Labirent, sanat tarihinde sıkça başvurulan imgelerden biri. Antik mitolojide iktidarın kurduğu bir tuzak, Orta Çağ’da ruhsal yolculuğun simgesi, Jorge Luis Borges’te ise doğrusal olmayan zamanın ve sonsuz olasılıkların mekânı olarak karşımıza çıkar. Sergen Şehitoğlu’nun Çatallanan Yollar sergisi ise bu köklü imgeyi bambaşka bir düzleme taşıyor. Burada labirent, sembolik anlamlar taşıyan bir metafor değil; matematiksel olarak kurulmuş bir sistem, düşüncenin işleyebileceği bir yapı.
Makine mühendisliği geçmişini fotoğraf, video ve enstalasyon pratiğiyle buluşturan sanatçı, algoritmalar, dijital veriler ve matematiksel sistemler üzerine düşünüyor. Bu sergideki odağı hepimizin fark etsek de etmesek de içinde yaşadığı bir soruda düğümleniyor: Düşünmek, seçim yapmak ve anlam üretmek, önceden tanımlanmış sistemler içinde nasıl mümkün oluyor?
Bağımsız Bir Dil Olarak Matematik
Çatallanan Yollar, matematiği estetik bir araç olarak değil, kendi kurallarıyla işleyen bağımsız bir dil olarak ele alırken; izleyiciyi de bu dilin içinde dolaşmaya davet ediyor. Borges’in çatallanan zaman anlayışı ile algoritmik düzen arasında kurduğu gerilim, kapalı bir sistem içinde açık bir deneyimin mümkün olup olmadığını sorguluyor.
Söyleşide sanatçıyla düşünmenin gerçekleştiği bir uzam olarak labirenti, tek bir algoritmanın açtığı birçok olasılığı ve düşünmenin ilk koşulu olarak içinde yaşadığımız yapıya dair farkındalık kazanmanın önemini konuştuk.
Çatallanan Yollar, 25 Temmuz’a dek SANATORIUM’da görülebilir.

Enstalasyon, fotoğraf ve video işlerin yer aldığı Çatallanan Yollar serginiz, “çatallanan yolların” hem iç dünyamızda hem de dış dünya ile ilişkimizde bizi nasıl yönlendirdiğini fiziksel bir düzleme oturtuyor. Bunu yaparken labirent güçlü bir imge olarak karşımıza çıkıyor. Labirent, sinemadan edebiyata, görsel sanatlardan mimariye sıkça başvurulan bir referans. Çatallanan Yollar’daki labirent imgesini bu referansların içinde nasıl konumlandırırsınız?
Benim için labirent, öncelikle bir temsil değil, bir yapı. Mitolojik, psikolojik ya da edebi çağrışımları elbette çok güçlü; ama bu projede labirent bunların üzerine yerleştirilmiş bir metafor olarak çalışmıyor. Daha çok dünyanın kurulabileceği bir matematiksel zemin oluşturuyor. Ama tüm bu köklerin de farkındayım. Hatta sergi metnini yazan Prof. Dr. Esra Aliçavuşoğlu, metne labirenti icat eden Daidalos’tan başlıyor. Kendi cümlesiyle: “…sanatçı bunu mitolojik bir dille değil, matematiksel bir kesinlikle sunmayı amaçlıyor. Dolayısıyla labirent burada bir ‘araç’ olarak değil, matematiksel yapının kendisi olarak varoluyor.”
Düşünmenin Gerçekleştiği Yapı
Borges’in labirentleri bana bu yüzden çok yakın geliyor. Hikâyelerinde labirent, anlatılan olayların geçtiği bir mekân olmaktan çok, olayların gerçekleşmesini mümkün kılan mantıksal sistemdir. Ben de benzer biçimde önce belirli koşulları olan bir yapı kuruyor, ardından bakışımı bu yapının üzerine yöneltiyorum. Yazdığım metinler, videolar ve yerleştirmeler de aslında aynı yapının farklı okumaları hâline geliyor.
Bu nedenle sergideki labirent, sinemadaki kaybolma duygusuna ya da edebiyattaki sembolik anlamlara yaslanmıyor. Daha çok, düşünmenin gerçekleştiği bir uzam olarak var oluyor. Hayretimi yönelttiğim nesne bu yapı; işler de o hayretin farklı biçimleri.
Sergi metnini alıntısıyla başlattığınız Borges’in Yolları Çatallanan Bahçe’si doğrusal olmayan, her olasılığın çoğaldığı bir evren öneriyor. Sizin labirentinizde ise her yol, önceden tanımlanmış değişkenlerin bir çıktısı niteliğinde. Labirentin çatallanan yollarla imlediği “seçim” sizin için sonucu önceden tanımlanmış bir olgu mu yoksa özgür iradeden söz edebilir miyiz?
