“Barajdan Sızanlar” Uyarıyor: Birkaç Gün Kaldı -

“Barajdan Sızanlar” Uyarıyor: Birkaç Gün Kaldı

Salt Beyoğlu’ndaki kapanışına birkaç gün kalan “Barajdan Sızanlar” sergisi, çok değil, en fazla beş yıl içinde bambaşka bir dünyanın ‘kiracıları’ olacağımızı, bize bir mezarlık serinliği ve karanlığı ile, ama olabilecek en katı, samimi, dramatik görsellik tınısında haberliyor. Bunu da işini gayet iyi yapan, bir avuç bağımsız gazeteci içtenliğinde çalışan sanatçılarla netleştiriyor. Sanırız, onlara da 'düncel' değil, güncel sanatçı deniyor.

İstanbul Beyoğlu İstiklal Caddesi Odakule mevkiindeki Salt Beyoğlu’nda bulunan Barajdan Sızanlar sergisi, kapısını Nisan ayı sonundan beri açık tutuyor. Garanti BBVA’nın ücretsiz kültür hizmeti olarak Galata ve Beyoğlu’nda hizmet veren Salt’ın sosyolojik, tarihsel, ekolojik, kültürel ve elbette sanat tarihsel göndermelerle örülü bu projesini, biz de kapanmadan turlama imkânı bulduk. Perdesini bir akşam üzeri araladığımız ve asgari bir buçuk, azami iki saatte doya doya gezilebilen Barajdan Sızanlar sergisi, 23 Ağustos’ta bitiyor.

Etkinlik, kapılarını Hollanda Kraliyeti ile Feltouch desteğiyle açık tutuyor. Radyo ODTÜ, Jotun, Doğuş Yayın Grubu ve Binat Mimarlık Medya Grubu gibi logoların da hizmet katkısını ardına alan serginin programını Gülce Özkara üstleniyor. Kendisinin bir küratör olarak değil de, program ‘yönetmeni’ gibi yansıtılmış olması, ne ilginçtir ki etkinliği daha bir özgür bırakarak, sergiden çok, dergi ‘kamusallığına’ yakınlaştırıyor. Meraklısı içine giriyor ve bakıyor. Elinden bırakan, bırakıyor. Bir diğeri son sayfasına kadar şans veriyor.

Sergiye eserleriyle Haig Ayvazyan, Monira Al Qadiri, Al-Wah’at Collective, Mehmet Ali Boran, Can Candan, Aslıhan Demirtaş, Alia Farid, Metincan Güzel, Emre Hüner, Evrim Kaya, Yelta Köm, Fredj Mousa, Dima Srouji, Aslı Uludağ ve Merve Ünsal katılıyor. Tasarım ve prodüksiyonu Emirhan Altuner’e ait sergi, karanlığı, alacakaranlığı, sessizliği, gün ışığını ve izolasyon duygusunu vurgulayan yapıt düzenlemeleriyle, karakterini cadde katından, taa tavana dek izleyenle tanıştırma çabasına giriyor.

Monira Al Qadiri, Holy Quarter (2020), Barajdan Sızanlar sergisinden görünüm, Salt Beyoğlu, 2026

König Galerie ile Sfeir-Semler gibi uluslararası galerilerle de sanatçı ve yapıt bazlı işbirliğine giden sergi, eserleri künye ve tanıtım metinlerine esir etmeyen, mekân tasarım malzemelerinin ve binanın geri dönüşümcü eylemselliğini sürekli ama kibarca hatırlatan bir tavrı da, ziyaretçilerin koynuna sokuyor.

Bununla birlikte turistlerin, çocukların, yetişkinlerin büyük bir saygıyla gezindikleri (sessiz, dramatik) sergi boyu hissedilen ‘müze yalnızlığı ve yabancılaşma hissi’, özellikle size gözlerini görevleri gereği diken sakin görevlilerin de refakatiyle ensenizden ayrılmıyor. Bu, yapıtlarla aranızdaki mesafeyi kamçılayarak, sergiyi bir sergiden çok, dilini bilmediğiniz ama okumayı çok istediğiniz bir derginin resimlerine bakıyormuş gibi bir hisse devrediyor. Ama cüretkâr, meraklı ziyaretçiler bu künyeleri, büyük fayda getiren metinleri ve sessizliği de aştıklarında, kendilerini her bir kata özgürce, ferahfeza yayılmış değerli, çeşitli anlatıların ürettiği bir farkındalık yumağıyla oynarken bulabiliyor.

