyor ve geliştirilebiliyor. Videoyu bağlamla beraber göstermek çok önemliydi. Öbür türlüsü, bir günlük bir performans, bir sanatsal jest gibi eriyip gidecekti. Ama bağlamı kurarak, demistifiye ederek daha oturuyor, gerçi sanat dünyası sevmez böyle açık sözlülükleri, yapay gizemlere daha bir meftundur… ama ben önemsiyorum.
Spekülasyondan gidelim: Çağdaş sanatın ‘mezat’ kurumuna da göz kırpan bir iş bu. Değeri ve dahi değersizliği kimin saptadığı meselesini de bu işle tartışmayı sürdürüyorsun. Yine, ‘mülk kime aittir?’ sorusuna bakışın nedir?
Bugün sanat alanında, küratörün, sanatçının anlatısından, işin etiketinden, müzenin, galerinin prestijine, sosyal medyada yayınlanan fotoğraf ve videolara, dergilerde çıkan röportajlara, sanatçının sosyal medya hesaplarına, pozlarına, son politik postlarına somut işi kuşatan ve belirleyen anlatı işin kendisinden çok daha önemli. Değer ve anlam, ikincil olduğunu farz ettiğimiz bu görsel-işitsel söylemsel buluttan kaynaklanıyor, orada oluşuyor. Aslında nesneler, somut eserler ikincil. Bu, böyle olduğu için sanat ‘Borsa’ya, finansal mantığa doğrudan benziyor zaten.
Son dönemde Türkiye ve dünyada sanatçıların, inisiyatiflerin ve küçük galerilerin güç kaybettiğine tanık olduk. Sanat dünyası dünyadaki aşırı eşitsizliği tekrar üretiyor. Bizim güncel sanat kurumlarımız ise son dönemde çok kötü sınav verdiler, veriyorlar. Fakat bu başka bir konu. Ben biraz bu güç ağlarının ve onların gündemindeki çoğu zaman benim gündemim olmayan meselelerin dışında ne yapabileceğime bakıyorum. Bence sanatçılar, küratörler biraz olsun anlamlı şeyler yapmak istiyorlarsa, riskli ve acılı de olsa bu ağların ve kurumların dışında eylemeyi denemeliler.

Bu söylediklerin üzerinden, Felâket Anlaşmaları ‘değer’i sahiplenen ve dönüştürenin kim olduğunu anlamamıza da hizmet eden bir iş diyebilir miyiz ? Zira bir anlatının nesnesinin sahibi olmak ile onun taşıdığı dönüşüm potansiyelinin arkasında durmak arasında büyük fark var.
Evet, işin gerçekleştirilme biçimi, dolaşıma girme biçimi asıl mesele. Pazardan, tekil bir özne, bir kişi tarafından, tamam sanatçı ya da sanatçımsı bir kişi ama yine de kuşatılmamış, önbelirlenmemiş, kodlanmamış bir şekilde eyliyor. Sonrasında videosuyla sosyal medyada ilerliyor iş. Bundan sonra nereye gideceği, bir yere gidecek mi bilmiyoruz. Artık genel izleyicinin elinde. Ama benim bu ikili konumumun (sanatçı ve işporta finansçısı) bir şeyler düşündüreceğini tahmin ediyorum.
Peki sen Feriköy Bit Pazarı’nda kaç parça / anlaşma sattın?
Tabak altı parçaya kırıldı. Bu da altı senaryo yarattı: ‘Sel’, ‘Ağustos’ta ‘Dolu’, ‘Fırtına’, ‘Deprem’, ‘Hortum’ ve ‘Sıcaklık’. İstanbul’da olabilecek felâketler. Burada işin esprisi, parçayı/anlaşmayı alanın sözleşmede öngörülen ilgili felâketten sonra bu parçayı bana geri getirmesi gerekliliğinde yatıyor. Yani alıcı aslında kendi hayatı ya da görebileceği zarar üzerine bir bahis oynuyor.
