Çiçekler içinde yatan renkli bir kadın fotoğrafı. Kadının yüzü görünmüyor; adeta çiçekler onun üzerinde büyümüş gibi…. Sonraki imajlarda ise kırmızı çiçekler, dağınık bir şekilde sahile yerleştirilmiş. Bu fotoğrafta kadın yok, ama her an dalgalar o çiçeklere ulaşarak onları denizin derinliklerine çekebilir… Bir sonraki imaj ise hareketli; bir arkeolojik alanda tam ortada, kanla çizilmiş ve belirlenmiş kolları açık bir beden izi…
Tüm bunlar Kübalı sanatçı Ana Mendieta’nın Silueta Series (Silüet Serileri) adlı eser serisinden fotoğraflar ve hareketli imajlar. Mendieta bu seriyi üretmeye başladığında yıl 1973’tü ve serinin çoğu fotoğrafı Meksika’daki Yagul arkeolojik alanında çekildi. Burada, kendi köklerini ve bedenini dönüştürerek bedenin geçiciliğini ve yıkıcılığını ifade etmeye çalışan bu genç kadın, aslında çok daha derin ve anlamlı bir hikâye yaşıyordu.
Mendieta’nın etkileyici hayat hikâyesini, 16 Temmuz tarihinde açılan Tate Modern’in retrospektif sergisinde görmek mümkün. Sergi ve bölümleri sanatçının yaşamından kesitler gibi sunulmuş. Böylece, küratörler Valentine Umansky, Michael Wellen ve Elsa Collinson Mendieta’nın o dönemde kendi kırılganlığını ve yaşantısında öne çıkan tüm temaları izleyiciye göstermeyi hedeflemişler.

Tate’in on yılı aşkın bir aradan sonra Ana Mendieta’ya ayırdığı bu kapsamlı retrospektif, yalnızca sanatçıyı yeniden hatırlamak amacıyla yapılmıyor, onu gerçekten anlamak üzerine kurgulanıyor. Sergi dört ana bölümden oluşuyor ve ilk bölüm Cave, yani Mağara, Mendieta’nın Küba’daki mağaralarda yaptığı çalışmalardan yola çıkıyor ve doğurganlık tanrıçalarını andıran figürlerden oluşan, “neo-Neolitik” olarak tanımlanabilecek imgeler içeriyor. Diğer bölümler ise “Koru” (The Grove), “Nehir” (The River) ve “Kutsal Topraklar” (The Sacred Grounds) başlıklarını taşıyor.
Tüm bu bölümlere,Mendieta’nın yaşantısına ve eserlerine baktığımızda, onun yaşamını romantikleştirmek yerine her zaman bir mit gibi yaşadığını görüyoruz. Böylece, onun eserlerini de yaşantısını da bir monomit olarak ele almak mümkün hale geliyor: Bir sanatçının kendi miti nasıl doğuyor ve nasıl şekilleniyor? Ana Mendieta’nın bu bağlamda değerlendirilebilecek bir sanatçı olması ve kişisel mitinin bir kadın miti olarak okunabilir hâle gelmesi, hem sanat tarihi açısından hem de bir sanatçıyı farklı şekilde okumak için yeni bir algı kapısı açıyor.
