Perdede Aşkın İzleri: Unutulmaz 15 Romantik Film -
In the Mood for Love, 2000.

Perdede Aşkın İzleri: Unutulmaz 15 Romantik Film

Aşkın sinemadaki izlerini süren bu seçki, Godard’dan Wong Kar-wai’ye uzanan 15 filmle arzuyu, zamanı ve kırılgan bağları yeniden düşünmeye çağırıyor.

Sinema, ilk karesinden bugüne aşkı anlamanın ve anlatmanın en güçlü yollarından biri oldu. Kimi zaman Paris’in yağmurlu sokaklarında bir kaçış olarak çıktı karşımıza, kimi zaman bir uşağın içine gömdüğü pişmanlıkta ya da yıllar sonra bir lokantada paylaşılan o ağır suskunlukta. Aşkın tek bir tanımı olmadığı gibi, beyazperdedeki karşılığı da hiçbir zaman sabit kalmadı; her dönem, her coğrafya ve her yönetmen onu başka bir estetikle yeniden kurdu.

14 Şubat’ın simgelediği romantik atmosferi bir vesile kabul ederek hazırladığımız bu seçkide, aşkı yalnızca duygusal bir yakınlık olarak ele alan filmlerden çok, onu zaman, hafıza, sınıf, kimlik ve kayıp ekseninde düşünen yapımları bir araya getiriyoruz. Jean-Luc Godard’ın sinema dilini altüst eden kuralsızlığından Wong Kar-wai’nin zamana yayılan melankolisine, Luca Guadagnino’nun arzuyu bedensel bir dönüşüme dönüştüren anlatılarından Celine Song’un çağdaş ilişkileri ihtimaller üzerinden okuyan hassas bakışına uzanan geniş bir yaratıcı hattı takip ediyoruz.

Breathless (1960).

1. Breathless (1960)

Seçkimizi, Fransız Yeni Dalgası’nın sinema dilini kökten değiştiren filmlerinden Breathless ile açıyoruz. Jean-Luc Godard’ın ilk uzun metrajı olan yapım, Paris sokaklarında yolları kesişen Michel ile Amerikalı gazeteci adayı Patricia’nın çalkantılı bağını izler ve aşkı kuralları kıran bir anlatı içine yerleştirir. Gösterildiği yıl Berlin Film Festivali’nde En İyi Yönetmen için Gümüş Ayı kazanan film, ayrıca Fransız Sinema Eleştirmenleri Birliği tarafından En İyi Film seçilmiş ve Prix Jean Vigo başta olmak üzere dönemin prestijli ödüllerinden bazılarını toplamıştır. Jean-Paul Belmondo ile Jean Seberg’in performansları, Godard’ın doğaçlama hissi veren jump cut kullanımıyla birleşerek sinema estetiğini sarsan bir özgünlük yaratır.

Bonnie and Clyde (1967). Fotoğraf: MUBI.

2. Bonnie and Clyde (1967)

Romantik filmler seçkimize, sinema tarihinde aşk ile suçun en çarpıcı kesişimlerinden birini anlatan Bonnie and Clyde ile devam ediyoruz. Arthur Penn imzalı film, Büyük Buhran yıllarının Amerika’sında suçla, arzu ve özgürlük arayışını iç içe geçiren iki âşığın hikâyesini anlatır. Warren Beatty ve Faye Dunaway’in canlandırdığı Bonnie Parker ile Clyde Barrow, küçük soygunlardan başlayıp giderek şiddetlenen bir kaçışa sürüklenirken, film romantik başkaldırı ile yıkıcı gerçeklik arasındaki gerilimi merkezine alır. Amerikan sinemasında Yeni Hollywood döneminin kilometre taşlarından sayılan yapım, cinsellik ve şiddeti ele alış biçimiyle dönemin estetik tabularını kırmıştır. On dalda Oscar’a aday gösterilen film, Estelle Parsons’a En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu ödülünü kazandırmış; bugün ise kültürel ve tarihsel önemi nedeniyle ABD Ulusal Film Arşivi’nde korunmaktadır.

Pretty Women, 1990.