Sergi “Baraj”ı bir metafor olarak kullanarak, Türkiye ve Filistin, Tunus ya da Avrupa gibi farklı coğrafyalarda yaşanagelen sosyolojik zelzelelerin de soruşturmasını üstleniyor. Tarihsel vaatlerin zemin etüdünü de üstlenen Barajdan Sızanlar bu anlamda, iç ve dış göçler, Devletin sosyal kalkınma projeleri (Keban Barajı), yabancılaşma ve ekolojik çöküntü gibi bir çok meselesi ile, ziyaretçiyi ürkütmeyen, ama bıktırmayacak da çarpıcılıkta yapıtları, binaya püskürten onlara kendilerini ifade alanı bırakan geçici fakat hür bir etkinlik olarak not edilebiliyor.

Bina girişindeki, 2026 tarihli Ölüm Tepemizde Dolanırken, Biz isimli yerleştirme, Haig Aivazian’ın, Omar İtani, Nadia Daou, Rhea Daily işbirliğiyle ortaya koyduğu çetin bir deneyim zemini. İstiklâl Caddesi ile zıt bir dünya vadeden, künyesi Arapça, İngilizce ve Türkçe metne dayalı düzenleme, Filistin ve Lübnan’a yaptığı duyusal ve duygusal göndermesiyle adeta aşılması gereken plastik bir mayın tarlası gibi işliyor. Sosyal empati ve özgüveninize sarılıp da bu bilinçli plastik provokasyonu ‘Ya sabır!’ diyerek vicdanınızla aşabildiğinizde, bir merdiven yukarıda bize “Biçerdöver” metaforuyla eski Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel, Keban Projesi hatıralarından fragmanlar sunuyor.

Haig Aivazian, Ölüm Tepemizde Dolanırken, Biz… (2026), Barajdan Sızanlar sergisinden görünüm, Salt Beyoğlu, 2026

Serginin atardamarı gibi işleyen, ilgili kattaki Arşivden Sızanlar alanı, ekibinin tabiriyle “Fırat Nehri ile Keban Barajı etrafında şekillenen farklı tahayyülleri bir araya getiriyor.” Zaten, ta 2010’lu yıllardan kalma Salt Araştırma belleğine de Keban Barajı Cengiz Bektaş imzalı özel fotoğraf albümü üzerinden (1973) tutunan bu midi-sergi, bir nevi görsel prelüd bütününe baktığımızda, gerek tüm sanatçılar, gerek yapıtları üzerinden işleyen yanık, kurak ‘dert ortaklığı’, etkinliğin duyusal zamkı olarak paçanıza iyice bir yapışıyor: Yapıtlar, ilk elde sırf kendi dertlerine dönük gibi de gelse, sergiye ısrarlı, empatik bir tur daha bindirdiğinizde, katlardaki kişi ve öteki yapıtların sanki aynı hastanede, farklı şikayetlerle buluşmuş hastalardan farksız olduğu duygusuna kapılıyorsunuz.

Feride Özkara, Arşivden Sızanlar seçkisinden, Barajdan Sızanlar sergisinden görünüm, Salt Beyoğlu, 2026

Keza bir kültürel poliklinik gibi, hüzünle, sessizce, yarı karanlık halde hizmet veren Salt Beyoğlu’nun ilk katında, Arşivden Sızanlar arasında duran, Salt Kış Bahçesi’nin de tasarımcısı Aslıhan Demirtaş’ın Keban Baraj gölü soyutlaması, ya da sergi Program yürütücüsü Gülce Özkara’nın Babaannesi Feride Hanım’ın Eğin’e bağlı Hastesi köyünü tasvir eder manzara resmi de, söz konusu buruk kavramsal halayın renklerini pekiştiriyor. Yine bu birikime komşu bir grafik emek karması da, bölge ekolojisinin kayıp varlıklarına, yine Aslıhan Demirtaş imzasıya hürmet ediyor. Kırmızı ve siyah desenleri kesiştiren, Şenlik isimli bu çok içten çalışmada kelaynaklar, dağ keçileri ve yaban domuzlarının hayaletleri, Şırnak, Çetintepe, Uludere gibi bölgelerden hortlayan hakikatleriyle beton bloklar üzerinden gırtlağınıza iniyor. Çalışmanın konulduğu yerin de ‘gelip geçici’ olması, eser üzerine binen dramaya ‘kat çıkıyor’. Demirtaş buna mukabil, Payidar isimli bir diğer jeopolitik röntgeniyle de aynı manzaranın tersyüz edildiği, 11 barajın etkilerine pragmatik yönden yaklaşan analitik bir portreye girişiyor. Çalışma aynı zamanda Demirtaş ve Salt imzalı bir kitabın da müjdesini ziyaretçiye emanet etmeden bırakmıyor.