‘Bir kadın bedeni sonsuz yaşam taşır içinde’
Monomit ve Kahramanın Yolculuğu adlı teorileriyle özellikle de 21. Yüzyılda popülerleşen yazar ve araştırmacı Joseph Campbell verdiği bir röportajda kadınların bedenlerinde çok fazla yaşam taşıdığını söyler. Aslında bu yorumu yapmadan önce kadının bir monomit yaratma potansiyelinin erkeklere göre çok daha az olduğunu da belirtir. Bunun nedeni de açıktır: Kadın kahramanın yolculuğunda ilk çağrıya yanıt veremez. Campbell’ın oldukça derin entelektüel görüşlerini ve tüm araştırmalarını neredeyse yerle bir edecek bir argümandır bu. Çünkü, birçok yaşamı içinde taşıyan kadının miti ve yolculuğu aslında tek bir yolculuk değildir. Bir kadın yüzlerce defa yolculuğa çıkar ve hepsini de tamamlar. Onun özelliği yolculuğunu sürekli tamamlayıp yeniden başlatabilme potansiyelidir. Bu bağlamda baktığımızda, aslında bir kadının yolculuğu birkaç kez farklı şekillerde ortaya çıkar. İşte tam bu noktada Ana Mendieta’nın miti derin bir okumayla onun sanatsal yolculuğunu ortaya koyar.
Kadınların miti ve yolculukları
Joseph Campbell, mitler ve kahramanın yolculuğu üzerinden okuduğu insan yaşantısında, insan hayatındaki en önemli noktalardan birinin yaşamla yapılan ilk çağrı olduğunu söylüyor. Bu, aslında kişisel mitin başladığı yerdir. Anne karnından çıkış başlangıcıdır, ama kahraman tam olarak ne zaman bir zorluk ya da çelişkiyle karşılaşırsa, asıl macera o zaman başlar. Bu çağrının gücü önemlidir. Bazı çağrılar daha hafiftir ve kahraman, yani kişi, bu çağrıya cevap vermeyebilir, ama bazı çağrılar o kadar güçlüdür ki kahraman buna cevap vermeden geçemez.

Bu çağrıları Ana Mendiata’nın yaşamı üzerinden incelemek mümkündür.
Çocukluk ve ilk gençlik yılları, Ana Mendieta için yerinden edilme, yalnızlık ve aidiyetsizlik duygularıyla şekillenen zorlu bir deneyimdi; o da bu çağrıya doğru ilerledi. Bu çağrı, yaşamda sanatsal bir üretim yolunda bir sonuca geldiğinde ise bu sürgün ve yabancılaşma hissi, sanat pratiğini ve yaratıcı vizyonunu derinden etkileyen temel unsurlardan biri haline geldi. Böylece, Mendieta’nın sanatsal diline giden yol açıldı. Bu sanatçının kendi mitini yaratmasının ve ona sunulan yaşamsal haksızlığın aslında bir ödül olduğu bu çağrının başında belliydi.
Küba’da Fidel Castro hükümeti göreve geldiğinde, bu hükümeti desteklemeyenleri oldukça zor zamanlar bekliyordu. Bu kişilerden biri de 2. Dünya Savaşı sonrası döneminin en etkili sanatçılarından biri olarak görülen Ana Mendieta ve ailesiydi.
Mendieta 1948’de Havana’da dünyaya geldiğinde ailesi Küba’nın toplumsal ve ekonomik seçkinleri arasındaydı: büyük büyükbabalarından Carlos María de Rojas, 1895 Bağımsızlık Savaşı’nın kahramanlarındandı; büyük dayısı Carlos Mendieta ise 1930’larda kısa süreliğine Küba Cumhurbaşkanı olmuştu. Avukat babası Ignacio ile kimya öğretmeni annesi Raquel’in Havana’daki ve şehir dışındaki sahil evlerinde hizmetçilerle büyüyen Ana ve iki yaş büyük kız kardeşi Raquel için bu ayrıcalıklı çocukluk, 1960’ta, Küba Devrimi’nin hemen ardından aniden sona erdi. Babasının CIA ile bağlantılı Castro karşıtı bir grupla ilişkisi — ki bu ilişki onu daha sonra yıllarca hapiste tutacaktı — aileyi tehlikeye soktu. Böylece, Ana Mendieta ile Raquel de, Operation Pedro Pan adı verilen programla Amerika’ya gönderilen yaklaşık on dört bin Kübalı çocuk arasında yer aldı.