Bu soru aslında serginin merkezindeki gerilimlerden birini oluşturuyor.
Ben önce koşulları belirliyorum. Labirentin bütün yapısı matematiksel olarak tanımlanmış durumda. Bu anlamda sistem kapalı. Ama sistemin kapalı olması, deneyimin kapalı olduğu anlamına gelmiyor.

Hayatın da buna benzediğini düşünüyorum. Hiçbirimiz boşlukta karar vermiyoruz. İçinde bulunduğumuz zaman, mekân, geçmişimiz, bedenimiz, ilişkilerimiz ve hafızamız zaten kararlarımızın koşullarını oluşturuyor. Ama bu, düşünmenin ya da seçim yapmanın ortadan kalktığı anlamına gelmiyor.
Algoritma Tek Olabilir ama Olasılıklar Çok Fazla
Borges’in bu hikâyesinde geçen çok sevdiğim bir cümlesi var: “Yolları Çatallanan Bahçe’mi çeşitli geleceklere (hepsine değil) bırakıyorum.”
Sanırım benim baktığım yer tam burası. Algoritma tek olabilir ama olasılıklar yine de çok fazladır. Hepsini yaşayamayız ama hepsini düşünebiliriz. Sanatın alanı da belki tam olarak budur.
Labirent kavramsal olarak yalnızca “seçim” hakkında değil elbette. Gözetim mekanizmasının da en belirgin araçlarından biri. Yalnızca izlemekle sınırlı değil gözetimin etki alanı; ne göreceğimizi, neyi tercih edeceğimizi, davranışlarımızı da biçimlendiriyor. Çatallanan Yollar bu yeni gözetim biçimini nasıl düşünmeye davet ediyor?
Ben sergiyi doğrudan gözetim toplumuna dair bir eleştiri olarak kurmadım.
Gözetim, algoritmalar ya da yapay zekâ bugün içinde yaşadığımız yapının önemli parçaları. Ama bunları serginin konusu olarak değil, daha büyük bir yapının günümüzde görünür hâle gelen örnekleri olarak görüyorum.
Benim ilgilendiğim şey, insanın kendisini belirli koşullar içinde bulan bir özne olması. Hepimiz sürekli yönlendiriliyoruz; bazen başkaları tarafından, bazen alışkanlıklarımız tarafından, bazen de kendi düşüncelerimiz tarafından. Bu yönlendirmelerin kaynağı-kaynağının bilgisi tarih boyunca değişmiş olabilir ama yapının kendisi çok daha eski. Daha somut durumla anlatayım, günümüzde sıklıkla yeni dönem koşullarını anlatmak için kullandığımız algoritma terimi, 9. Yüzyılda yaşamış Harizmi’nin adının yanlış yazımından oluşmuş bir terim.
Düşünmenin İlk Koşulu Olarak Görmek
Dolayısıyla sergi, belirli bir teknolojiyi eleştirmekten çok, içinde bulunduğumuz yapıyı fark etmeye davet ediyor. Çünkü bana göre düşünmenin ilk koşulu, içinde bulunduğun yapıyı görebilmeye başlamaktır.
Maze Installation Version #1 enstalasyonunuzun parçalarına ayrılmış hâli birçok olasılığı barındırıyormuş gibi görünse de, dikey izi alındığında aslında yolların nereye çıktığı önceden belirli. Bu enstalasyonla yaratmak istediğiniz algı kırılmasını nasıl yorumlarsınız?
Uzayda asılı duran parçaların arasında dolaşırken yapı çözülmüş gibi görünüyor. Sanki istediğimiz yerden yeni bağlantılar kurabilir, yeni yollar oluşturabiliriz. Ama bütün bu parçaların izdüşümünü üst üste getirdiğiniz anda tek ve değişmez bir labirent ortaya çıkıyor.
Bu iki durum aynı anda doğru.

Yaşarken hiçbir zaman yapının tamamını göremiyoruz. Hep parçaların arasında hareket ediyoruz. Ancak dışarıdan bakabildiğimizde ilişkileri görebiliyoruz. Ama dışarıda olmak aşkın, hem metafizik, hem rüya hem de ölüm fikriyle anlatılabilecek bir durum. Bu labirentin bir girişi yok, çıkışı da yok, hedefi amacı merkezi de yok. Bu karamsar bir bakış açısı değil, tam aksine videoda sıklıkla tekrar ettiğim gibi devam etmek üzerine. Düşündüğümüz sürece zaman ilerliyor ama bunu durdurmak mümkün mü?