Aslıhan Demirtaş, Şenlik (2016), Barajdan Sızanlar sergisinden görünüm, Salt Beyoğlu, 2026

Çatlaklar, geri dönüşler, aynı kata misafir Dima Srouji’nin iki dakikalık küvet rüyası Çatlaktan Sızanlar ve Geri Dönüşler de de vücut buluyor. Görsel koreografiyi folklorik hakikatle aynı yüzeyde buluşturan sanatçı, eserinde Nakba’ya ait arşivsel görüntüleri geriye doğru yankılıyor ve büyük ilgi görüyor. Esere ayrıca Liberation Music Orchestra’nın bir ekolojik direniş parçası refakat ediyor.

‘Peki, sergideki yapıtların hepsinin künyelerini okumaya mecbur muyuz?’ sorusu, olanca fısıltısıyla binada ayrıca yankılanıyor. Aslında “Barajdan Sızanlar”da izlenen yapıtların künyeleri, metinden esere, oradan yine metne koşan, ancak ziyaretçiyi cahil yerine koymamaya büyük özen gösteren, tüm kuşaklara ulaşma gayretinde, dinamik, empatik bir işlev üstleniyor. Gariptir, sergide metinler de, eserler de diyeceklerini özgürce söyleyebiliyor. İsteyen ikisiyle birden el ve göz sıkışabiliyor. Yani en azından bu çaba, bir çok serginin aksine Barajdan Sızanlar‘da bilhassa hissediliyor.

Dima Srouji, Çatlaktan Sızanlar ve Geri Dönüş (2023), Barajdan Sızanlar sergisinden görünüm, Salt Beyoğlu, 2026

Dramatik sergi turu, aynı katta Fredj Moussa’nın 11 dakikalık İç Deniz, Bir Serap isimli ‘kişisel belgesel’ işiyle sürüyor. Jules Verne’in “Denizin Hücumu” isimli yüzyıllık metnine de sırtını yaslayan anlatı, sömürgeciliğe, emeğe, mülkiyete ve ekolojiye bambaşka bir gözle bakabilmemiz uğruna ekrandan da taşarak, bizi palmiye yaprakları ve filme konu olan anıtsal figürlerden biriyle baş başa bırakıyor.

Keza Emre Hüner, bir deprem ve yıkıntı memleketi olarak Türkiye’ye, 1999 Marmara afeti belleği ile, dedesinin 1970 Gediz Depremi esnasındaki buluntuları, poliüretan depremzede yapılar üzerinden yaklaşıyor. Bir araştırmacı gazeteci kıvamıyla, objeler içindeki subjelerin merakına dalış yapan Hüner’in işleri, aynı zamanda hem gravür ve litografi makyajlı göstergebilim, hem Pop Sanatı ve hem de resmi, adli kurumlarca üstlenilen ‘temsili resim’ veya ‘delil’ meselesine de aynı anda, bir akrep çetesi gibi yaklaşarak, tümünün işlev ve kalıcılıklarını kendilerine sorgulatmak suretiyle, kuşatıyor. Bu, sergi içinde ‘kişisel sergi’ derinliğindeki iklime
ayrıca, sanatçının 2019 Teksas ikliminde çektiği “Underwater Dig” de farklı, mistik, neredeyse David Lynch’e hürmetle el sallar bir boyut getiriyor.