Mendieta, Florida’da bir mülteci kampında geçirdikleri birkaç haftanın ardından Iowa eyaletinin Dubuque kentinde bir yetimhaneye yerleştirilen kız kardeşler, burada koruyucu ailelerde kalmaya başladı.
Anneleri ve küçük kardeşleriyle yeniden bir araya gelmeleri 5 yıl sürecekti; Mendieta ise yıllar sonra New York’taki SoHo’daki bir restoranda garsonluk yaparak kira ödeyen yoksul bir sanatçı olarak yaşayacaktı. Bir zamanlar cumhurbaşkanları ve bağımsızlık kahramanları çıkarmış bir aile, Mendieta’nın yaşamı gerçek anlamda başladığında, sadece hayatta kalmayı öğrenen bir bedenin anlatısına dönüşecekti. Bu köklü kopuş ve ailesiz kalmak, yersizlik ve yurtsuzluk ise Mendieta’nın yolculuğunun temelini oluşturan ve kişisel mitini ortaya koyan ana düşüncesi haline geldi. Yaşamın bu sonsuz zorluklarının izini taşıyan bir çocuğun yıllar sonra kendi bedenini toprağa, ateşe, suya ve çiçeklere geçici olarak kazıması tesadüf değildi. Böylece, onun kişisel mitinin en derin şekilde bir kahramanın yolculuğu olarak ortaya çıktığı bir zaman dilimi başlamıştı.
Yolun kendisi, sanatsal dil ve mitler
Mendieta’nın yaşantısında Tao ve Dharma o kadar belirgindir ki, onun yolculuğunda onu çağıran her şey aslında dharmasına hizmet eder. Tao yol, dharma ise yolun amacıdır. Herkesin bir dharması vardır, der Campbell ve insan bu amaca doğru çekilir. Yol ise çeşitlidir. Her an değişebilen bir doğaya sahiptir. Mendieta’nın yolu göçmelik, yalnızlık ve bir yere ait olmama ile geçen yıllarıdır. Onun dharması aidiyetsizliği anlatmaktır, yolu ise sanattır.
Mendieta 1966’da Mendieta, Iowa City’deki Iowa Üniversitesi’nde resim programına kaydolur. O yıl annesi ve küçük erkek kardeşiyle yeniden bir araya geldi. Sanat alanında lisans (1969) ve resim alanında yüksek lisans (1972) derecelerini aldıktan sonra, Mendieta üniversitenin Güzel Sanatlar Yüksek Lisans (İntermedya) programına kaydolur. Bu program, öğrencileri kavramsal sanat , arazi sanatı, video ve performans gibi yeni ortaya çıkan disiplinleri keşfetmeye teşvik eden Alman sanatçı Hans Breder tarafından kurulmuştur.

Bu program sayesinde kendi içinde anlatmak istediği hikâyeyi bulan Mendieta’nın bir sonraki yolculuğu burada başlar. Toprağa dönen, şekil değiştiren, sürekli dönüşen ve farklılaşan bir beden keşfidir bu çağrı. Aslında sanatçı bu sayede kendi varlığını yeniden keşfeder. Tüm bu dönemleri sergide yeniden görmek ve uaşamak mümkün: İlk bölüm Cave yani Mağara’da görülen eserler sanatçının aslında yaşama bakış açısını, bedene ve ruha bakış açısını da ortaya koyuyor. Mağara bir sembol olarak karanlıktan çıkış ve potansiyele doğru ilerleyen yolu da temsil ediyor. Sonraki bölümler ise artık sanatçının kendini keşfiyle ilerliyor. Koru yani The Grove aslında onun sanatının çeşitliliğini anlatıyor. Mağaranın ardından gelen bir alan olan Grove – Koru çiçekler ve bitkilerle dolu ve burada bir tür bolluk ve bereket sembolizminden bahsetmek mümkün. Sanatçının yaşamsal mitini ortaya koyan bu durum, Nehir (The River), aslında şifayı ve suyun verdiği akışkan enerjiyi anlatır, Kutsal Topraklar (The Sacred Grounds) onun kendi benliğinin gerçek keşfini sembolize eder. Böylece izleyici, bir tür kahramanın yolculuğu içinde ilerler ve sanatçının monomitini görür.