3. Pretty Woman (1990)

Garry Marshall’ın yönettiği Pretty Woman, Los Angeles sokaklarında tesadüfen karşılaşan Vivian Ward ile iş dünyasının soğuk yüzünü temsil eden Edward Lewis’in beklenmedik yakınlaşmasını anlatır. Julia Roberts’ın yıldızını parlatan performansı ve Richard Gere’le kurduğu kimya, filmi modern romantik komedinin kült örneklerinden birine dönüştürürken, Roy Orbison’ın hafızalara kazınan Oh, Pretty Woman şarkısı da bu masalsı anlatının duygusal omurgasını kurar. Başlangıçta sınıf farkları ve yalnızlık üzerine daha karanlık bir hikâye olarak tasarlanan film, zamanla dönüşerek aşkın dönüştürücü gücüne odaklanan bir anlatıya evrilir. Roberts’a Altın Küre kazandıran yapım, gişede kırdığı rekorlarla da romantik komedinin sınırlarını genişletmiş; “beyaz atlı prens” masalını karşılıklı kurtuluş fikriyle yeniden yazmıştır.

Ghost, 1990.

4. Ghost (1990)

Seçkimizde bu kez aşkı ölümün ötesine taşıyan bir hikâyeye uğruyoruz. Jerry Zucker’ın yönettiği Ghost (1990), bir saldırı sonucu hayatını kaybeden Sam’in, geride bıraktığı sevgilisi Molly’yi korumak için ruhlar âleminde verdiği mücadeleyi anlatır. Patrick Swayze ve Demi Moore’un kırılgan birlikteliğine Whoopi Goldberg’ün unutulmaz medyum performansı eşlik ederken, film romantizmi doğaüstü gerilimle buluşturur. Gişede büyük başarı yakalayan yapım, Oscar’da En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu ödülünü Goldberg’e, En İyi Özgün Senaryo ödülünü ise Bruce Joel Rubin’e kazandırmıştır. Kil sahnesiyle hafızalara kazınan film, halen romantik film deyince akla gelen ilk filmler arasında.

The Remains of the Day, 1993.

5. The Remains of the Day (1993)

James Ivory’nin yönettiği The Remains of the Day (1993), Kazuo Ishiguro’nun Booker Ödüllü romanından uyarlanan, görev duygusu ile bastırılmış arzular arasında sıkışmış iki insanın hikâyesini anlatır. Anthony Hopkins’in hayatını Darlington Hall’a adamış başuşak Stevens’ı, Emma Thompson’ın ise evin baş hizmetlisi Miss Kenton’ı canlandırdığı film, 1930’lar İngiltere’sinden savaş sonrası yıllara uzanan bir zaman diliminde, söylenmeyen cümlelerin ve ertelenmiş seçimlerin izini sürer. Stevens’ın mutlak profesyonelliği ile Kenton’ın duygusal açıklığı arasındaki mesafe, sınıf farkları ve yaklaşan savaşın gölgesi altında giderek derinleşir. ekiz dalda Oscar’a aday gösterilen film, Hopkins ve Thompson’ın performanslarıyla özellikle öne çıkmış; En İyi Film, En İyi Erkek Oyuncu ve En İyi Kadın Oyuncu dahil önemli kategorilerde yarışmıştır.

Before Sunrise.

6. The ‘Before’ Trilogy (1995, 2004, 2013)

Richard Linklater’ın yönettiği Before üçlemesi (Before Sunrise, Before Sunset, Before Midnight), Jesse ve Céline’in yaklaşık yirmi yıla yayılan aşk hikâyesini dokuzar yıllık aralıklarla takip ediyor. Ethan Hawke ve Julie Delpy’nin hayat verdiği karakterler, ilk filmde Viyana’da başlayan tesadüfi bir karşılaşmadan, Paris’teki yeniden buluşmaya ve Yunanistan’da sınanan uzun süreli bir ilişkiye uzanan bir yolculuk yaşıyor. Seri, aşkı büyük romantik jestlerden çok, zamanın içindeki dönüşümler, konuşmalar ve duygusal kırılmalar üzerinden ele alıyor. Seri, iki Oscar senaryo adaylığı da dahil olmak üzere birçok prestijli ödül adaylığı elde etti.

In The Mood of Love. Fotoğraf: MUBI.