Sağ kalırsa ya da hasarla atlatırsa, biraz para kazanmış olacak. Ya da bir sanat eseri ve sertifikasına sahip olmayı seçecek, belki o daha değerlidir, tabii yaşıyorsa. Ben kendi piyasa değerimi bilmediğim için, herhalde felâket sonrası kendisine biraz olsun yardımcı olur, bilemiyorum. Sanat olarak satsa da, bana getirip parasını da alsa, her iki koşulda da alıcının sağ kalması gerekiyor. Alıcı ölür de ben yaşarsam, ben kazanıyor olacağım, yaşıyorsam tabii!
“Pazarlık anında garip bir haz yaşanıyor, bahis olgusunun varoluşçu, derinlere giden bilinçdışı, yaşam ve ölümle ilgili bir tarafı var.”
Projelerinle – kültür kurumları başta gelmek üzere – kimi sosyopolitik mekanizmaların içine bir Truva Atı gibi yerleşerek, varoluşlarını, tutarlılıklarını, hakkaniyetlerini ve kıymetlerini tartışılır hale getiriyorsun. Bunda dünyayı dönüştürme arzun da etki taşıyor. Bunun için de sanatı araçsallaştırıyorsun. Burada ortaya koyduğun tavırda ‘iyi niyet’ ya da idealizm mi bulunuyor? Bunda bir anarşik yön de buluyorum. Kendini sisteme teğelliyorsun. Ne dersin?
Evet, yani… sanat da sosyal ve tarihsel olarak kurulmuş, belli bir durumda ortaya çıkmış bir alan sonuçta, en fazla iki, üç yüzyıldır var; milliyetçilik gibi, kapitalizm gibi ya da aile gibi… Tarihsel olarak kapitalizm ve sanat alanının oluşumunda bir paralellik var. Truva Atı mecazını anlıyorum ama ‘teğelleme” daha iyi, daha oturuyor. Ben haberci gibi ya da arı gibi farklı alanlar arasında gidip gelip oradan oraya bir şeyler taşıyorum. Her zaman da aynı şekilde çalışmıyorum, çeşitli şapkalarım var, bir çırpıda özetlemek zor. Bazen Truva Atı gibi çalışıyor da olabilirim.
Bu son işte, davranışlarımız ve dahil olduğumuz sistemlerle ilgili bir mesele ortaya çıktı. Ben pazarda felâket finansını konuşuruz sanıyordum. Pazarlık da işin bir parçasıydı elbette. Ama insanlar, gerçekten çok acayipler! Vaktimiz Bit Pazarı’nda sırf pazarlıkla geçti! Bu gerçekten çok yabancılaştırıcıydı. Alışveriş, pazarlık anında garip bir haz yaşanıyor, bahis olgusunun varoluşçu, derinlere giden bilinçdışı, yaşam ve ölümle ilgili bir tarafı var, bu da bana çok garip ve bir yandan da insanî geliyor.
Davranış biçimleri üzerine yazan Erwin Goffmann’ın bu konuda ilginç fikirleri var. Marx’ın eksik bıraktığı kimi şeylere değiniyor: Hayatımızın her anında karar alırken yaptığımız ‘kumarbaz davranışlarının’ altını çiziyor. Risk ve hesaplanamazlık ister istemez kumarbazlık davranışını ve bilincini tetikliyor ve bunda bir haz var, Mallarmé’yi ‘Bir Zar Atımı Kaderi Hiçbir Zaman Alt Edemez’’i hatırlamamak imkânsız. Bu da anlaşmaların pazarda bir anda böyle heyecan yaratmış olmasını açıklıyor. Benim son derece ‘STK’vari, iyi niyetli, naif’ tavrımın karşısında insanlar geliyor, ‘Aaa, ne ilginç, sanat ve felâket ve ucuz da, satın almalıyım!’ diyerek almak istiyorlar. Anlaşmalara çok yüksek fiyat biçip, hepsini almak isteyenler de oldu! Bu yüzden galiba ikincisini de yapacağım!