Barajdan Sızanlar demişken, Aslı Uludağ’ın QR kod sistemiyle iyice kamusallaştırdığı üç birimlik enstalasyonu Yasal Kesit, serginin meselesini daha çok harlıyor. Uludağ, Türkiye’nin jeotermal enerji soygununu vurguladığı ve Denizli, Aydın ve Germencik gibi bölgelerde yaşanan haksızlık ve çelişkileri unutturmadığı işinde, tıpkı Emre Hüner’in sezdiği türdeki tüm siyasal, kapitalist ve sosyolojik çatlakları tersyüz eden unsurları bizlere iletiyor. Küçük bir monitörde, bölge halkının direnişini unutturmayan sanatçı, ürettiği jeolojik kesiti aynı zamanda bir derin-metin, bir direniş mecrası olarak ziyaretçilerin duyularına akıtıyor.

Yelta Köm, Hep Seninleydim (2026), Barajdan Sızanlar sergisinden görünüm, Salt Beyoğlu, 2026

Salt Beyoğlu’ndaki sergi, Türkiye ve dünyanın yaşadığı ekonomik, jeolojik, kapitalist çarpıklıkları yüzümüze vuruyor. Bu konuda deliller toplayan sanatçıları bir araya getirerek yapıyı bir tür eylem alanına dönüştürme gayretini yaşıyor. Bunu yaparken arşivsel işlerin kıymetinin de altını çizen kurum, Yelta Köm’ün mobil iletişim dünyasına taziyede bulunduğu Hep Seninleydim eseriyle de farklı bir boyuta ev sahibi oluyor. Eser, sırf istanbulda kayıtlı 50 bini aşkın baz istasyonunu tepemize çıkarıyor. Bunu yaparken gündelik mahremiyet kodlarımızdaki çarpıklıkları da ifşa eden sanatçı, aynı zamanda ürettiği bu plastik yapısökümü, ilgili cihazların iç organlarını da üzerimize dökerek tamamlıyor. İlgili kültürel çarpıklıklar, Avrupa’da yaşanan göç meselesine yarımlık, hatıralar ve tasarım ile mimarlık pencereleriyle değinen Metincan Güzel imzalı bir diğer yapıtla da perçinleniyor.

Tüm binaya yayılan serginin Evrim Kaya imzalı çalışması ise, Barajdan Sızanlar‘ın haritası eksenine alabileceğimiz Hakkari ve onun bir mevsimi üzerinden, üstat Ferit Edgü’nün ‘O isimli kitabından Erden Kıral’ın çektiği, Genco Erkal başyapıtı “Hakkari’de Bir Mevsim”i adeta ‘geleceğe dönüş’ hissiyle tekrar yorumluyor. Bakılan ile bakanı, görülen ile göstereni kibarca tersyüz eden Kaya, çalışmasında dijital teknolojinin de sazı eline almasına müsaade etmeyen, son derece kırılgan bir çalışma ortaya koyuyor. Akla Neş’et Günal ve Nuri İyem’lerin paletlerini de getiren çocuk, kadın ve erkek suretleri, İzle! isimli bu (baş)yapıtta sizi karşılarına haklı suskunluklarıyla alırken, Hakkari üzerinden, “Bölge”nin bugünkü haline de, ‘geçmişin sözde cehennemi, oysa zaten içimizde saklı bir sahici cennet’ duygusuyla, tam manasıyla kültürel, plastik ve sosyolojik bir iade-i itibarda bulunuyor. Eser, tüm kudretini ‘kendine bakan herkesin yaşadığı pür yabancılaşmadan doğan duygusal taşkınlıktan’ alıyor. ‘Yüz’leşme, her anlamıyla çalışmanın her yanından sızıyor. Takas oluyor.

Evrim Kaya, İzle! (2026), Barajdan Sızanlar sergisinden görünüm, Salt Beyoğlu, 2026

Doğru bir ruhsal akrabalıkla bu işin hemen ardına saklanan Al-Wahat Collective ise, Filistin hafızasının teni, tekstil ve ekoloji üzerinden değerli bir yerleştirmeyi, Yabani Çitler’i Beyoğlu’na için için sızdırıyor. Tarım, sömürgecilik, mitologya, folklor, zanaat, ekoloji ve insan faktörünü nazik bir geometride bütünleştiren proje, soyutlama diye geçtiğimiz hemen her görsel unsurun içinde aslen ne gibi direnişlerin, ne gibi suskunlukların, insanlıktan kaynaklanan tevazunun olduğunu ortaya çıkarıyor.

