Bu sayıyı hazırlarken hep arka planda düşündüm: Kültür sanat yayıncılığı neden bu kadar zor? Daha doğrusu, neden bu kadar kırılgan?
İfade özgürlüğünün problemli olduğu bir coğrafyada kültür sanat üretimleri ve fikirleri ve bunların dolaşıma girmesi hayati. İşte bu yüzden kendimi bağımsız bir yayın yaratmak fikrine adadım diyebilirim. Çok romantik bir yerden değil; tam tersine, sanatın ve kültürün bir toplum için ekmek ve su kadar hayati olduğuna inandığım için. Çünkü kültür sanatın yalnızca “iyi vakit geçirmekle” ilgili olmadığını biliyorum. Kültür sanat; diyaloğun, eleştirinin, hafızanın ve birlikte yaşama kapasitesinin korunabildiği son alanlardan biri. Bir varoluş şekli.
Belki de tam bu yüzden bu alan sürekli baskı altında kalıyor. Türkiye’de bağımsız kültür sanat yayıncılığı yapmak, çoğu zaman yalnızca içerik üretmek anlamına gelmiyor. Aynı anda ekonomik krizlerle, görünmez emeklerle, bitmek bilmeyen bürokrasiyle, güç savaşlarıyla ve çoğu zaman kültürel üretimin doğasını hiç anlamayan, sadece kendi çıkarlarını düşünen, bunu herhangi bir iş modeliyle aynı tutan zihniyetlerle ve yapılarla mücadele etmek zorunda kalıyorsunuz.
Son birkaç yıl bana bunu çok sert biçimde öğretti. Son dönemde ArtDog’un yaşadığı ve zamanı geldiğinde – belki çok yakında çıkış yolları bulmak için, sağlam yapılar kurmak için mutlaka masaya yatırmamız gereken olaylar bana kültür sanat yayıncılığının ne kadar savunmasız olduğunu bir kere daha gösterdi – aslında bu hepimizin birlikte oturup düşünmesi gereken, kafa yorması gereken bir hal. Bir kültür sanat yayını nasıl sağlam temeller üzerine oturtulur? Bunun için nasıl yapılar kurulması lazım? Bu coğrafyada çıkar odaklı olmayan bağımsız bir kültür sanat yayını olmanın bedelleri nelerdir, daha doğrusu bu mümkün müdür?
Bir kere kültür sanat yayını kar odaklı bir mekanizma olmamalı, bu konuda asla baskı altında kalmamalı. Çünkü sanat alanı kâr maksimizasyonu mantığıyla değil; editoryal sezgi, etik, bağımsızlık ve uzun soluklu güven ilişkileri ile ayakta kalır.
Bir yayın yönetmeninin görevi yalnızca içerik seçmek değildir. Yayının vicdanını, tonunu, yönünü ve dünyayla kurduğu ilişkiyi belirlemektir. Eğer bu alan sürekli müdahaleye açık hâle gelirse geriye yalnızca içi boş bir PR dili kalır. Oysa kültür sanat yayıncılığı tam da bunun karşısında durmalıdır. Yayın her şeyden çok sezgilerle, kendi belirlediği bir zaman kavramı içinde yaşar ve bu alan müdahaleye tartışmasız şekilde kapalı olmalıdır.
Bu süreç bana dayanışmanın ne kadar hayati olduğunu da yeniden gösterdi. Bu dergi hisselerden, hisse hesaplarından ve bir şirket isminden ibaret değildir. Gecesini gündüzüne katan editörlerin, yazarların, çevirmenlerin, tasarımcıların, genç sanat yazarlarının, usta kalemlerin ve görünmeyen emeklerin toplamıydı. Sürdürülebilir olmasının en önemli nedenlerinden biri kar amacı gütmeden yapılan maddi yatırımdı. Bugüne kadar katkı sunan herkese derin bir minnet duyuyorum. Çünkü bağımsız kültür sanat yayıncılığı ancak kolektif bir inatla mümkün olabiliyor.
Bugün “dayanışma” meselesini yeniden düşünmek gerekiyor. Ancak bunu romantik bir birliktelik çağrısı olarak değil; sorumluluk, sınır bilgisi ve editoryal bağımsızlık üzerinden kurulan yeni bir kültürel etik olarak düşünmek gerekiyor. Herkesin her şeye müdahil olduğu değil, herkesin kendi alanının sorumluluğunu taşıdığı yapılar olmadan bağımsız kültürel üretimin sürdürülebilir olması imkansız.
Bu sayı boyunca farklı yazılarda tekrar tekrar aynı soruya rastlıyoruz: Kültür sanat alanı kendini nasıl koruyabilir? Sanatta örgütlenme mümkün mü? Bağımsız alanlar nasıl ayakta kalabilir? Ve belki en önemlisi: Kültürel üretimin yaratıcı ve düşünsel tarafı, piyasa dinamiklerinden ve bu işin doğasına yabancı olan zihniyetlerden nasıl korunur?
Bu sayıda kapağa, Venedik Bienali kapsamında gündeme gelen Florentina Holzinger’ın SEAWORLD VENICE işinden bir görüntü taşıdık. Baş aşağı sallanan bedenin yarattığı o tekinsiz his, son dönemde dünyaya dair hissettiklerimizi neredeyse kusursuz biçimde özetliyor: Baş aşağı duran bir dünya. Sadece siyasetin ya da ekonominin değil; kurumların, değerlerin, kültürel yapıların ve birlikte yaşama biçimlerinin de sarsıldığı bir dönemden geçiyoruz.
Kültür sanat insanların birbirini dinlemeyi bıraktığı yerde yeni bir dil açıyor. Hafızayı koruyor. Başka ihtimaleri görünür kılıyor. Ve bazen yalnızca nefes alabileceğimiz küçük bir alan yaratıyor.
Bugün geldiğimiz noktada şunu çok daha iyi biliyorum: İsimler değişebilir. Yapılar dağılabilir. Şirketler kapanabilir. Ama gerçekten inançla yapılan kültürel üretim kolay kolay yok olmaz. Mesele o ruh’u taşımak.
Yola devam edeceğiz. Çünkü bütün kırılganlığına rağmen hâlâ bu alanın vazgeçilmez olduğuna inanıyoruz. Ve belki de bugün, her zamankinden daha fazla, bağımsız kültür sanat alanlarını korumaya, dayanışmayı büyütmeye ve birbirimizin sesini duymaya ihtiyacımız var.