Seçkimizde, aşkın en kırılgan hâllerinden birine uğruyoruz: In the Mood for Love. Wong Kar-wai’nin yazıp yönettiği film, 1960’ların Hong Kong’unda yolları kesişen iki yalnız ruhun bastırılmış yakınlığını, zamanın ritmiyle örülmüş bir melankoli içinde ele alıyor. Eşlerinin ilişkisini keşfeden Chow Mo-wan ile Su Li-zhen arasında filizlenen duygular, söylenmeyen sözler ve ertelenmiş dokunuşlar üzerinden ilerliyor. Tony Leung’a Cannes Film Festivali’nde En İyi Erkek Oyuncu ödülünü kazandıran yapım, Wong Kar-wai’nin Days of Being Wild ve 2046 ile kurduğu tematik üçlemenin merkezinde yer alıyor. Hong Kong sinemasının en önemli eserlerinden biri kabul edilen film, aşkı paylaşılamayan bir zaman duygusu olarak yeniden düşünmeye çağırıyor.

Moulin Rouge! (2001).

Baz Luhrmann’ın 2001 yapımı Moulin Rouge!, Paris’in Montmartre semtinde geçen görkemli bir müzikal aşk hikâyesi anlatıyor. Genç şair Christian’ın, kabarenin yıldızı Satine’e duyduğu tutkulu aşkı merkezine alan filmde Ewan McGregor ve Nicole Kidman başrolleri paylaşıyor. Popüler şarkıları teatral bir estetikle buluşturan yapım, yönetmenin Strictly Ballroom ve Romeo + Juliet ile kurduğu Red Curtain üçlemesinin son halkası. Cannes Film Festivali’nde Altın Palmiye için yarışan film, sekiz Oscar adaylığı elde ederek En İyi Sanat Yönetimi ve En İyi Kostüm Tasarımı ödüllerini kazandı. Gösterişli görselliğinin ardında, sevmenin bedelini ve kaybın ağırlığını anlatan Moulin Rouge!, büyük aşklara adanmış çağdaş bir melodram olarak seçkimizde yerini alıyor.

The Notebook. Fotoğraf: Everett Collection.

Nick Cassavetes’in yönettiği The Notebook, Nicholas Sparks’ın romanından uyarlanan ve 1940’larda başlayan büyük bir aşkın onlarca yıla yayılan hikâyesini anlatıyor. Ryan Gosling ile Rachel McAdams’ın canlandırdığı Noah ve Allie, sınıfsal farklara, savaşa ve zamana rağmen birbirinden kopamayan iki âşık olarak karşımıza çıkıyor. Film, gençlik yıllarındaki tutkulu yakınlaşmayı, yaşlılıkta hafızayla mücadele eden bir sevgi anlatısıyla iç içe geçirerek aşkı bir hatırlama biçimi olarak yeniden kuruyor. Gösterime girdiği dönemde eleştirmenleri ikiye bölse de gişede sürpriz bir başarı yakalayan yapım, zamanla modern romantik klasikler arasına yerleşti.

Eternal Sunshine of the Spotless Mind.

Michel Gondry’nin yönettiği Eternal Sunshine of the Spotless Mind, ayrılığın ardından birbirlerini hafızalarından sildirmeyi seçen Joel ve Clementine’ın yollarının yeniden kesişmesini anlatıyor. Charlie Kaufman’ın senaryosu, aşkı düz bir zaman çizgisi içinde değil, silinen anıların arasından sızan bir duygu olarak kuruyor. Jim Carrey ve Kate Winslet, kırılganlıkla inat arasında gidip gelen iki karaktere beklenmedik bir derinlik kazandırıyor. Film, En İyi Özgün Senaryo dalında Oscar kazanırken Kate Winslet’a da En İyi Kadın Oyuncu adaylığı getirdi.

Brokeback Mountain, 2005. Fotoğraf: MUBI.