Değişim ve geçicilik temaları Mendieta’nın eserlerinde sıkça gördüğümüz fikirlerdir. Aslında sanatçı hiçbir şeyin sonsuza kadar kalıcı olmasını istemez; ama eserlerini üretirken çektiği filmler, bu geçiciliğin dengelenmesini sağlar. Mendieta’yı sıklıkla ikinci dalga feminizmin ya da toprak sanatının bir parçası olarak görülür. Onun görsel dilinde, Taíno, Yoruba halklarının sembolik dilini eserlerine yansıttığını görürüz.
Hatta birçok eserinde kendisi bu bölgeleri ziyaret ederken eserler üretmiştir. Tate Modern sergisinde de bu etkiyi görürüz, sergide toprağın üzerine yerleştirmeler ve kurulumlar ziyaretçiyi Mendieta’nın ait olduğu alanlara götürebilir. Burada hem görsel hem de içsel bilgiyle karşılaşırız. Böylece, sergide Mendieta’nın sembolik bir dil kullanımının aslında kendi ruhuna ait bir bilgi arayışı olduğunu görürüz.

Bilgi Üretimi ve Dağılımı ve Müze Sergileri
Bir müze, bir sanatçı retrospektifi yaptığında geçmişe dair bilgi üretir
Mendieta’nın geç kalmış görünürlüğü aslında müzecilik açısından da ilginç bir yerde konumlanabilir. Bir müze, özellikle de Tate Modern gibi, vizyonu ve misyonu ‘dünya sanatını göstermek’ olan bir müzenin Ana Mendieta gibi yeniliklere imza atmış ve sınırları zorlamış bir sanatçıyı yeniden ortaya çıkarması ve ona bir alan açması, geçmişe yönelik bilgiyi yeniden üretmesi anlamına gelir.
Müzelerin bilgi üretimi konusunda oldukça aktif bir rol oynadığını düşünürsek, Mendieta sergisinin aslında çok etkili bir yerde durduğunu görürüz.
Bilgi üretimi konusunda oldukça detaylı ve titiz çalışılan bu sergide Tate Modern’in küratöryel kurgusu da bu çok katmanlı mirası taşıma sorumluluğunu üstleniyor. Sergi, “The Grove”, “The River” ve sanatçının tekrar eden motiflerini bir araya getirirken, “The Repertoire” gibi bölümlerde, geçici ve dayanıksız malzemelerle üretilmiş bir pratiğin kalıcı bir müze mekânına nasıl taşınabileceğini görüyoruz. Müze, bize sürekli kalıcı eserler üzerinden seslenmiyor, aksine Mendieta’nın sanatının geçiciliğini g fark ettiğini ve bu şekilde bir sunum tekniği hazırladığını da ortaya koyabiliyor. Bu durum elbette bilginin geçiciliğini anlatıyor bizlere… Her bilgi sonsuza kadar geçerli olamaz. Bilgi gelişebilen ve değişebilen bir olgudur.
Sergide bu tür yerleştirmeler sanatçının yeğeni Raquel Cecilia Mendieta ile birlikte yürütülmüş. Bu iş birliği, müzelerin geçici ve performatif üretimleri koruma altına alırken, artık yalnızca teknik bir arşivleme değil; aile hafızasını ve öznel tanıklığı da içeren katılımcı bir bilgi üretimi sürecine ihtiyaç duyduğunu gösteriyor. Müzeler açısından en büyük sorulardan biri olan efemeral, yani geçici, sanat pratiğinin müze gibi kurumsal süreklilikle bir arada olması nasıl mümkün olabilir sorusuna cevap alıyoruz.