Sergi mekânı benim için tam da bu nedenle önemli. Galerinin güvenli ve sessiz ortamı, dışarıda yaşadığımız dünyanın üzerine kısa süreliğine dışarıdan bakabilmemizi sağlıyor. Ama sergi bittiğinde yeniden aynı yapının içine dönüyoruz.
Dolayısıyla yerleştirmenin parçalanmış hâli, etrafında dolanabildiğiniz, yaklaşınca yansımanızla birleşen, sadece bakmak için değil, yapı söküme uğramış halde düşüncelerinize açık hale getirilmiş bir form oluşturuyor.
Komşuluk matrisi, koordinat sistemi ve fonksiyonlar gibi oldukça teknik kavramlarla çalışıyorsunuz. Sergide matematiği kullanma biçiminiz temsilden uzakta, kendi kuralları olan bağımsız bir gerçeklik olarak konumlanıyor. Bu yaklaşım sanatın temsil etme geleneğine karşı bilinçli bir mesafe mi öneriyor?
Bu mesafe, benim bilinçli bir karşıt durma halimden gelmiyor, benim sanat yapma üslubum bu şekilde. Benim ilgimi çeken şey, matematiğin herhangi bir şeyi temsil etmesi değil; kendi başına var olabilmesi. Sanat yaklaşımım da buna çok yakın, temsiller değil olduğu gibi olan varlıklar üzerine, nedensellikler üzerine çalışmayı seviyorum.
Bir fonksiyonun grafiği bir ağacı temsil etmez. Bir komşuluk matrisi bir şehir planının sembolü değildir. Onlar önce kendi gerçekliklerine sahiptir. Ben de üretimlerimde mümkün olduğunca bu özerkliği korumaya çalışıyorum.
Belki de bu yüzden matematiği bir estetik üretim aracı olarak değil, bir dil olarak görüyorum. Önce bu dil kendi kurallarıyla konuşuyor. Daha sonra biz onunla ilişki kuruyoruz.
Matematiksel Yapının Ürettiği Anlam
Son yıllarda değişen şey ise şu oldu: Eskiden matematiksel yapının kendisi, hayret verici çıktıları benim için yeterliydi. Şimdi ise o yapının oluşturduğu dünyaya bir özne yerleştirmek, onun nasıl düşündüğünü, nasıl yürüdüğünü ve nasıl anlam ürettiğini de merak ediyorum. Hatta bu öznenin bilinç durumu, agency-etkenlik de üzerine düşünmeye devam ettiğim katmanlardan biri.
Sanırım bu serginin benim pratiğimde oluşturduğu en önemli dönüşüm de bu.

Sergideki Çatallanan Yollar videosunda yolda yürüme, farklı yönlere dönme imgesine dört farklı katmandan oluşan bir anlatı eşlik ediyor. Metnin oluşma sürecinden ve anlatıya farklı açılar katan katmanlardan söz etmeniz mümkün mü?
Aslında video, görüntülerden önce metin olarak ortaya çıktı.
Uzun süre yalnızca dolaşan ve düşünen; zaman, mekân, seçimler, varlık üzerine düşünen bir öznenin nasıl düşüneceğini yazmaya çalıştım. Sonunda yaklaşık on yedi dakika süren ve dört farklı düşünsel katmandan oluşan bir metin ortaya çıktı.
Bu katmanlar aynı zihnin farklı sesleri değil yalnızca; farklı varoluş ve biliş biçimleri. İçeride olan ve dışarının bilincinde olan, bazen unutan bazen ilham alan bazen bu iletişime kapalı bilinç-zihin durumları. Bazıları içeriden konuşuyor, bazıları dışarıdan sesleniyor, bazıları ise tam olarak nereden geldikleri belli olmayan düşünce parçaları gibi davranıyor. Her birinin dili, grameri ve dünyayla kurduğu ilişki farklı.
Video ise daha sonra bu metnin üzerine inşa edildi. Görüntüler de aynı şekilde belirli yönergeler doğrultusunda seçildi ve kurgulandı. Dolayısıyla burada görüntü, metni açıklayan bir unsur değil; onunla birlikte çalışan ikinci bir dil.
Bu sergide benim için en önemli üretimlerden biri aslında tam da bu metin oldu. Çünkü matematiksel olarak kurulmuş kapalı yapıyı, yeniden düşünmeye açan katman o metin. Sanırım serginin diyaloğa açık hâle gelmesini sağlayan şey de bu.