Projenin içinde doğaçlama, bilerek bilmeyerek yaptığımız oyunculuklar da var diyoruz ya, aklıma Beckett ve Brecht de geliyor zaten. Varoluşçuluk, Kafka, ötekileşme, Marksizm, Anarşizm ve anti-kapitalizm arka arkaya geliyor.
Bu kadar dolaştırması hoş… Godot da felâket sonrası bir manzarada bekleniyor… İkinci Dünya Savaşı sonrası Avrupa? Muhtemelen. Ama Godot’un gelmesi mi felâket, gelmemesi mi? Gelmesi daha büyük felâket olurmuş gibi geliyor bana…
AVM ile Bit Pazarı’nı karşılaştır: AVM’de hayatta her şey güllük gülistanlıkmış gibidir. Hiçbir felâket yaşanmaz. Bit Pazarı ise felâketlerin sonunda kurulur. Ya ölülerin malları el değiştirir ya da insanlar çaresizce her şeyini satışa çıkarır. Bu yüzden, oradaki antikacılarla da bunu tartıştık. Bana paramparça olmuş tabak verenler oldu. ‘Bunu da satarsın sen abi,’ diye geldiler. Çünkü kırık tabak onlar için satılamaz bir şey.
Sanatın da sihri burada belki. Sonuçta ben kırık tabak sattım. Tamam, çok fazla para etmedi, ama para anlamında değer burada tali bir konu. Şu anda kırık parçalar başka bir hikâyenin baş oyuncusu halindeler; aynı zamanda paraya çevrilebilir bir hikâye bu. İşte sanatın yapabildiği de bu. Bu kırık parçayı o sözleşme ile satıyoruz ve o hikâye ona o özgünlüğü veriyor, bir anlam ve değer üretiyor.
İnsanlarla birlikte o anlamı yaratıyoruz. Bugün sanat alanında kurumlarda, galerilerde kaybettiğimiz bir şey bu. Finanstakine benzer bir problem sanat piyasasında da yaşanıyor. İşleri önceden paketleme, yapay sofistikasyon ve mistifikasyon, işlerden neyin anlaşılması gerektiğini belirleme… çok yaygın. Sanatçılar da, küratörler de böyle üretiyorlar; önceden bir izleyici hayal edip, muhtemelen ünlü bir küratör ya da prestijli bir koleksiyoner, ona göre üretiyorlar. Risksizlik her yere yayılıyor, kumarbazlık yok, zar atımı yok. İşler kısırlaştırılıyor. Sürpriz duygusu tükeniyor.
Şimdi bu anlaşmaların sahipleri almış bakıyor: ‘Yahu ben aldım şimdi bunu, ne yaparım?’ diyorlardır. Orada bir sürü soru ve garip duygular oluşuyor ki çok hoş bir şey.
Sen bu projeyi hazırlarken önce bir metin ürettin mi?
Hayır. Fakat kafamda bu deprem ve felâket meselesi sürekli dönüyordu; Salt Galata’daki Arşiv ve Araştırma Merkezi’nde bulunan eski Osmanlı Bankası tahvil ve senetlerine bakıyordum. Oradaki süsleme, minör sanat, grafik estetiği çok hoşuma gidiyordu. Zaten onları da sahtelerinin üretilmemesi için el işçiliği ile biricik hâle getiriyorlar. Değeri, kopyalanmasın diye kilitlemek aslında, yapay olarak biricikleştirmek. Ben de sanat eserinin biricikliğinden hareket ederek, anlaşmaların tasarımını da biricik yapma yoluna girdim. Sanatla para burada da paraleller. Dolayısıyla tahvil deseni yaparak işe başladığımda, felâketlerin de biricik olması -sonuçta her çatlak birbirine benzer ama taklit edilemez- bunun üzerinde belirdi. Sonra Bit Pazarı’nda eski senetlerin, tahvillerin satıldığını gördüm. Proje de böyle gelişti.