Kendi içinde bir İnsanlık dergâhı gibi işleyen çalışmanın bir yerinde, bölge bitki örtüsüne göndermede bulunan, biri Meksika kökenli iki anlatıdan biri olan, şöyle bir öykü de, Öznur Karakaş Türkçesiyle, insanın can damarına basıp, geçiyor:

“Filistin’deki Hartlap Ağacı’nın kırmızı kabuğu, efsanelere konu olmuştur. Rivayet odur ki, bir genç, köydeki bir kadına âşık olur ve babasından onu istemesini talep eder. Babası bunu kabul edip, kadının ailesini ziyarete gider; ancak kadının güzelliğinden etkilenerek ona kendisi evlenme teklif eder. Bunu öğrenen genç adam, öfkeden deliye dönerek bir taşla babasının kafasına vurur. Baba ağacın dibine yığılır ve oracıkta can verir; kanı ağacın kabuğunu kırmızıya boyar. Ağacın adı da, bu hikâyeden gelir: Qatel / Katil – Abeeh / Babasının.”

Al-Wah’at Collective, Yabani Çitler (2025), Barajdan Sızanlar sergisinden görünüm, Salt Beyoğlu, 2026

Görüldüğü gibi Barajdan Sızanlar, bu yapıta kadar ziyaretçisine hayranlıktan ziyade farkındalık ve tahayyül seviyesini sorgulatıyor. Sergi, bir sergi yapma sorumluluğunun zemin etüdünü yaparken, yergi üretme potansiyelini de tartışmaya açıyor. Beyoğlu ortasında birkaç aydır açık ancak gizli bir eylem gibi işleyen, bunu yaparken bağırıp çağırmayan, bunu sadece eserlerin megafonuna bırakan serginin parmak bastığı bir diğer medya ise, Can Candan imzasını taşıyor.

Sanatçı yine meslektaşları gibi bir tür kültürel basın mensubu gibi çalıştığı Nükleer İbrahimlerin İzleri adlı 2026 tarihli grafik yoğun, ansiklopedik ruhlu eserinde, yerli ve yabancı kaynaklara dayanarak Dünyanın maruz kaldığı nükleer savaş ve felaket ebatlarını mukayeseli ve dijital buluntular halinde üzerimize döküyor.

Can Candan, Nükleer İbrahimlerin İzleri (2026), Barajdan Sızanlar sergisinden görünüm, Salt Beyoğlu, 2026

Sergilenen kaynak ve enformasyonun bolluğu, erişilebilirliği, izleyeni en çok şaşırtan iki unsur olarak dikkat çekiyor. ‘Burnumuzun dibi’ diyebileceğimiz bir mesafede, bunca tehlikeli bilgiye maruz kalmak, eserin en çetin adrenalin kaynaklarından biri olarak, onu adeta distopik bir bilim kurgu ürününe çeviriyor. Ama bu bir film değil, bariz bir döküm olarak tarihin sayfalarına çoktan katılıyor.

Son söz yerine, sergide tarih, nesne, özne ve coğrafyayı üst üste kodlayıp, pozlayan Alia Farid yerleştirmesi, Merve Ünsal’ın içimizdeki fiziksel, tarihsel ve coğrafi obrukları hissedilir kılan mekan yerleştirmesi, ya da Mehmet Ali Boran’ın, Salt Kış Bahçesi’ne sindirdiği İran çıkışlı Anadolu Parsı güzellemesi denebilecek performans videosu ile, buna eşlik eden heykel – yerleştirmesini de göz önüne aldığmızda bu büyük anlatı bize ne diyor?

Salt Beyoğlu’ndaki kapanışına birkaç gün kalan Barajdan Sızanlar sergisi, çok değil, en fazla beş yıl içinde bambaşka bir Dünyanın ‘kiracıları’ olacağımızı, bize bir mezarlık serinliği ve karanlığı ile, ama olabilecek en katı, samimi, dramatik görsellik tınısında haberliyor. Bunu da işini gayet iyi yapan, bir avuç bağımsız gazeteci içtenliğinde çalışan sanatçılarla netleştiriyor. Sanırız,onlara da düncel değil, güncel sanatçı deniyor.

Bir Tablo Nereye Kaybolur?

0 0,00