11. Brokeback Mountain (2005)

Seçkimizin bir diğer filmi, Ang Lee imzalı Brokeback Mountain, 1960’lardan 80’lere uzanan bir zaman diliminde, iki kovboyun gizli kalmaya mahkûm aşkını takip ediyor. Annie Proulx’nun öyküsünden uyarlanan filmde Heath Ledger ve Jake Gyllenhaal, toplumsal baskılarla çevrelenmiş bir yakınlığı sessizlikler, bakışlar ve ertelenmiş hayatlar üzerinden kuruyor. Venedik Film Festivali’nde Altın Aslan kazanan yapım, Oscar’da En İyi Yönetmen ve En İyi Uyarlama Senaryo dâhil üç ödüle uzandı. Amerikan taşrasının sert manzarası içinde filizlenen bu ilişki, aşkın bazen bir seçim değil, taşınması zor bir yük olduğunu hatırlatıyor. Gösterime girdiği dönemde tartışmalara yol açsa da Brokeback Mountain, ana akım sinemada queer anlatılar için önemli bir eşik olarak kabul ediliyor.

“Lo sono l’amore” (I Am Love). 2009. Fotoğraf: Magnolia Pictures.

12. I Am Love (2009)

Luca Guadagnino’nun Milano’da geçen I Am Love, varlıklı bir ailenin içinde sıkışıp kalmış Emma’nın, genç bir şefle yaşadığı beklenmedik ilişki üzerinden arzuyu ve dönüşümü anlatıyor. Tilda Swinton’ın incelikli performansıyla taşınan film, bastırılmış bir hayatın içinden yükselen bir aşkı sessiz ama sarsıcı bir dille kuruyor. Guadagnino’nun Desire üçlemesinin ilk halkası olan yapım, Venedik Film Festivali’nde prömiyer yaptı ve kostüm tasarımıyla Oscar’a aday gösterildi. Soğuk salonlar, uzun sofralar ve küçük bakışlar arasında ilerleyen hikâye, aşkı bir uyanış anı olarak ele alıyor.

Carol. Fotoğraf: Wilson Webb / Weinstein Company / Courtesy Everett.

Todd Haynes’in yönettiği Carol, 1950’lerin New York’unda, birbirine temkinle yaklaşan iki kadının yavaş yavaş derinleşen bağını izliyor. Cate Blanchett’ın zarif mesafesiyle Rooney Mara’nın kırılgan iç dünyası, bakışlar ve suskunlukları üzerinden kurulan bir aşkın ritmini belirliyor. Film, Patricia Highsmith’in The Price of Salt or Carol romanından uyarlanmış. Cannes’da Rooney Mara’ya En İyi Kadın Oyuncu ödülünü kazandıran yapım, altı Oscar adaylığıyla da yılın en çok konuşulan filmleri arasına girmişti.

Moonlight (2016). Fotoğraf: Netflix.

14. Moonlight (2016)

Moonlight, Miami’de büyüyen Chiron’un çocukluk, gençlik ve yetişkinlik yıllarını izlerken, bastırılmış bir aşkın izini sürüyor. Film, Chiron ile Kevin arasındaki kırılgan bağı büyük dramatik anlar yerine küçük bakışlar ve suskunluklar üzerinden kuruyor. Yönetmen Barry Jenkins, sevgiyi gösterişli sahnelerle değil, zamana yayılan bir yakınlık hissiyle anlatıyor. Yıllar sonra bir lokantada gerçekleşen karşılaşma, arada kalan tüm sözcüklerin yerini suskunluğa bırakıyor. Erkeklik, kimlik ve sınıf baskıları arasında şekillenen bu ilişki, aşkın ne kadar kırılgan olabileceğini hatırlatıyor. 2017’de En İyi Film dahil üç Oscar kazanan yapım, modern sinemanın en içe dönük aşk anlatılarından biri olarak öne çıkıyor.

Past Lives. Fotoğraf: Netflix.

Seçkimizin son filmi, çocuklukta kurulan bir bağın, yıllar içinde başka biçimlere bürünmesini izleyen Past Lives. Seul’den New York’a uzanan bir karşılaşmalar hikâyesi anlatıyor. Na Young ve Hae Sung’un yarım kalan yakınlığı, Nora’nın Amerika’daki hayatında yeniden karşılık bulurken film, aşkı dramatik dönemeçlerden çok zamanın açtığı mesafeler üzerinden düşünmeye davet ediyor. Yönetmen Celine Song, ilişkilere kader duygusu yüklemek yerine, ihtimallerin ve kaçırılmış anların ağırlığını öne çıkarıyor. Kore kültüründeki inyeon kavramı, geçmişten bugüne taşınan bağları görünmez bir ip gibi birbirine bağlıyor.

Hamnet: Gerisi Sessizlik

0 0,00