Ölümün kaçınılmaz gizemi
Mendieta’nın hikâyesini daha da farklı ve gizemli hale getiren bir başka şey ise ölümü. Sanatçı, 1985’te otuz altı yaşındayken Greenwich Village’daki apartmanının otuz dördüncü katından düşerek ölüyor; eşi, minimalist heykeltıraş Carl Andre, bu ölümle ilişkilendirilip sonradan beraat ediyor.
Andre, bu olayın ikilinin tartışırken bir anda gerçekleştiğini söylüyor ve o dönemde gazete manşetlerinde de Mendieta’nın ölümü üzerine haber dosyaları görüyoruz. Ama eşi Carl Andre beraat ediyor. Bu davayla ilgili kitaplar yazılıyor ve Andre her gittiği yerde protesto ediliyor.
Bu ölüm, uzun yıllar boyunca Mendieta’nın sanatının önüne geçiyor. Tate Modern sergide, ölümün tartışmalı koşullarını merkeze almak yerine sanatsal üretimin kendisine odaklanmayı tercih ediyor ve sanatçıyı yalnızca sanatıyla öne çıkarıyor.
Bu durum, tarafsız bir küratöryel karardan çok, bilinçli bir anlatı tercihi olarak öne çıkıyor. Bir kurumun, bir sanatçının ölümünü değil üretimini hatırlatmayı seçmesi, ölümünden sonra bile bir kadın sanatçının hikâyesinin başkaları tarafından şekillendirilebildiği gerçeğine karşı verilmiş geç ama anlamlı bir yanıt olarak okunabilir.
Müzenin bu seçimini yalnızca naif bir şekilde bilgi üretimine bağlamamak gerekiyor. Bir müze bir sanatçının kişisel sergisini açtığında, o sanatçının sanat piyasasındaki yeri değişiyor. Bu
sergide de Christie’s gibi müzayede evlerinin Mendieta için özel koleksiyon rehberleri hazırladığını, müze retrospektifleriyle eş zamanlı ilerleyen bir değer üretimi mekanizması yarattığını görüyoruz.
Müzelerin gücü ‘sembolik sermaye’ üretmekten geçer. Bu sembolik sermayeyi kullananlar ise, piyasa aktörleridir. Böylece, bir retrospektifin sonucunda bir sanatçı ekonomik değere dönüşür.
Bu iki alan birbirinden bağımsız olarak işlemez; aksine, karşılıklı olarak birbirini besler. Mendieta örneğinde bu döngü özellikle görünürdür, çünkü sanatçının kurumsal görünürlüğü uzun süre kısıtlı kalmışken, son yıllarda hem müze koleksiyonlarındaki hem de piyasadaki ilginin eşzamanlı yükselişi, kültürel değerin tek başına estetik nitelikle değil, kurumsal ve ekonomik aktörlerin ortak hareketiyle üretildiğini ve öne çıktığını bir kez daha ortaya koyuyor.
Ana Mendieta’nın Tate Modern’de nihayet hak ettiği ölçekte görünür olması aslında sanatçının yaşantısının ana noktalarını anlamak, onun üretimlerine yeni bir anlam kazandırmak ve onu yeniden keşfetmek için bir şans. Her şey bir yana, onun monomitini anlamak ve bir kadın miti olarak Ana Mendieta’yı yüceltmek aslında gerçek bir değer.
Onun yeryüzüyle kurduğu, sembollerle örülü geçici, kırılgan ve bir o kadar da inatçı ilişki, bugün müzelerin sürdürülebilirlik, katılımcı bilgi üretimi ve kapsayıcı temsil arayışlarıyla kurduğu ilişkiye dair çok şey söylüyor. Belki de tam bu yüzden, kırk yılı aşkın bir gecikmeyle de olsa, Mendieta’nın bedeninin müzeye dönüşü tam zamanında gerçekleşiyor.


